şükela:  tümü | bugün
  • lat. sezarın hakkı sezara

    uzun versiyonu da "redde caesari quae sunt caesaris, et quae sunt dei deo"-sezar'ın hakkı sezar'a, tanrı'nın hakkı tanrı`ya" olan özdeyiş
  • matta 22:21'de yer bulan, elmalarla armutları karıştırmamak gerektiğini vurgulayan ifade. aynen alıntılamak gerekirse, dicunt ei caesaris tunc ait illis reddite ergo quae sunt caesaris caesari et quae sunt dei deo.
  • vatikan incilin'de a$agidaki gibi gecen bolumun * kilit cumlesinin ozeti: *

    * tunc abeuntes pharisaei consilium inierunt, ut caperent eum in sermone.
    * et mittunt ei discipulos suos cum herodianis dicentes: “ magister, scimus quia verax es et viam dei in veritate doces, et non est tibi cura de aliquo; non enim respicis personam hominum.
    * dic ergo nobis quid tibi videatur: licet censum dare caesari an non? ”.
    * cognita autem iesus nequitia eorum, ait: “ quid me tentatis, hypocritae?
    * ostendite mihi nomisma census ”. at illi obtulerunt ei denarium.
    * et ait illis: “ cuius est imago haec et suprascriptio? ”.
    * dicunt ei: “ caesaris ”. tunc ait illis: “ reddite ergo, quae sunt caesaris, caesari et, quae sunt dei, deo ”.
    * et audientes mirati sunt et, relicto eo, abierunt.

    bolumun turkçe meali ise :
    * bunun uzerine ferisi'ler* çekildiler* ve o'nu* vaazinda (hatali sozler ile) yakalamak için toplandilar.
    * ve kendi ogrencilerini herod'unkiler ile birlikte kendisine $unu soylemeleri için gonderdiler, "ogretmenimiz, dogruyu ve dogru olarak tanrinin yolunu ogrettigini biliyoruz. ayrica kimseden de çekinmiyorsun, çunku kimsenin yuzunde/çehresinde* degil gozun.
    * o zaman sana bakan bizlere $unu soyle: sezar'a census* vermek caiz midir, degil midir? "
    * ama isa onlarin kotu niyetini/kotulugunu idrak ederek/bilerek, *cevap verdi: "n'iye beni tahrik ediyorsunuz, iki yuzluler?
    * bana bu census'un parasini** gosterin. " ve onlar ona* bir para * gosterdiler/sundular.
    * o* da onlara * : "buraya i$lenmi$* suret kimindir? "
    * onlar dediler: "sezar'in! ". bunun uzerine onlara dedi ki: " o zaman, sezar'a sezar'in olani, tanri'ya da tanri'nin olani verin. ".
    * ve bu sozleri duyup $a$kinlikla, onu birakip, gittiler.

    not: orjinal metin di$indaki her kelime 'alin teri'dir ek$i sozluk latince'den çeviri birimi iyi gunler diler.*
  • #13875545 'te "m. kutub'un özellikle de hiristiyanlıktaki da fidei quae fidei sunt ya da redde caesari quae sunt caesaris kabullerini kuran ve islam kapsamında eleştirirken düştüğü komik durumları irdemek gerek, ama hangi başlıkta ve hangi vakitte?" demiştim, o vakit uygun başlığıyla birlikte gelmiş bulunuyor.

    öncelikle ifadenin, mananın novum testamentum yani yeni ahit'teki seyrine bir göz atalım. isa'ya atfedilen söz ve rivayet evangelium secundum matthaeum (matta) 22.15-22.22'de (bkz: #5345070), evangelium secundum marcum (markos) 12.14-12.17'de, evangelium secundum lucam (luka) 20.20-20.26'da geçer; üç aşağı beş yukarı hepsi de aynıdır. bu hususta muhammed kutub'un eleştirilerini karşılarken ilgili yerlere tek tek değinirim.

