şükela:  tümü | bugün
57 entry daha
  • yıllardan 2007, aylardan nisan artık rene descartes üzerine konuşmanın vakti gelmiştir. bunca zamandır tüm yazılanlar, okunanlar elbette ki salt descartes'ı anlamak için olamazdı. bir bütünlük görüyorum, gerekliliği hissediyorum. önce felsefeyi genel manada, ardından yeniçağ felsefesi'ni özel olarak ortaya koymadan descartes'ı anlayabilmek ne mümkün.. o halde buyrun bakalım.

    aslında felsefe bir duvar gibi ve bu duvarın tuğlalarında yüzyılların düşünüşleri, teoman duralı hoca'nın deyimiyle -bu arada hocaya hürmet- sarhoş olmayan kafaların ürettikleri var. işte bu duvara karşı layığıyla ağlayabilmek (iki ağlayan tip; birincisi, herakleitos ağlayan filozof diye geçer genelde, ikincisi atın boynuna sarılan nietzsche) her bir tuğlasına ayrı bir anlam yüklemek, ayrı bir önem vermek gerekir. felsefe duvarında tuğlalar yer değiştirir, kimi zaman biri çıkarılır, onun yerine diğeri konur. bazen de yüzyıllar sonra yeniden ele alınmak üzere bir kenara kaldırılır, unutulmaz katkıları, taşıdığı yükler.. o aynı zamanda boethius'a göre; bir kadındır da. bakın şöyle tarif ediyor boethius felsefe kadını:

    "..haec dum me cum tacitus ipse reputarem querimoniamque lacrimabilem stili officio signarem astitisse mihi supra uerticem uisa est mulier reuerendi admodum uultus, oculis ardentibus et ultra commumem hominum ualentiam perspicacibus, colore uiuido atque inexhausti uigoris, quamuis ita aeui plena foret ut nullo modo nostrae crederetur aetatis, statura discretionis ambiguae. 2. nam nunc quidem ad communem sese hominum mensuram cohibebat,nunc uero pulsare caelum summi uerticis cacumine uidebatur; quae cum altius caput extulisset ipsum etiam caelum penetrabat respicientiumque hominum frustrabatur intuitum. 3. uestes erant tenuissimis filis subtili artificio indissolubili materia perfectae, quas, uti post eadem prodente cognoui, suis manibus ipsa texuerat; quarum speciem, ueluti fumosas imagines solet, caligo quaedam neglectae uetustatis obduxerat. 4. harum in extremo margine p graecum, in supremo uero th legebatur intextum atque inter utrasque litteras in scalarum modum gradus quidam insigniti uidebantur, quibus ab inferiore ad superius elementum esset ascensus. 5. eandem tamen uestem uiolentorum quorundam sciderant manus et particulas quas quisque potuit abstulerant.6. et dextra quidem eius libellos, sceptrum uero sinistra gestabat. consolation philosophiae 1. l. 1-25)"

    türkçesiyle; "..muhteşem görünümlü..ışıl ışıl yanan gözleriyle.. sıradan insanın çok ötesinde keskin bir anlayışa sahip.. rengi capcanlı.. sonsuz bir dirilik var üstünde.. bizim çağımızdan (boethius'un) olmadığını hissettirecek kadar yaşlı.. boyunu tahmin etmek güç.. (zira sıradan bir insan boyuna sahip, fakat bazen başı göğü delecekmiş gibi oluyor, göklere uzanıyor yani) elbisesi zarif bir işçilikle dokunmuş incecik ipliklerle dikilmiş.. kumaşı hiç bozulmayacak derecede kaliteliydi.. (kendi elleriyle dokumuş onu) giysileri uzun zamandır temizlenmediğinden is tutmuş masklar gibi, rengi yer yer kararmış, alt kenarına pi harfi işlenmiş, yakasına da theta harfi.. (pi harfi; pratik felsefeye, theta harfiyse kuramsal felsefeye işaret eder) bazı hainler tarafından elbisenin çeşitli kısımları koparılmış, hainler kafalarına göre neresini istiyorlarsa orasını koparmışlar.. (yani felsefe tarihinde, boethius kendi çağına kadar felsefeden canının istediğini koparan filozofları kastediyor burada hain olarak) sağ elinde bazı kitaplar vardı, sol elinde de bir hükümranlık asası." (çev. çiğdem dürüşken; http://www.ideefixe.com/…p?sid=b0nz9qj457s6fgff1rel )

