şükela:  tümü | bugün
  • her artci sallantinin her normal sallantinin oncesinde doalgaz sobasinin garip sesler cikararak beni ziplatmasi...
  • tesaduf
  • hayati şekillendiren ,tanımlanamaz ve cogu zaman farkına bile varılamaz enstanteneler..
  • bir şekilde her zaman her yerde var olan; buna karşılık her zaman her yerde birileri (birşeyler ??) tarafından sınırlandırılan mekanizma.
    son söz: 'işin büyüsü sınırları tesbit edebilmektedir'.
  • fiziğin gündelik sınırları içinde rastlantı, çok sayıda ve/veya ölçülmesi pratik olarak mümkün olmayan değişkenler içeren durumlara verdiğimiz addır. örneğin sayısal loto'da kazanan sayıların hangileri olacağı ve hangi topun yuvarlanarak delikten dışarı çıkacağı bilinmeyen ve ölçülemeyen fiziksel büyüklüklerin gayet iyi bilinen ve hesaplanabilir kurallar içerisinde hareketidir. bu anlamda rastlantı, hesaplanabilir olduğu halde etken parametrelerin değerleri bilinmediği için sonucu istatistiki olarak saptanabilen süreçlerin sonuçlarıdır.

    kuantum mekaniğinde ise rastlantı biraz daha rastlantısaldır! yarı geçirgen bir aynadan geçen bir foton gerçekte gözlemlenmediği sürece her iki yolu birden izler! gözlemlendiğinde ise 50% ihtimalle her iki yoldan birinde olduğu anlaşılır. bunun, her bir yolu izleme ihtimalinin 50% olması ile aynı şey olmadığına dikkat edilmelidir; çünkü ihtimaller, fotonun izlediği yola değil yapılan gözleme aittir.
  • hayatımızın yapı taşlarıdır rastlantılar..
  • rastlantı

    1994.

    kurt cobain müthiş olmaktan sıkılıp intihar etmiş, ayrton senna bir yarış kazası sonucu hayatını kaybetmişti. ikisi de posterlerini duvarıma asabilecek kadar hayatımın önemli kahramanları olduğundan dolayı ölümleriyle hayatımı sekteye uğratmışlardı. bu zamansız ölümler mutsuz olmama yol açmışken hayat devam ediyordu elbette. mutsuz olmaktan fırsat buldukça kadınlarla ilgilenmeye çalışıyordum. aslında bu ilginin mutsuz olmak için daha kestirme bir yol olduğunu anlamak fazla zamanımı almayacaktı. okuduğum kitaplar ve her şeyin çözümünü bizim için bulan üstün insanlar, hayata anlam katmanın en doğru yönteminin aşk olduğunu iddia ediyordu. benim de zamanım gelmişti artık. aydınlanmanın etkisi ve biraz da şartlanmanın gayretiyle algımı neredeyse tamamen kadınlar üzerine odaklamıştım. bayanlar tuvaletinin sırlarıyla sınırlı olan merakımın alanı kısa zamanda büyük bir genişleme göstermişti. kadınların her şeyleri hoşuma gidiyordu; gülüşleri, yürüyüşleri, oturuşları, umursamayışları, eteklerinin kısa olması ve hatta uzun olması, bazen melek bazen de şeytan rolüne soyunmaları... kadınlar içimdeki beceriksiz şairi bile uyandırmıştı. yazdığım şiirler kesinlikle başarısız ve kişiseldiler ama her şeye rağmen kadınlara yönelikti. yine de kendilerine duyduğum ilgi ve olumlu önyargıya rağmen beni üzmekte gecikmemişlerdi. hayatımda ilk kez ciddi bir aşk ilişkisi yaşamıştım. kısa sürede kendimi bulutlar üzerinde bulmuştum ama aşağı doğru hızla düştüğümde yaşadığım ağır yaralanmanın yarattığı acı dayanılır gibi değildi. bu ağrı diğerlerinden bir hayli farklıydı. neredeyse kalp krizine yakın bir ciddiyet arz ediyordu. acı çekmeyi de öğreniyordum artık. çok hain bir duyguydu acı. patavatsızdı. alaycıydı. en kötüsü yayılmacıydı. diktatörce ve kontrolsüz bir hızla kalbime ve beynime yayılıyordu. her anlamda dipte hissediyordum kendimi. bütün yaşam fonksiyonlarım durma noktasına gelmişti. sürünmeyi beceremeyen bir sürüngen gibi, familyamın yüz karasıydım.

    kurt cobain, ayrton senna ve eski sevgilim. etrafım geniş ve içinden çıkması zor bir mutsuzluk çitiyle çevriliydi.

    her gün birbirinin aynıydı. yatağıma girip fasit daireler çiziyor, ana eylemleri kıvranmak ve sürünmek olan sıkıcı bir deja vu performansı sergiliyordum. bütün gün uyumam imkansızdı. üstelik her fırsatta odama girip içindeki temizlik hastalığını dindirmeye çalışan annemin elektrik süpürgesinin korkunç sesine tahammül etmeye çalışıyordum. yatağım, yorganım ve yastığımın beni kavrayan sıcaklığıyla iç içe olduğum bir günde, annem en yakın dostu olan elektrik süpürgesiyle odama girdi. durumumun çok iyi olmadığının farkındaydı. bu konuda konuşmak istemediğimi belli etmeye çalışıyordum. uyuyormuş gibi yapıyordum ki yorganı üzerimden çekti. markete gidip alışveriş yapmam gerektiğini söyledi. siz ne kadar rahat bırakılmak isteseniz de hayat bir şekilde dünyanızdan içeri sızıyordu. annem elime parayla beraber bir alışveriş listesi sıkıştırdı. çok sinirlendirdi bu beni. alışveriş listesi çocukların eline verilirdi çünkü. yine de kıt enerjimin bir bölümünü harcamamak için sesimi çıkarmadım. markete kadar kat etmem gereken beş dakikalık korkunç bir yol vardı çünkü.