    muhammed kutub şöyle diyor: "...hristiyanların tevrat ve incil'de yer alan şer'i hükümlere başvurup, muhakemeşmelerinin gerektiği bütün tahriflere rağmen ellerinde bulunan kitaplarda açık seçik duruyorken kilise, kayser'in yasası olan roma kanunu'na uymayı mübah ve meşru sayarak bir şer'i değere sahip olduğunu ileri sürmüş böylece allah'ın indirdiğinden başkasıyla hüküm vermeyi kabullenmiş, hatta bu iddiayı bizzat hz. mesih'e nisbet etmişlerdir." [1] burada kastettiği yukarıda geçtiği yerleri verdiğim söz konusu rivayettir. tabi kutub ve benzerlerinin bakış açıları doğal olarak hiristiyanlığı ve hiristiyanlıktaki isa kabulünü dışlar niteliktedir, aksi düşünülemez. ancak hiristiyan düşüncesinde akdin acaba bağlam içinde kutub'un dediği gibi "allah'a ve resulun'e inanmayan, allah'ın şeriatı'nın hükümlerini kabul etmeyen kayser'in verdiği emirlere meşruluk kazandırmak böylece hayatı, kayser ile yüce allah arasında paylaştırmak, kayser'in kendi keyfine göre tasarruf edebileceği ve istediği şekilde emir verip, emrine itaat edilmesi gereken bir saha tayin etmek, kayser'in önem vermeyip aldırış etmediği geri kalan sahayı allah'a bırakmak" [2] gibi bir manayı taşıması mümkün müdür? acaba m. kutub ve benzerlerinin kabullerinden kaynaklanan bir tahrifle mi karşı karşıyayız burada? zira tahrifin boyutu, misyonerliği yapılan dinin (islamiyet'in) kendisinden de kaynaklanmıyor. zira m. kutub'un hiristiyanca "caesar'ın hakkını caesar'a, tanrı'nın hakkını tanrı'ya..." düsturuna "olsa olsa" yine kendisi gibilerinin (özellikle de abisi seyyid kutub'un) cihad takıntısıyla mana yükleyebilmektedir; yüklenen bu mana kuran'da yer almaz. şöyle ki, m. kutub'a göre bu rivayetin gerçekleşip gerçekleşmediği belli değildir, hiristiyanların bir uydurması olabilir; ancak böyle bir rivayet gerçekleşmişse de, isa'nın maksadı şu olsa gerektir:

    "bizler şu anda kayser'e karşı savaşmakta emrolunmuş değiliz. bu yüzden size cizye vermeyi emredecek olursa - sizler bugün üzerinizdeki baskısını kaldırma imkanına sahip olmadığınızdan - bu cizyeyi kayser'e allah'ın şeriatına boyun eğdirmek için onunla savaşmak üzere izin verileceği güne kadar ödeyiniz." [3]

    bu mana, m. kutub'a göre ancak rivayet islam'ın da kabul edebileceği şekilde gerçekleşmesi takdirde mümkündür. yani isa "olsa olsa" böyle demiş olmalıdır, eğer rivayet doğruysa! peki m. kutub, novum testamentum'da ilgili ifade ve rivayetin geçtiği yerlere hiç bakmayıp, evvelinde ne anlatıldığını göz ardı edip, bağlamdan kopararak tek bir ifadeyi nasıl oluyor da yorumlayıp okuyucularına, islam'ın misyonerliği uğruna sunabiliyor? bu noktaya nereden, nasıl varıyor? tek bir kaynağı var m. kutub'un, o da kuran'daki -konuştuğumuz bu konuyla alakalı olmayan- iki ayetten çıkardığı manadır! mekke'de müminlere söylenen "elinizi (savaştan) çekiniz, namazı dosdoğru kılınız ve zekatı veriniz." [4] emrinden ya da "zulme uğramaları sebebiyle kendileriyle savaşılan müminlere zavaşmaya izin verildi. muhakkak allah onları muzaffer kılmaya kudret sahibidir" [5] bilgisinden hareketle "olsa olsa isa böyle demek istemiştir" demeye getiriyor. m. kutub'un bu yorumunu değerlendirmeye alıyorum.