    boethius'un teselli aradığı felsefeye ister yukarıdaki gibi duvar ister kadın gözüyle bakın, can damarının varlık sorunu olduğunu kabul etmek zorundasınız. varlık sorunu, varlığın ne olduğu üzerine analizden başka bir şey değildir. varlık hakikattir, hakikatin araştırılmasında felsefe, varlığı belirlemeye çalışır. felsefe iki parçalıdır, biri ilahiyattadır (varlık ile hakikati birleştirmek) diğeri var olanlarda (önemsiz, değişken bilginin kaynağı, parçalanmış varlık alemini temsil eden var olanlar dünyası).

    ancak felsefe yapamadığımız durumlar da vardır. örneğin mistisizm varlığı analiz etmemize imkan tanımaz, bir bütün olarak onu incelememizi salık verir. o halde mistiklikte felsefe olmaz. platon ise bu konuda hem varlığı analiz ediyor hem de mistikliğe geçiyor. varlık -oluş ikiliğini herakleitos 'tan alırken, oluşu dışarda bırakarak salt varlığı göz önüne çekmeyi de parmenides'ten ödünç alıyor.

    aristoteles kategorileştirme yolunu yeğ tutuyor. zira kategorilere bölmek, varlığı anlama işinde kılavuzdurlar. kategorileştirmenin olmadığı yerde felsefe de olamaz. felsefi düşünce biçimi, kategorileştirmeyi gerektirir. eğer bu olmazsa, mistiklik devreye girer, yani düşünce felsefi olmaktan çıkar. işte bu yüzdendir ki, teoman duralı hocamız her daim; felsefenin platon ve aristoteles ile başladığını söyler. (örneğin bu videoda da bunu zikrediyor: http://www.youtube.com/watch?v=ae3jhxnm4z0 ; ".. felsefe i.ö. 3000'de çin'den çıkar ve nihayet eflatun'un ve aristoteles'in ellerinde şekillenir, tam anlamıyla felsefeleşir. daha öncesi bir bilgelik tarihidir.. özellikle aristoteles'in elinde felsefe bilgelikten çok farklı bir veçhe kazanır. tam anlamıyla sistem düşüncesi karşımıza çıkar. sistem dediğimiz olay, felsefeyle ortaya çıkmıştır. felsefe bir sistemdir.") kategori yoluyla varlığı dilleştirdiğimizde düşünme silsilesi ortaya çıkar. varlığı saltlığı halinde, bütünlüğü halinde bize veren dil ötesi bir duyuştur. bunun adı da sezgidir. felsefe sezgiyi açarak inceler. bunu da belirli bir düşünme tarzını, sistemini izleyerek yapar. bu düşünme biçimine de diskürtif denir. aristoteles'te olan, varlıktan kaynaklanan varlığı tanımlamadır. ilerde aşağıda göreceğimiz gibi; descartes buna şüpheyle bakar.

    varlık tahlili bizi oluş'a getirir. bu tahlilin kaynağında dil bulunmaktadır. felsefede varlık analizinin yapıcısıdır. felsefe dille uğraşmış olur. uğraşarak, didinerek ortaya koyduklarını bilime bırakır. artık söz bilimindir. bilim ile felsefe arasındaki ilişki işte böyle ortaya konabilir.