    elimdeki boş fileyle ve ruhumu tamamen dolduran can sıkıntısıyla marketin yolunu tuttum. markette her gördüğümde sinirlerimi bozan gıcık ve sevimsiz bir çocuk çalışıyordu. aynı yaşlardaydık. gıcırtılı sandalyesinde oturup bütün gün çikolata yer ve fırsat buldukça sivilcelerini sıkardı. yüzünde yoğun mücadelelerden arta kalmış ve sönmüş kraterleri andıran sivilce izleri vardı. daha ne tür sevimsiz davranışlar yapıyordu kim bilir? ne zaman markete gelsem yoğun bir gerilim hisseder, çabuk bir şekilde alışverişimi yapar ve hiçbir iyi dilekte bulunmadan çıkardım dışarı. en sinir olduğum davranışlarının başında satın alacağım malzemelerin yerini göstermemesi gelirdi. onları benim bulmamı beklerdi. zaten ben de sormak istemezdim. civarda başka market olmaması beni bu aptal çocuğun marketinden alışveriş yapmak zorunda bırakıyordu. alışveriş listesine baktım. şeker, makarna, margarin, pirinç, çay, yoğurt, peynir, çam balı, üç adet ekmek ve on adet yumurta buruşuk bir saman kağıdının üzerinde alt alta sıralanmışlardı. bu rasgele halleriyle bile benim yazdığım anlam avcısı şiirlerden çok daha fazla gerçektiler. sanatçıların kalbi boş verip mideyle ilgili eserler vermesinin daha doğru olacağını düşündüm.

    markete yaklaşmıştım. içeriye doğru göz attığımda başka müşterilerinde bulunduğunu görmek beni biraz rahatlatmıştı. tek başıma olsam bir kibritle tutuşacak öfkem yüzünden kesin dalaşırdım bu çocukla. marketten içeri girdim. her zamanki aceleciliğimle alışveriş listesindeki malzemeleri aramaya başladım. hepsini teker teker fileye doldurdum. yumurtalar hariç. neredeydi bu yumurtalar? arıyordum ama yoktular. bir tavuğun kıçından çıkan saçmalıklar için bu kadar enerji harcamaya değer miydi? süre uzadıkça diğer müşteriler marketten ayrılıyordu. kısa bir süre sonra korktuğum başıma geldi ve markette yalnız başıma kaldım. artık yumurtaların yerini sevimsiz bilirkişiye sormaktan başka çarem kalmamıştı. dönüp çocuğa yaklaştığımda yumurtaların yakınında olduğunu fark ettim. yani bakacağım son yerdeydiler. o an için en korkunç olan şeyi yapmak zorundaydım. yüzüne bakmadan sordum.

    “on tane yumurta verir misin?”

    hiç sesini çıkarmadan yediği çikolatasını bir kenara bırakarak isteksiz ve yavaş bir şekilde yumurtaları kese kağıdına doldurmaya başladı. benim için ufak da olsa bir çaba sarf etmesi ve bu yüzden içinden küfür etme olasılığının yüksek olması canımı iyice sıkmaya yetmişti. nihayet onuncu yumurtayı da koyduktan sonra filedeki malzemelerin ederini hesapladı. hemen hesabı ödeyip hızlı adımlarla çıkışa yöneldiğimde arkamdan geğirdiğini duydum. bu davranışı ona yediği çikolatadan bile daha çok keyif veriyor olmalıydı. yüzüne savurmak istediğim yumruğun şiddetini kapıya uygulamak istedim ama enerji tasarrufu yaptığımı hatırlayarak boş verdim. bu davranış belki de onun için normaldi. zaten çıktıkça daha çok dikleşen tuhaf bir yokuştaydım. yani her şeyi kötüye yormam doğaldı. ama marketçi çocuğun herhangi bir hareketi beni kırmızı görmüş bir boğaya çevirmeye yetiyordu. nihayet kapıdan dışarıya çıktım. son zamanlarım düşünülecek olursa, ev ve market arasındaki gidiş gelişim sosyal hayatım adına attığım en önemli adımlardı. market civarından hızla uzaklaşmayı düşünürken birden emanet bir mandalla ipe tutturulmuş, rüzgarda sallanan bir dergi gördüm. sanki “beni (ç)al”diyordu. dayanamayıp asıldım ve dergiyi yerinden ettim. yaptığım her ne kadar doğru bir şey olmasa da gizliden gizliye şeytana uymanın hazzını duyduğum kesindi.

    kollarımın ağırlaştığını hissettim birden. dergiyi tutan sol elim sanki bir sürü malzemeyi taşıyan sağ elimden daha ağırdı. o an tek istediğim yerinden kıpırdamayan ve çikolatasından vazgeçmeyen yağ tulumu marketçi çocuğun beni fark etmesiydi. fark ederse kavga edebilirdim ve belki de bu rahatlamama yol açardı. ama çikolatasıyla ilgilenmekten beni fark edemedi. ben de dergiyi (ç)almış bulundum.