    her aktarım durumunda olduğu gibi, din dilinde de bağlam önemlidir. kritikçilerden en beklenen şey, bağlam kapsamında rivayetleri, hikayeleri, ibretlik örnekleri değerlendirmelerini istemektir. bu arzumuzu konumuza çekersek, m. kutub kitabında söz konusu rivayeti matthaeum'dan alıntılayarak evveliyle sunmuşsa da, konunun özü olan ekşi sözlük'te de bu başlık altında incelenen cümlenin evveliyle ilişkisinden bahsetmeyerek kendince bir cihad manası yüklemektedir. yukarıda da belirttiğim gibi kendisinin ve benzerlerinin cihad takıntısı, her yerde bir cihad gerekliliği görmeye itiyor onları. oysaki rivayette isa'yı denemeye gelen ferisiler'in (bakınız: #8293032 - #12739644) sorduğu soru caesar'a yani devlete verilecek vergiyle alakalıydı. m. kutub evveliyle rivayeti sunmuş olmasına rağmen, buradaki vergi konusunu görmezden gelip "olsa olsa" cihada bağlamaktadır. oysa vergi ödenirken kullanılan paranın (gümüş denarius) bir yüzünde tiberius caesar'ın (roma imparatorluğu'nun ikinci imparatoru), diğer yüzünde annesi livia'nın resmi (yunancasıyla eikon) olup, resimlerin çevresinde şu yazı (yunancasıyla epigraphe) yazmaktadır: "tiberius caesar divi augusti filius augustus" yani türkçesiyle "tanrısal augustus'un oğlu tiberius caesar augustus"[6], böyle bir parayı isa'nın kendi "tanrı krallığı"na yakıştırabilmesi mümkün müdür? isa'nın sözündeki mana da, bu yüzden açıktır: caesar'ın parasını caesar'a verin, o tanrı'nın parası değildir. zaten f. d. bruner'in de belirttiği gibi bu para, bu haliyle "gezdirilebilen bir put" olması niteliğiyle yahudiler için bir sorundu. [7] zaten isa'yı deneme amacı da burada yatar, devlet gücüyle isa'yı karşı karşıya getirmek! isa'nın bizzat parayı isteyip ona elle dokunmak isteyişini ise maddiyat konusunda ne kadar da özgür olduğunu / özgür olunması gerektiğini, onun esiri olmadığını göstermek niyetiyle açıklanabilir, bu parayı hiç taşımadığı da söylenebilir. [8] en nihayetinde buradaki devlet-din söz konusu olduğunda ödenecek verginin de yerini bulması gerek. [9] bu açıdan bakıldığında isa'nın adil davranmış olduğunu söylemek de mümkündür. çünkü yukarıda da belirttiğim gibi para zaten caesar'ın parasıdır isa'ya göre gerçekleştirilmesi gereken eylem "caesar'a para vermek" değildir, "caesar'a parasını geri vermek"tir. bu da yunancadaki haliyle şu emirdir: apodote, [10]latincesiyle -başlıktaki haliyle- reddo, reddere (http://www.websters-dictionary-online.net/…/reddere). buradaki nasihati manalı kılan bir başka husus ise, her ne kadar tanrı'nın parası olmasa da, pagan caesar'ın parasının yine halka hizmet olarak insanların elinde dönmesidir, yani halka hizmet hakka hizmettir düsturunun da "egemen devlet" anlayışı çerçevesinde isa'nın tutumuna yön vermiş olabileceği de söylenebilir. [11] ayrıca şu açıdan da bu rivayetin değerlendirilmesi lazım: pagan dünyasında görüldüğü gibi imparator aynı zamanda major tanrılardandır; yani hem dünyevi hem de tanrısal bir gücün sahibidir. burada m. kutub gibi düşünenlerin dediği gibi "tanrısal kudretin dünyada kısıtlanması" değil de "roma'nın dünyaya hükmeden pagan egemenliğindeki tanrısal kimliğin ortadan kaldırılması" söz konusu değil mi? bir nevi burada güç kaybına uğrayan pagan devlettir, caesar'dır. [12]

    sözün özü, burada anlaşılabileceği gibi m. kutub gibilerinin bakış açısı fazlaca zorlamadır. en nihayetinde tanrı'nın krallığı'nı müjdeleyen isa'nın, tanrısal gücü de elinde bulunduran imparatorun yetkisini sınırlandırırken, m. kutub gibi düşünenlerce tek-tanrı'nın pagan devletle masaya oturarak onunla yönetim paylaşımı yaptığını düşünmek saçma kaçıyor. şöyle diyor -bu rivayetten hareketlenerek- m. kutub: "allah'ın gökler alemine hakim olması karşılığında, yeryüzüne hakim olmak da kayser'in hakıdır. yahut bedenler kayser'e aittir, dünyada onlara istediğini yapar; ruhlar da ahirette allah'ın olacaktır... böylece kilise, hristiyanlık dünyasına—evlenme, boşanma gibi şahsi hallerin dışında kalan— bütün durumlarda roma kanununun hükmetmesine müsaade etmiş ve yüce allah'ın kulları üzerindeki hakimiyetini, huşu, takva, ve birtakım ibadetlerle, sınırlamış, allah'ın şeriatını kayser için hiçbir değer ve önem ifade etmeyen şahsi haller çerçevesine indirmiş oldu. tabii bu şekilde akide şeriatten ayrılmış ve allah'ın dini tam anlamıyla tanınmaz bir hale getirilmiştir. bu şekliyle hristiyanlık hayat için elverişli bir din olamazdı. çünkü akidesi bu şekilde değiştirilip tanınmaz hale getirilmiş, daha sonra da hayat nizamı. inanç sisteminden tecrit edilmiş ve en dar çerçeveye sıkıştırılmış hiç bir din, insanı ve insanlığı her yönüyle kuşatamaz." [13]