    felsefe ile hakikat arasında da şöyle bir ilişki kurulabilir; bütün klasik felsefenin kabul ettiği 'gerçekliğin arka planında aslında hakikatin bulunduğudur.' klasik felsefede varlık dil analizi yoluyla belirlenir. dil-varlık kardeştir, anlayışının son büyük temsilcisi leibniz'dir. varlığı temel alan klasik metafizik varlığı nasıl dile getirebileceğimizi hesaplamıştır. asıl nesne, asıl konu varlıktır. felsefe, onu dile getirme imkanlarını araştırmaktadır. varlık arka planı olmadan var olan anlamsızlaşmış demektir.

    artık adamımızdan söz edebiliriz, bu noktada belirtmeli ki; descartes felsefeye yepyeni bir bakış getiriyor, ilk başta da belirttiğim örnekle anlatmam gerekirse; felsefe duvarından bir tuğla indirip, yerine descartesçı tuğlayı koyuyor. şu soru mühimdir onun için; varlığa bakan şey bir vardan mı kaynaklanır, yoksa başlı başına kendisi bir varlık mıdır? descartes çok net cevap vermemiş olsa da; bakan şeyin aslında başlı başına bir varlık olduğunu hissettiriyor. descartes'ın en önemli çabası; insan neden varlığa yönelmiştir, onu belirlemektir. aristoteles insanın bilmek için yaşadığını, bilmeden yaşayamayacağını söyler. tekrar descartes'a dönersek; ona göre üç adet res (res latincede o kadar çok manaya gelir ki; agere fiiliyle birlikte 'aman karşımıza çıkmasın' dediğimiz kelimelerden biridir. mesele, iş, konu, şey, nesne gibi daha bir çok anlamı vardır. ancak descartes'ta daha çok şey manasındadır. yerine göre başka bir niteliğe bürünebilir) vardır: res cogitans (düşünen şey), res extensa (kendi kendini yöneten madde) ve res dea (bizim çıkardığımız tanrı) . varlığın özerk olması, kendi kendini yönetmesi, kendi yasallığına sahip olduğu anlamına gelir. spinoza buna katılmaz, varlık ona göre bir bütündür, parçalanamaz. leibniz'e göreyse; varlığın bütün oluşu bizi pantheizme götürmek zorunda değildir. çünkü varlık alanlarının kendi özerklikleri vardır ancak bunlar birbirinden kopuk değildirler. varlık alanları birbiriyle bitişiktir ve hepsi birden varlıktır. leibniz, descartes'ta parçalanmış olan varlık aleminin "yapıca bütünlüğün kendisinde" olduğunu söyler. tek varlık alanları görevce özerktirler, yapıca bütündürler. evrensel oluşun yanında her bireysel var oluş, ortak bir kaynaktan çıkmaktadır. yapıca birlik de buradan gelir. herbir var olan , varlık bütünlüğünden ortaya çıkar. bireyi meydana getiren bu varlık bütünlüğü monad'dır. her monad başlı başına bir birimdir. monad'ın başka bir şeye ihtiyacı yoktur.

    tekrar felsefe yapmaya dönersek; leibniz'e göre; bir felsefi sistemin ilkeleri, alemi uyum içinde kabul etmektir. alem bir harmonia içindedir (türkçede ahenk terimiyle karşılayabiliriz bunu). leibniz'in ilkelerinden biri; alemdeki işte bu ahenktir. alemin kendisi ideal bir alandır. zihnimizde canlandıramadığımız ideal aleme kant, numenon der. yani alem = numenon idea'nın kendisini bilmek ise imkansızdır, biz ancak yansımasını bilebiliriz. idea'nın bu çerçevede iki yansıması var; a) fizik yansıması (fenomenler dünyası) b) kavram yansıması (numenon). kant'a göre durum böyle.

    bilinen ne varsa alemdedir. alemin fenomenal olan alanına da ölçülüp biçilebilen dünyaların tamamı manasında evren yani kosmos denir. alem uyumlu bir bütünlüktür. bu bütünlüğün bir kısmını keşfedersem, buradan hareketle diğer parçalar hakkında da fikir edinebilirim. ideal ve soyut arka planı yakaladığımız takdirde bütüne gidebiliriz. bu gidişin iki kaynağını görüyoruz yeniçağ felsefesinde; a) newton b) din.