    sürüngenleri kıskandıracak bir çabayla ilerleyerek ve ekmeklerden birinin ucunu kemirerek apartmana kadar yürüdüm. apartmandan içeri girer girmez kemirdiğim ekmeği fileye koydum. dergiye göz atmaya başlamıştım ki yumurtalardan birkaçı yere düşüverdi. betona yapışmış yumurtalara baktım. sarısı her şeyin ters gittiğini, beyazı ise nasıl olsa bir gün öleceğim için boş vermem gerektiğini anlatır gibiydi. başıma başka bir şey gelmeden eve girmeyi başardım. malzemeleri mutfağa bıraktıktan sonra yatağıma girdim. dergiyi karıştırmaya başladım. hiç de sevmezdim bu gençlik dergilerini. bütün gençleri mutluymuş gibi gösterirlerdi. sanki hiç sorunumuz yoktu. aslında bu dergileri herhangi bir gerekçe olmasaydı bile sevmeyeceğimden emindim. bedava sirke tadıyla okudum yine de. ilgimi çeken tek sayfası “mektup arkadaşı köşesi”ydi. o zamanlar internet yaygın olmadığı için sanal güvercinlerin aceleci ve elektronik kanatlarına emanet edilmiyordu mektuplar. bir sürü adres ve çağrı vardı. ama aralarından yalnızca bir tanesi ilgimi çekmişti. şöyle diyordu çağrıda: ”merhaba. ben elif. izmirliyim. 17 yaşındayım. gitar çalarım. kitap okurum. iyi olan her türlü müziği dinlerim. bana yazın. mektuplarınız cevapsız kalmayacaktır.” çağrıyı okur okumaz “tamam” dedim kendi kendime. zaten izmirliydi ilk aşkım. işte, izmir’de kalan kalbim beni çağırıyordu. yazmaya karar verdim elif’e. hem iyi olan her türlü müziği dinliyordu. bir erkek bir kızdan daha başka ne isteyebilirdi ki?

    hemen kaleme sarıldım. büyük bir özenle kendimi tanıtan bir mektup yazdım. elimde güzel olduğuna inandığım bir fotoğrafım vardı. mektupla beraber onu da zarfa koydum. postaneye gidip aps ile postaya verdim. rakiplerimi elemek için kurnazca bir strateji olduğunu düşünüyordum. birkaç günlük bekleme süresinin ardından yanıt geldi. sıcak ve ilgili satırlardı okuduklarım. haftalar sonra ilk defa memnuniyet hissiyle doluydum. içten ve uzun mektuplar yazmaya başladım elif’e. mektup trafiği yoğunlaştıkça kış uykusundaki bir hayvanı andıran hareketsizliğim sona ermeye başlamıştı. sığındığım yataktan yavaş yavaş sıyrılmaya başlamıştım. postacılar uzaktan akrabam olmaya başlamışlardı bile.

    ilişkimiz zamanla giderek zarifleşen dokunaklı bir dostluk halini aldı. başlangıçta benimle beraber birçok kişiye yazan elif, artık sadece bana yazıyordu. çember daralmaya o zaman başlamıştı. mektupları o kadar özenle yazıyordum ki masaya saplanıp kalıyor, epeyce zaman başka hiçbir eylem gerçekleştirmiyordum. biriktirip kimselere anlatamadıklarımı elif’e mektupla anlatıp rahatlamak müthiş bir konfordu. bunun yanında elif de algısını ve beyin hücrelerini önümde bir oyun hamuru gibi rengarenk açıyordu. aralarında zevkle her istediğimi yapıyor, havaya girip kelimelerle taklalar bile atıyordum. birçok ortak noktamız vardı.birbirimize iltifatlar yağdırmayı ihmal etmiyor, ailelerimizin bile bizi birbirimizin tanıdığı şekilde tanımadığından bahsediyorduk. birbirimizi olduğu kadar aynı zamanda kendimizi de tanımamıza yol açan aydınlatıcı bir süreçti yaşadığımız. böyle bir durumda psişik kardeşim elif’e değişik duygular hissetmem belki de doğaldı. önce “olmaz” desem de, ensest bir ilişki kadar aykırı gelse de içimdeki çimenliği sulamayı ihmal etmiyordum. şeytan tüyü vardı elif’te ve bu tüy ağdayla alınacak türden değildi. bir şekilde söyleyecektim hislerimi. ama ne zaman? ve nasıl?

    tam bu sırada izmir’e akraba ziyaretine gideceğimizi öğrendim. bulunmaz bir fırsattı bu. ilahi bir işaretti belki de. sürüngenler tanrısı zavallı kuluna nihayet gülümsüyordu. ona izmir’e geleceğimi söylemeyecek ve geldiğimde sürpriz yaparak onu arayacaktım. yolculuk boyunca kafamda bir çok alternatif telefon konuşması tasarladım. izmir’e geldiğimde her şeyin kafamda tasarladığım kadar kolay olmadığını anladım. ahizeyi kaldırıp numaralara dokunuyordum ama son rakama geldiğimde duraksıyordum. 5 rakamı sanki hayatımda ilk kez karşılaştığım tehlikeli bir rakamdı. elimi üzerinde gezdirdiğim 5 rakamı korkak bir sürüngen olduğumu ilan eder gibiydi. onlarca denemenin ardından korkak olmadığımı ispat etmek istercesine 5 tuşuna sertçe bastım. arama sesi suda seken bir taş gibi üç kez çaldı. telefon açıldığında karşımdaki ses elif’in değil ablasının sesiydi. bana onun evde olmadığını ve birkaç günlüğüne okul gezisine gittiğini söyledi. telefonu kapattığımda rahatlamıştım. tekrar o alaycı 5 tuşuna baktım. ardı ardına, defalarca ve sertçe bastım. cesur bir sürüngendim ben.