    buradaki çıkarımlar m. kutub'un sadece bu başlık altında hasbelkader incelemeye çalıştığım rivayet üzerinedir; daha sonra kilisenin, isa'nın buradaki tutumundan ötürü allah'ın şeriatının yeryüzünde uygulanmasından yüz çevirdiğini anlatıyor. kilisenin tek istediği şey de hükümdarların kendisinin önünde boyun eğmeleri ve bunu ilan etmeleriymiş. [14] bu da haliyle bütün hiristiyanlar ve hiristiyanlığı kabul eden devletler üzerinde etkin bir egemenliği bulunan kilisenin güçten bilerek vazgeçmesi demek oluyor. oysa daha evvel sözlükte defalarca bahsettiğim bir husus vardı, aziz augustinus'ta kavramlaşan contemptus mundi ve contemptus dei bir bütün halinde düşünülmeli; dünyevi hayatı önemseyip tanrı'yı küçümseyenleri dindışı ilan ederek, salt tanrı'ya yönelmeyi öneren bir itikadı nasıl olur da dünyevi liderlerle pazarlık sonucu biçimsizleşmiş, çirkinleşmiş, başarısız bir inanç denemesi olarak görebiliriz?

    en azından dinin misyonerlerinden beklentimiz her daim objektif olmaları değilse de, bağlamları iyi analiz etmeleri, tahrifat yapacaklarsa da bunu doğru kariı tarafın söylemlerini iyi araştırıp yapmalarıdır. yoksa içi dolduralamamış her türlü suçlama, karalama can sıkıyor. bir de böylelerinin peşine takılıp cihada kalkışan saf yaradılışlıları düşünün, can sıkmaktan öte tehlike arz ediyorlar.

    notlar:

    [1] m. kutub, çağdaş fikir akımları 1 demokrasi, sf.21, çev. m. beşir eryarsoy, işaret yay., 1986.
    [2] m. kutub, a.g.e., sf.22-23.
    [3] m. kutub, a.g.e., sf.23.
    [4] m. kutub, a.g.e., sf.23;
    nisa suresi, 77: kendilerine, "ellerinizi çekin, namazı/duayı yerine getirin,zekâtı verin!" denilenleri görmedin mi? üzerlerine savaş yazılınca, içlerinden bir grup, insanlardan allah'tan korkmuş gibi, hatta daha şiddetli bir korkuyla korkar oldu. ve şöyle dediler: "ey rabbimiz! ne diye yazdın üzerimize savaşı; yakın bir süreye kadar bizi erteleseydin ya!" de ki: "dünya nimeti çok azdır. kötülükten sakınan için âhiret daha hayırlıdır. bir kıl kadar bile zulme uğratılmazsınız."
    [5] hacc suresi, 39: kendilerine savaş açılanlara savaşma izni verilmiştir. çünkü onlar zulme uğratıldılar. allah onlara yardıma elbette kadirdir.
    [6] frederick dale bruner, matthew: a commentary, p. 398, wm. b. eerdmans publishing, 2004; tayor, 479; lohmeyer, markus, 252n.3; schnackenburg, 2:213; sand,442; gnilka, 2:248.
    [7] f. d. bruner, p.398, 2004.
    [8] f. d. bruner, p.398, 2004.
    [9] bkz. platon, devlet, "ta opheilomena hekasto apodidonai", 335e; 331c.
    [10] krş. http://bible.cc/matthew/22-21.htm
    [11] (taylor ve schweizer'den alıntılayarak) f. d. bruner, p.399, 2004. ayrıca "yasalar ve vergiler olmadan bir devlet nasıl yönetilebilir" konusuyla alakalı olarak bkz. platon, kriton 53a,c.
    [12] f. d. bruner, p.400, 2004.
    [13] m. kutub, a.g.e., sf.24.
    [14] m. kutub, a.g.e., sf.69.