    newton yeryüzünde gördüğü bir somutluğu soyutlaştırarak, olabilir tüm dünyalar için geçerli kılmıştır. bu da yerçekimi kanunudur. diğer kaynak tanrı ise, insana kendi özünden çok değerli bir ruh bahşetmiştir. bu ruh akıldır. tanrı insana aklından bağışta bulunmuştur. insan aklı tanrı'nınkiyle karşılaştırıldığında okyanustaki damla gibi olsa da, ortak paydanın akıl olmasından ötürü insanda tanrının bir izi vardır demek yanlış değildir.

    görüldüğü gibi yeniçağ felsefesi'nde de din ile bilimin kol kola girmeseler de (hatta bu dönem batı medeniyetine "din dışı" denilebilirse de bu tartışmaya açık olduğundan, pek üzerinde duramadım. şöyle bir video var bu konuda, izleyen bir şey kaybetmez diye düşünüyorum: http://www.youtube.com/watch?v=y-qz2i1ktde ), iki ayrı kaynak olarak bütüne gidişte rol oynadığı anlaşılmaktadır (bu açıdan bakıldığında felsefenin üzerindeki ortaçağ olgunlaşmasının etkisi görülebilir). tam manada yeniçağ 'da fen-bilimin temellerini atan galileo, sistemi asıl olgunluğa eriştiren ise bu başlıkta incelediğimiz descartes'tır.

    biraz da descartes'ın yaşadığı çağa göz atalım; kilisenin ruhban olmayan sınıf karşısında zayıflamasıyla bazı çatlaklar oluşmuştur. bazı kültürler tümüyle belirginlik gösterir: ingiliz, fransız, italyan, alman gibi. ingiltere ve fransa, roma'nın yıkılışıyla yükselen bir hız yakalamışlardır bu çağda. bu iki kültür, siyasette, iktisatta, dinde, sanatta önce çıkar. erken çağdan itibaren giderek felsefileştikleri görülür. ispanya da benzer bir seyir izleyecekken, arapların akınına uğradıklarından, bu süreçte geri kalmışlardır. ingilizler 10. yy.'dan itibaren görmeye, duymaya, deney ortamına dayanmayı geliştirirken, aniden yükselişlerle aniden batışlara sahne olmuş bir ülkede yaşamaktaydılar (bkz: francis bacon). fransa avrupa'nın en işlek, canlı, kavgalı coğrafyası olmuştur. fransa'daki bu durum yer yer hürriyetçi, yer yer istibdatçı olarak nitelenebilir. bu sebeptendir ki; yeni çağ'ın en önemli dili fransızca olmuştur. fransa, roma'nın varisi, fransızca da latincenin devamı gibi görünmüştür. avrupa'da hitabet önem kazandığından tartışmaların en çok yaşandığı fransa'nın dili olan fransızca'nın bu çağa bu yüzden damgasını vurduğunu söyleyebiliriz. fransa'da ruhban olanlar da olmayanlar da geometriye önem vermişlerdi. mekaniğin öneminin altında yatan sebepler şunlar yatmaktaydı: a) dünyaya mekanik ile biçim verilebilir. b) istibdat dönemlerinde yönelebilecek saha mekaniktir. -doğa bilimleri-

    descartes, fransa'nın mekanik ve geometrinin bu derece ilgi alaka gördüğü işte böyle bir çağda yaşamıştı. onun ilk sorguladığı da bugüne kadar uygulanan felsefi yöntemin doğru olup olmadığı idi. bugüne kadar hep süregelen tümdengelişe karşı çıkıyor, tümdengelişin içerdiği tüm değerleri eleştiriyordu. felsefenin ilk çıkış ilkesi soru olduğuna göre; soru soran felsefecinin şüphe içinde olduğunu söylemek mümkündür. descartes'ın felsefesinde temel nokta şüphedir. bu noktada descartes, parçalama işini bitirir ve yeniden inşaya girişir.