    biraz düşündükten sonra tekrar bir mektup yazmanın yapılabilecek en doğru iş olacağına karar verdim. durumu anlatan mektubu yazdıktan sonra postalamak için hatay postanesine gittim. bana her zaman mektuplarını bu postaneden yolladığı için hatay postanesini seçmem oldukça anlamlıydı. postaneden içeri girdiğimde aslında marketteki o dergiyi (ç)aldığımdan beri beni hedefine alan şeytanın orada olduğunu elbette bilemezdim. kuyruğa dahil oldum ve işte şeytan oradaydı. üç insanoğlu ötemde duruyordu. inanılmaz güzellikte bir kızın kılığına bürünmüştü. uzun siyah saçları bir çağlayan gibi dökülüyordu omzundan sırtına. bakışlarımı ondan alamıyordum. sanki sırtında da bir çift göz varmış gibi aniden bana dönerek kendisine baktığımı fark etti. bana bakışlarıyla karşılık verdiği yetmezmiş gibi gülümsüyordu da. ne yapmalıydım? yapabilecek fazla bir şeyim olmadığını düşünürken elinde tuttuğu zarfın sol üst köşesine baktım. bir isim ve adres yazılıydı: ”şehnaz. inönü caddesi no:666/13 hatay-izmir”. ismi ve adresi aklıma kaydettim. huylu huyundan vazgeçmezdi. eve gittiğim gibi bir mektup yazdım ona. ilk cümlesi tüm mektubu özetler nitelikteydi: ”güzelliğinin ben de sıkıntı yarattığını duyurmaya geldim.” çok üşengeç bir sürüngen olduğumdan elife yazdığım mektupların müsvettelerinin bulunduğu ajandadan anlamlı bir kolaj yaparak tamamladım mektubu. bir de güzel olduğunu düşündüğüm ve cüzdanımda her zaman birkaç tane bulundurduğum fotoğrafımı ekledim zarfa. çok fazla bir merak duymadan beklerken anında cevap geldi şehnaz’dan. nedenini anlamadığım bir samimiyet vardı mektupta. ya bu dünyadaki bütün genç kızların egoları rastlantısal da olsa kendisine ilgi gösteren herhangi bir erkeğe elini uzatacak kadar ihmal edilmişti, ya da şeytan denen yaratık etki alanını genişletmek için sınır tanımadan ilerliyordu. bir erkeğin ilgisini çekmek için çaba harcamasına gerek olmayan güzel bir kızın kendisine mektup yazan herhangi birine bu kadar samimi bir şekilde cevap vermesi ikinci olasılığı güçlendiriyordu. ama o zamanlar bunları düşünemeyen bir sürüngendim. şaha kalkması gereken bir egom vardı. endam aynalarının bir süreliğine de olsa beni istediğim şekilde yansıtmasında hiçbir sakınca yoktu. zaten sürüngenlerin yazılı olmayan anayasasında “her şeye rağmen kendini sevdirmeye çalışmalısın” şeklinde bir madde vardı. ben de bunu yerini getirmeye çalışıyordum. kendime rağmen...

    yapmam gereken şey vakit kaybetmeden bir mektup daha yollamaktı. kendimi olduğum gibi değil de olmak istediğim gibi anlattığım bir iki sayfalık bir mektup yazdım. egomun emirlerini zevkle yerine getirdim. buna göre ben üniversitede okuyan bir gençtim. çok kitap okurdum.rock müzik dinlerdim. vakit buldukça dünyanın gidişatından kaygı duyardım. arada bir büyükanne ve büyükbabamın mezarlarını ziyaretine giderdim. bu yalanlarım arasında en büyüğüydü. çünkü ikisi de hayattaydılar. diğer yalanlarım affedilebilirdi belki ama bu yalanımın affedilir yanı yoktu. aradan fazla zaman geçmeden yine cevap geldi. beni çok takdir ettiğini ve oldukça merak ettiğini söylüyordu. maalesef bu merakı kursağında kalacaktı. çünkü izmir’den ayrılma vaktimiz gelmişti. kısa süreli bir maceraydı yaşadığım. eğlenmiştim. söylediğim yalanların da etkisiyle kapadım şehnaz defterini. ılık bir rüzgar gibi esip geçmişti. zaten ben elif’ten hoşlanıyordum. karar verdim. açacaktım ona içimi.

    izmir’den ayrılıp evime döndüğümde “senden hoşlanıyorum” cümlesiyle kısaca özetlenebilecek yirmi sayfayı biraz aşan bir mektup yazdım elif’e. ptt’nin çevresinde yarım saat bir uyuşturucu kuryesi telaşıyla dolaştıktan sonra yaradana sığınarak mektubu yollayıp aktif bir bekleme sürecine girdim. günler geçiyor ama cevap gelmiyordu. neler olduğunu anlayamamıştım. asla bu kadar bekletmezdi beni. yazdıklarıma nasıl bir tepki verdiğini bilmemenin verdiği sıkıntıyla telefon da açmaya cesaret edemiyordum. sıkıntı dolu on günün ardından nihayet cevap gelmişti. zarfı sabırsızlıkla açıp yazıları heyecanla okuyunca başımdan kaynar sular boşaldı. uzun bir mektuptu ama sadece şu cümleler yankılanıp duruyordu zihnimde: ”biliyorum şimdi söyleyeceğim sözler seni çok şaşırtacak. şehnaz’a yazdıklarını okudum. o benim sınıf arkadaşım.”

    ikisi de hatay’da oturuyordu. tamam. ikisi de aynı okulda okuyabilirlerdi. ona da tamam. ama aynı sınıfta okumalarını aklım almıyordu. arkama aldığım kaderin tatlı rüzgarı, aniden ters yönden ve soğuk esmeye başlamıştı. aynı sözleri yazmıştım şehnaz’a. üstelik aynı aptal fotoğrafı yollamıştım. tam her şey yoluna girdi derken sazı eline alan şeytan bir sürüngen olduğumu hatırlatırcasına suratıma uğursuz öpücüğünü konduruvermişti. bu hayatın benimle alıp veremediği neydi merak ediyordum. merak ettiğim diğer şey de başıma gelecek yeni felaketlerin olup olmadığıydı.

    felaket kolay telafi edilecek türden değildi. ama sonuçta sağduyu galip geldi. içimdeki lekesiz ve romantik çocuk kimi zaman bir orospu çocuğuna dönüşse bile her durumda elifin en büyük zaafıydı. bu yüzden facianın üstünde çok da fazla durmadı elif. haklı olan taraf olmanın getirdiği rahatlıkla bana ders verir nitelikte birkaç öneride bulundu. yalanın gereksizliği ve anlamsızlığı konusunda söyledikleri canımı sıktı. ama altta kalmıştım bir kere. ilişkiyi devam ettirmek için bu sözleri ciddiye almam gerekiyordu. belki doğruydu söyledikleri ama bunu bana söylemesi gereksizdi. birilerinin bana ahlak dersi verdiğini görmek katlanamayacağım bir durumdu. çünkü sürüngenlerin de bir gururu vardır.

    mektuplar yazılmaya ve postalanmaya devam ediyordu. yalnız eski kalınlık ve akıcılıkta değildiler. içerikler ise evlere şenlikti: ”hayvan sevgisi, börtü böcek, pop müzik şarkılarının ahmak sözleri, korsan kitap salgını, yaşama sevinci (aman tanrım!), coca cola ve pepsi kıyaslamaları, birinci dünya savaşı ve enver paşa olayı, kalabalık içindeki yalnızlık, tükenmez kalemin cebe akması (aslında bu benim için her zaman ciddi bir sorundu) ”... kısacası kelimeler aracılığıyla yapılan o kişisel dokunuşlar yoktu artık. suya sabuna dokunmak cesaret istiyordu. bunca olaydan sonra ben de en son aranması gereken duyguydu cesaret.

    bütün bunlar olurken üniversite sınavı da giderek yaklaşıyordu. çalışma tempomu giderek arttırmıştım. elif bu yönde bana moral veriyordu. kendimi yarışa hazırlanan bir arap atı gibi hissediyordum. elif ise bir jokey edasıyla sırtıma binmiş beni motive ediyordu. oysa vurduğu her kırbaç beni hırslandıracağına canımı acıtıyordu. beni iyi tanıyan “bir dostu” olarak kazanacağımdan emindi. bense ne kazanacağımdan ne de onun dostu olduğumdan emindim. ona karşı hissettiğim duygular dostluktan öteydi. başıma gelen şehnaz felaketi yüzünden kendimi daha da kötü hissetmiştim. elif’in bana karşı aynı duyguları hissetme olasılığının yok denecek kadar azalması garip bir şekilde beni ona daha çok bağlamıştı. bunu kabul etmek istemiyordum ama bana hitaben yazdığı her “dostum” kelimesi iyiden iyiye incinmeme yol açıyordu. oysa her şey normaldi. bir sürüngen olarak doğama uygun davranmış ve hakkettiğimi yaşamaya başlamıştım. üniversite sınavında cevaplamak için önüme serilen beş seçenek vardı. elif ise bana yök’ten bile acımasız davranarak sadece tek bir seçenek sunuyordu. algıları her zaman fazla mesai yapan hissiyat delisi bir sürüngen olmaktan nefret ediyordum. ama bunu değiştirmem de gerçekleştirilmesi imkansız bir istek olurdu. çünkü bu şekilde doğuyordun ya da doğmuyordun. gözlerinin rengi kadar allah vergisiydi.

    dersleri her şartta ortalamanın üzerinde olan bir öğrenci olarak üniversite sınavını kazanmam sürpriz sayılmazdı. nitekim sınavı kazandım. üstelik deneyimlerimin hüzünlü coğrafyası izmir’deydi kazandığım üniversite. her zaman bana acımasız bir deplasman duygusu yaşatan izmir’in psikocoğrafyasında başıma gelecekleri merakla beklemeye başlamıştım. elif izmir’i kazanmama çok sevinmişti. o da ertesi sene üniversite sınavına girecekti ve iddiasına göre benim kazanmam onun için büyük bir motivasyon kaynağı olmuştu.

    okulun açılmasıyla üniversite hayatına uyum sağlamaya çalışıyordum. içine kapanık ve yalnız biri olduğumdan ilk zamanlarda okulun kalabalığı beni bir hayli ürkütmüştü. dışarıdan bakınca bile hemen fark edilebilen bir uyum ve denge sorunu yaşıyordum. hoşuma giden en güzel durum izmir’de olmamdı. elif’le istediğim an buluşabilirdim artık. her şeyimi bilen ama yüzünü hiç görmediğim bir insan olması durumu garipleştiriyordu. ona kısmen de olsa aşık olmam durumu daha da garipleştiriyordu. bütün bunların yanında yaşadığım şehnaz olayı durumu garip olmaktan da çıkarıp korkunç bir hale getiriyordu. kendimi elif’e karşı hep suçlu hissediyordum. ona göre sorun yoktu. çünkü ben onun pek sevgili bir dostuydum. ben de onun isteklerine uygun davranarak iyi bir dostuymuşum gibi davranmıştım zaten. artık buluşmanın ve aramızdaki perdeyi kaldırmanın zamanı gelmişti.