    klasik felsefe, varlıktan hareket eder. varlığın ne olduğunu varlıktan hareketle, felsefenin iki büyük problemini arar. a) bilgi sorunu b) ahlak sorunu.

    ahlak aslında asıl hedeftir. varlıktan hareketle ahlaka gidilir. felsefe, varlığa yönelmiştir. çünkü varlıklar içinde yaşamaktayız. descartes bu noktada varlığı inceleyenin nasıl bir varlık olduğunu incelemeye girişir. bunun için o güne kadar gelmiş tüm felsefi ifadeleri parantez içine alarak, kabul görmüş her şeyi dışarı çıkarır. sıfır noktasından başlar. descartes'ın asıl yönelimi şudur; "bende ne var? varlığa yönelmiş olan ben nasıl bir varlığım acaba? eski usullerle, varlık nedir sorusunu tam cevaplayamıyorum. ben varlığı inceleyen değil miyim? varlık olmadığıma göre, varlığı tamamen cevaplayamıyorum. o halde ben kendime dönmeliyim. varlığı çözemediğime göre; kendimi çözmeye gayret göstermeliyim. kendime döndüğümde, bugüne kadar yapılanların izini bulacağım. bu yüzden şimdi benden varlığı çıkarıyorum." descartes'ın bu tavrı şüphe duymaktan başka bir şey değildir.

    descartes önce tüm edinimlerinden, tüm maddi ve manevi unsurlardan ve en nihayetinde tanrı'dan şüphe duyar. bu bir varlığı parçalama işidir. sahip olduğu tüm fikri ve manevi değerlerin doğru mu, yanlış mı olduğunu saptamaya çalışır. bunun için önce doğruluk ve yanlışlıktan ne anladığını ortaya oymaya çabalar.

    düşünceyle duyguyu ayırmaya çalışan descartes, duyguyla düşüncenin en iyi ayırt edildiği yeri de matematik olarak belirler. matematik bize açık ve net bir sonuç bildirir. buradaki netliğe duyguyu karıştırmamız olanakdışıdır.

    descartes, duygulardan arındırılmış düşünceyi elde etmek ister. bu arıtma işleminde tanrı da vardır. zira tanrı kavrayışında duygunun yeri büyüktür. böylelikle duygulardan arındırmış olduğu düşünceler açık ve nettir, basittir.

    sorma yöntemiyle sonuç çıkarma yönteminde iki temel noktanın altını çizmek gerekir. a) soruya yol açan esas etken b) soruyu lüzumsuz kılan nokta

    gerekli etkenlerin sonu gelmez. bu sebeple, gerekli etkenler makul görüldüğü anda kesilebilir. ondan sonra sorulanlara anlamlı cevaplar verme imkanı da ortadan kalkar. anlamlı cevap getirme imkanını tükettiğinde hala cevap bulmada ısrar etmek kişiyi bir mantık hatasına sürükler. bu da saçmalamaktır.

    şüphe seviyesine ulaştığında "şüpheden de şüpheleniyorum" demek descartes'ı saçmalamaya götürecektir. şüphenin kendisi ulaşılan son noktadır. tek meşru soru şudur: şüphe nedir? şüpheyi zaman/mekan dünyasında bir noktaya oturtmak mümkün değildir, o gösterimi bulunmayan aleme ilişkindir.

    gelelim descartes'ın üç temel res'ine;

    1- res extensa: gösterilebilir dünya, fizik dünyadır. zaman/mekan çerçevesinde gösterebildiğimiz ne varsa res extensa'da yer alır. ölçme, içinde şüphe barındırmadığından res extensa'da yer almaz. o zaman o nerededir? şüpheye duygularla değil, düşünerek varabiliriz. şüphe sonucuna düşünceleri çarpıştırarak, çatıştırarak geliriz. bu çatışmalara müdahale etmiyorsak, akışı kendi haline bırakmışız demektir. müdahale edersek, taraf olmuş oluruz. olay kendi akışında gitmelidir. çatışan taraflardan biri öbürüne üstünlük sağlar. çatışmaları kendi akışına bırakmak, taraf olmamak, diyalektiktir. diyalektik de teorik bir işlemdir, dışardan baktığımızda objektif olduğunu görebiliriz. bu da nesnelliği doğurur. sonucu kabullenmemiz bu vakit kolaydır. oysa şüphe bir düşünce olayıdır. insan dünyasında diyalektik olayını uygulamak zorunda olduğumuz alan hukuktur. onun dışındaki insan olaylarında diyalektik uygulanamaz. çünkü diyalektik değer yargılarından bağımsız olmak zorundadır.