    okulun ikinci haftasında nihayet aradım elif’i. sesi hoş ve heyecan vericiydi. heyecanını gizlemeye çalışan bir çaba sarf ettiğini de hissediyordum. çünkü aynı şeyleri ben de yaşıyordum. beş dakikaya varan konuşmamızın ikinci dakikasında ısındık birbirimize. o an için çok da korkulacak bir şey yoktu aslında. ertesi gün öğleden sonra okulun girişindeki bankta buluşmaya karar verdik. elif’in görüntüsünü yolladığı fotoğraflardan biliyordum. fena bir kız değildi. zaten fena olduğunu düşünsem bunca çorabı başıma örmeme çok üzülmezdim. iç güzelliği benim için her şey demek değildi. aslında herkes için durum böyleydi ama bazıları yalan söylemeyi tercih ederek önemli olanın insanın iç güzelliği olduğunu ısrarla iddia ederdi. tek başına güzel olmak bazen iç güzelliği aramaya gerek bırakmadığına göre, tek başına iç güzelliği taşımak hiçbir şey için yeterli olmuyor demekti. elif’in iç güzelliğini değerlendirmeye gerek yoktu. çünkü zaten fotoğraflarından yansıyan idare eder yeterlilikte bir dış güzelliği vardı. ama yine de temkinli davranmak gerekiyordu. insanlar böyle durumlarda her zaman güzel olduğunu düşündüğü fotoğraflarını yollarlardı ve bu fotoğraflar genellikle ya çekenin başarısından ya da tamamen şans eseri insanı olduğundan daha güzel gösterirdi. bir süre öncesine kadar cebimde taşıdığım ama artık görmek dahi istemediğim lanetli fotoğrafımdan dolayı biliyordum bunu.

    nihayet onlarca mektubun izini sürdüğü o büyük gün gelmişti. buluşma anı geldiğinde “acaba gerçek mi düş mü?” diye düşünerek beni bekleyeceği okul girişindeki banka doğru yürümeye başladım. kalbim tahrip gücü yüksek bir saatli bomba gibi çalışıyordu. her adımım beni ona yaklaştırırken, yazdığım ve bazen samimiyet dozunu kaçırdığım sözler hiç gereği yokken aklımı ziyaret ediyorlardı. ona birkaç kez “seni seviyorum” sözünü bile yazmıştım. oysa çocukluğumuzdan itibaren bu sözün bonkörce kullanılmaması gerektiği bize öğretilmişti. çok tepki gösterdiğim bu düşüncenin aslında bazı durumlarda ne kadar doğru olabileceğini her adımımda anlıyordum. yazmak kolaydı tabi. lisedeki maço edebiyat hocamızın söylediği bir söz geldi aklıma: ”söz dişidir,eylem erkek.” aklımdan bunca düşünce geçerken elif’e iyice yakınlaşmıştım. elimde aristoteles’in “poetika”sı vardı. elifle nihayet yüz yüze geldim. yüzde yüz oradaydı. onunda her insan gibi kolları, bacakları ve bir yüzü vardı. tıpkı mektuplardaki gibi “merhaba” dedim. yanak yanağa öpüştük. aristoteles her şeyin şahidiydi.

    kantine doğru yavaş adımlarla ilerledik. ben, elif ve aristoteles... konuşmaya başladı elif. okula alışıp alışamadığımı sordu. ”hayır” dedim. ardından kendimi yalnız hissedip hissetmediğimi sordu. ”kesinlikle evet” dedim. o konuşurken utancımı yenerek zaman zaman yüzüne bakıyordum. yüzünde sivilceler vardı. tahmin ettiğim gibiydi. bana güzel fotoğraflarını yollamıştı. yine de belli bir aurayı barındırıyordu yüzü. kim bilir o benim görüntüm hakkımda ne düşünüyordu? konuşuyorduk ama arada büyük sessizlikler yaşanıyordu. ne de olsa şehnaz’ın dile getirilmeyen varlığı bir hayalet gibi dolaşıyordu masada. utancım bir türlü bırakmıyordu yakamı. o da utanıyordu. bu iyiye işaretti. demek ki bana karşı bir şey hissediyordu. belki de ona karşı hissettiklerimin farkındaydı ve sırf bu yüzden utanıyordu. bu konudaki gerçeği hiçbir zaman öğrenemeyecektim.

    diğer yandan objektif olarak düşünülecek olursa durum hiç de kolay değildi. karşı karşıya olunan durum iki genç insan için oldukça değişik ve ağır bir ruhsal yüklenme yaşatacak türdendi. o; suskunluklar sırasında dirseğini masaya, avuç içlerini de yanaklarına dayayarak önündeki kağıda yaşanan durumu çok iyi tarif eden karmaşık şekiller çiziyordu. kafasını kaldırıp gözlerini gözlerime cesaretle yerleştirdiği anlarda bu kez ben başımı öne eğiyordum. onun çizdiği karalamalara karşılık ben uzun uzun aristoteles’in poetika’nın kapağını süsleyen soldan çekilmiş profil büst fotoğrafına bakıyordum. aristoteles’in yüzünün sol tarafının tüm ayrıntılarını ezberlemiştim. sol kulağının memesi epeyce aşınmış vaziyetteydi.

    sancılı sohbet birkaç saat sürdü. daha sonra yolcu ettik elif’i. ben, aristoteles ve utancım. otobüse binip uzaklaşmaya başladığında ona el salladım. bu el sallama aynı zamanda bir veda anlamına da geliyordu. çünkü onu bir daha aramamaya karar vermiştim. o gün yaşadığım sıkıntı ve utançtan sonra böylesi daha doğruydu. bu utanç tıpkı günahlarım gibi üzerimde taşıdığım görünmez lekelerden farksızdı. yaşadığım deneyim kişisel tarihimin kayıtlarına kapkara bir sicil olarak geçecekti. artık bana düşen tek bir şey kalmıştı. doyurucu mazeretlerle dolu bir veda mektubu yazıp elif’e yollamalıydım. kalemi elime aldım ve çok da doğru olmayan cümlelerle dolu olan bir mektup yazdım.

    sevgili elif

    yaşadıklarımızı düşününce,seni;taşıdığın tüm anlamları gözeterek yazmak, bitirmek ve içimde bir yerlere göndermek zorunda hissediyorum. isteğim ve seçimim değil bu biliyorum. ancak bir rastlantı sonucu bile olsa beni sana getiren yaşamın, benim senden gitmemi gerektiriyor. sen yaşamınla güzelsin ve yaşamınla sevdiğim insansın. yaşantım değil yaşamım dediğin için önemlisin. ikisinin arasındaki nüansı da eminim ki bilirsin. ve işte yaşantımla ben, senin yaşamını karşılayamam. sadece dostluk söz konusu olsa bile aramızda durum farksız olur. zaten senin bana yaklaşımın bu yönde. her şeyden önemlisi şu an umursadığım şeylerin senin umurunda olmamasını dilemek seni kaçınılmaz olarak yaşanası değil yazılası kılıyor. kaderin başıma ördüğü bu kalın çoraptan nefret ediyorum. bir kedinin yaralı bir serçeyle oynaması bütün bunlar. yaşamım diye haykırabileceğim bir gün geldiğinde yeniden karşılaşmak umuduyla seni geleceğe bırakıyorum ve soruyorum: ”nasıl kazanılır gelecek zamanlar?”

    çelişkilerle dolu ve karmakarışık olan mektubu göndermek için postanenin yolunu tuttum. görevli memurun karşısına geçtim. yüz kontörlük bir telefon kartı aldım. mektubu yollamadım.

    zaman hızla geçiyordu. hiç aramıyordum elif’i. bu duruma çok bozulan elif birkaç ay sonra bana bir mektup yolladı. kısacık bir nottan ibaret olan mektupta sadece şunlar yazıyordu.

    “uzaktayken yakın
    yakındayken uzak olduk
    demek ki uzak diye bir yer var
    yanı başımız
    burnumuzun dibi.”

    yüzümde bir tokat gibi patlayan bu kısa nota yapabilecek bir yorum bulamıyordum. notu defalarca okuduğum da hayatın kafasını öğretmekle bozmuş bir öğretmen olduğunu düşündüm. bense öğrenme zorluğu çeken sürüngen bir öğrenciydim.

    kendim hakkında vardığım olumsuz yargı bile beni kararımdan döndürmeye yeterli olmadı. suçluluk duygumun daha da kabarması kararımın geçerliliğinden vazgeçmememe neden olmuştu. şüphesiz gelinen son nokta ipleri tamamen koptuğu anlamına geliyordu. şeytan, birlikte sallandığımız sevgi salıncağından bizi hoyratça iterek yere düşürmüştü. düştüğüm yer o kadar korkunçtu ki herhangi bir yer bana oradan daha cazip gelebilirdi. vahşi ve yaralayıcı zamanları en az hasarla atlatmak için elimden geleni yapıyordum. kitap okuyordum, rock müzik dinliyordum ve dünyanın gidişatından fırsat buldukça kaygı duyuyordum. büyükannem ve büyükbabam hala hayatta olduklarından mezarlarını ziyarete gidemiyordum.