    2- res cogitans: bu sadece düşünmeye ilişkindir. düşünmenin dışındaki tüm olaylar res extensa'dadır. düşünce değerini taşımayan ancak res extensa'da değerlendiremediğimiz olayları bir kenara atar, dikkate almayız. descartes'a göre; duygulardan res publica yani devlet çıkmaz. kamu seviyesine çıkaramayız, özneldirler, onlar üzerine insanlar arasında uzlaşma sağlanamaz. res cogitans'ın özü düşüncedir. refleksiyona dayalı, üstüne katlamalı düşünce yani ide. fikri, akıl yürütme yoluyla ortaya çıkarırız. duygulardan arındırılmış saf salt fikir akla ihtiyaç duyar. fikirler bir kalıbı doldurmaktadır ve bu kalıp kavram'dır. duygulardan arındığı ölçüde düşünce anlam bütünlüğü kazanır. aradığı anlam açık ve seçiktir.

    res extensa bilgi sağlayan bir dünyadır. res cogitans'tan hareketle res extensa'yı bilebiliriz. res cogitans yoksa, res extensa da yoktur. bu akıl yürütmenin doğal sonucu olup, sezgiyle alakalıdır.

    işte bu açıdan bakıldığında "cogito ergo sum" ifadesinin bir devrim niteliği taşıdığını görürüz. zira descartes öncesi felsefede önce varlık gelirdi. varlıktan hareketle bilgi ortaya çıkardı, bir nevi bilgi varlığın ortaya çıkarılmasına muhtaçtı. ancak descartes'la birlikte varlıktan elde edilen bilgi işe yaramaz. o bilgiyi işlemek ve o bilgiden varlığı türetmek lazımdır. varlıktan kendi kendine bilgi türemez. ben res cogitans varlık olmasam, res extensa ortaya çıkamaz. res extensa hazır bir veri olmayıp, res cogitans'a muhtaçtır. ben düşündüğüm sürece varımdır, var olduğum sürece düşünüp düşünemeyeceğim ise tartışmaya açıktır insanların gözünde. oysa bana göre yokum.

    düşünceyi kapsayan var oluş nadirdir. var oluşun, var olduğunu bildiren res cogitans'tır, yani düşüncedir. var olduğumu var olduğunu bilmem bilincime dalalet eder. bunu bilmekten hareketle öteki var oluşların var olduğunu da bilmeye yönelirim. var olduğumun var olduğunu bilemezsem, öteki var oluşları da bilemem. kendi var oluşumun var olduğuna ilişkin en temel bilme yetim özbilinç, diğerlerine ait var oluşları bilme yetim ise bilinçtir. bu bilinci üreten mekanizma da özbilincin kendisidir. bu ikisi diyalektik bir düzlemde ilerlerler.

    sonuç itibariyle descartes'a göre; düşünen insan (cogito) düşünerek olur (sum). kendi oldukça da diğer var oluşları oldurur. tabi daha çok konuşulabilir descartes üzerine, belki başka entiriler de girerim bu başlığa hiç belli olmaz, ancak şu kesin ki; varlığa yönelen kişinin sorgulanması, duyulan şüpheyle birlikte şüphenin kendisine varılması, felsefenin kırılma noktalarından biri. doğayla ilişki konusunda "egemen olmak için bilmeyi" öneren francis bacon'ın açtığı çığırı anımsatıyor bana descartes'ın bu yeni kavrayışı. aristoteles'le birlikte tam manasıyla felsefe haline gelmiş olan bilgi sevdasının bu haşmetli duvarında, daha sonraki birey merkezli dünyanın görüşlerinin yolunu açması bakımından descartes'ın önemi büyük. bu duvardaki her tuğlanın kendince önemi var ve galiba mühim olan da bir düşün tuğlasını çektiğimizde yerine yenisini koyabilmek, tabi bu duvarın yıkılmamasını istiyorsak. aksi taktirde ne duvar kalır geriye ne düşünmek, doğal olarak ne de ben.