    ikinci sınıfın sonlarıydı. artık elif’i hiç düşünmüyordum. aklıma bile gelmiyordu. okula alışmıştım. pek çok arkadaşım vardı. üniversite yaşamının dünyasına uygun şekilde gerçekleşen kısa süreli iki flörtüm bile olmuştu. ilk zamanlarımda kendimi oldukça uzağında hissettiğim yaşantının tam kucağındaydım. okulun kantininde kalabalık bir grubun sohbetine önderlik edebilecek kadar kozamdan kurtulmuştum. yine bir gün bir arkadaşımla çok önemsiz bir konuda sohbet ediyorduk. çok fazla insan yoktu kantinde. içeriye bir kız girdi. ben dikkat etmedim. arkadaşım içeriye giren kızın bana bakıp gülümsediğini söyledi. dikkat etmediğim için arkadaşımın benimle dalga geçtiğini düşündüm. kıza dikkatlice baktım. sırtı bize dönük olduğundan tanıyamadım. bir şeyler alıp masama dönerken kızın yüzüne bakmaya karar verdim. böylece onu tanıyıp tanımadığımı anlayabilecektim. iki çay alıp arkama dönecektim ki sitem dolu bir ses ve dokunuş sırtımı kırbaçladı. dönüp baktığımda yamacımdaki kızın elif olduğunu fark ettim. kocaman bir zarf uzattı suratıma doğru. bir katil silahıyla bunu yapsa ancak bu kadar ürpertici olabilirdi. zarfı verdiği gibi sinirli adımlarla uzaklaştı yanımdan. oturduğum gibi açtım zarfı. benim ona yazdığım birkaç mektup vardı zarfın içinde. aleyhime delil olarak kullandığını düşünürsek gayet akıllıca bir hareketti yaptığı. mektuplarımın yanında bulduğum karta yazdığı not niyetini açıklamaya yetiyordu: ”seni sana hatırlatmak istedim. hatırladın mı?”. hatırlamıştım kendimi. canım acımıştı. derimin üzerinde sigara söndürseler belki de bu kadar acımazdı. oysa aslında sadece yüz kızartıcı bir suç işlemiştim ve karşılığında kendimi cezalandırmıştım. ama bu kadar uzun zamandan sonra ayağıma kadar gelip böyle bir davranış sergiliyorsa, onunla konuşmamanın en büyük suç olacağını düşündüm. hemen arkasından koşturup yetiştim. defalarca özür dileyip durumu anlatmaya çalıştım. yumuşaması fazla zaman almadı. havadan sudan konuşmaya devam ederken bizim fakültenin fotoğraf bölümüne hazırlandığını öğrendim. doğru bir karar verdiğini ve kendisine her türlü yardımı yapmaya hazır olduğumu belirttim. elimde toscani’nin fotoğraf albümü olduğunu ve ona verebileceğimi söyledim. memnuniyetle kabul etti. günlerden cumaydı. pazartesi günü okula geldiğinde kendisine fotoğraf albümünü verecektim. ayrıldıktan sonra “acaba bu kız benimle niye bu kadar ilgileniyor?” diye merak ederek evin yolunu tuttum. eski karmaşık duygularımın tekrar sökün ettiğini hissetmeye başladım. bu oldukça normaldi. çünkü üniversite yaşantısındaki yapay ve içi boş ilişkileri düşününce geçmişte elif’le olan ilişkim daha bir anlam kazanıyordu. arsızın biri miydim yoksa bu işte gerçekten bir hayır mı vardı bilemiyordum. bildiğim tek şey yaşadığım boşluk duygusunun da etkisiyle elif’e tekrar ve hızla yakınlaşmaya başladığımdı. beni bu kadar ısrarcı bir tavırla izleyip ilgi göstermesinden etkilendiğim kesindi.

    pazar günü karşıyaka’da oturan bir arkadaşım beni evine davet etmişti. evden çıkmaya hazırlanıyordum. o gece karşıyaka’da kalacaktım. okula ertesi gün karşıyaka’dan gidecektim. pazartesi günü elif’e vereceğim toscani albümünü yanıma aldım. içine de artık gelenekselleşmiş olan her zamanki saçmalıklarımın yazılı olduğu bir mektup koydum. otobüse binip kafamı cama dayayarak hayal kurmaya başladım. bir kadın için hayal kurmayalı epey zaman olmuştu. gürültülü bir belediye otobüsü engebeli yollarda ilerlerken çok düzgün hayaller geçiyordu aklımdan. alsancak’a geldiğimizde otobüsten indim. karşıyaka otobüsüne binmeden önce kıbrıs şehitleri caddesinde biraz dolaşmaya karar verdim. caddeye adım atar atmaz büyük bir şok yaşadım. elif karşıdan geliyordu. olayı şok boyutuna getiren durum ise elif’in yalnız olmamasıydı. sevgilisinin elini tutuyordu. umutlarım tıpkı iskambil kağıtları gibi birbiri üzerine çöküverdi. bu kadarı fazlaydı. ne yapıyordu bu kız bana? beni gördüğü an ani bir refleksle sevgilisinin elini bıraktı. bunu niye yaptığını hiç anlayamadım. her şey ortadaydı artık. kaybetmiştim. ”bu onur” diye tanıştırdı beni yanındakiyle. memnun olmadım. toscani’yi tutuşturup diğer eline, tüm kollarını kaybetmiş bir ahtapot gibi oradan uzaklaştım. bir ahtapot tüm kollarını kaybeder mi diye sormayın sakın. kaybedebiliyor işte.

    her şeye rağmen soğukkanlı olmakta yarar vardı. her şey açıktı aslında. gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince ister istemez ötekiler de yanlış ilikleniyordu. vakit çok geç olmadan aynada kendime baksaydım belki o hataları yapmaz ve böyle acı bir durumla karşılaşmazdım. belki de bu olayda her şey en başından şeytanın kontrolünde olduğundan üzülmem yersizdi. kendimi bu düşüncenin doğru olduğuna ikna ederek telkin ettim. bu olayın üzerinden on beş gün geçmişti. elif’in fakültenin fotoğraf bölümünü hem de birincilikle kazandığını öğrendim. artık aynı okuldaydık. şeytan kusursuz performansına son noktayı koymuştu.

    bir gün bir dergi (ç)aldım ve rastlantının kör gücü beni inanılmaz noktalara getirdi. dünyada inanması çok güç nice rastlantılar vardı. örneğin bir cinsel boşalmada yüz elli bin civarında aktif sperm atılıyordu. inanmak çok güçtü. asıl inanması güç olan sizin kazanan sperm olduğunuz gerçeğiydi. doğumumdan beri karşılaştığım ve bundan sonra da muhtemelen karşılaşabileceğim en büyük rastlantıydı.

    ilerleyen zamanlarda elif’le aramızda hiçbir yakınlaşma olmadı. arkadaşlığımızın içeriği evlere şenlik konulardan ibaretti. ortalama bir arkadaştan öteye gidemedik. zaten bence en doğrusu da buydu. hatta bir arkadaşımla bile flört etti. ama bunun benim için bir önemi yoktu artık.

    başımdan geçen bütün o gariplikleri düşünürken aklıma sinir bozucu marketçi çocuk geliverdi birden. çikolatasını yiyip kıs kıs gülüyordu herhalde oturduğu yerden.
  • ilkokul arkadaşınızla üniversitede tekrar karşılaşmanız.