    si yu in enada entiri brada..
  • bu aptallıklar çağında "bilgide konforumuza hapsolmus durumdayiz", kesinlikle öyle. modern insanın emrine amade bütün imkanlarının bir zaman sonra, nihai hedefte veya sonda bulunan değerin, etkisini yitirmesine sebep olduğu o temel sorunun altını çizen bir ifadedir. yani biraz daha anlaşılır olmaya çalışayım; bilgiyi hazmetme, sindirme aşamalarına geçebilmek için artık eskilerin geçtiği yollardan geçme zorunluluğunun yitirilmesi, insanın rasyonel dünyada en az bedelle en fazla mutluluk elde ettiği gerçeğiyle bütünleştiğinde ilginç bir şekilde bilginin değerinin kaybolmasına sebep oluyor, ya da olmuyor, başka bir başlıkta tartışırız ama buradaki örneğimiz rene descartes.

    isveç kraliçesi kendisine ders versin diye descartes'ı çağırıyor, zaten o çağ, salt bilgiyi edinebilmek için kendini yiyen, bütün bilgilere ulaşabilmek için elinden geleni ardına koymayan insanların çağıdır. öylesine bilgiye tutkun olanların, bilgili diye kabul ettikleri kişilerden sürekli ders aldıkları çağda descartes 'ın payına düşen öğrencilerden biri de isveç kraliçesi oluyor. tipik bir akdeniz çocuğu olan descartes'ın bünyesi bu kimliğiyle doğru orantılı olarak zayıftır. ılık iklimlere alışık olduğundan, hava değişimlerinden etkilenip çok çabuk hasta olabilmektedir. e hal böyleyken, isveç kraliçesinin yanına gidip de ona ders vermeye kalkıştığında, bünyesi isveç'in o sert havası karşısında adeta kırılıyor, çaktırmıyor. ama işte bilgi sunacak, öbürü de alacak ya, hiç problem değil, dışarda buz, kara kış, sarayın içinde ise gelişmemiş ısıtma sistemi tabi ki adamımızın kırılgan bünyesinde pek ağır bir etkiye sebep oluyor. hele ki; kraliçenin güneş ağarır ağırmaz, bir germen disipliniyle uyanıp adamımızı da uyandırması, bilgiye açlığını gidermesinde sonuna kadar onu kullanması, yorması zaten kırılgan olan bünyenin haliyle yıpranmasına sebep oluyor ve sonunda adamımız descartes bir güzel verem oluyor.

    "bu aptallıklar çağında.." diye başlayan bir entiride, rene descartes'ı verem ederek bilginin kıymetini bilen zihinlerin çağından veremsiz günümüzün pek konforlu deri koltuklarından ulaşageldiğimiz her bilginin ters orantılı olarak değerli olmadığına dair böylesi cılız bir sententia sunmak istemezdim ey okuyucu. ama bir şeyin farkına var; burada yazılanlar, -son paragraf hariç- aslında yazarı tarafından bilgide konforumuza hapsolmus durumdayiz başlığı için yazılmış olmasına rağmen, ani bir manevrayla rene descartes başlığına kayıvermiş olmanın kırgın mutluluğunu yaşamaktadırlar. valla öyle.

    bir charlie mottosuyla kapatalım bu ne dediğini bilmez entiriyi:

    "polar bears are meant to be clever, very clever. they're like the einstein's of the bear community."
116 entry daha