şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: self control) ve
    (bkz: hanging around)
  • polanski'nin apartman üçlemesinin ilk filmi. ikincisi rosemarys baby ve son filmde amerika'dan tecavüz suçlaması yüzünden kaçtıktan sonra çektiği the tenantdır.
  • oldukça yavaş ama güzel ve farklı bir filmdir. çok belirgin öğeler içerir; bozulmuş, korkunç gözüken tavşan eti, çimlenen patatesler, çatlayan duvarlar, duvarlardan çıkan eller gibi. siyah beyaz olması filmdeki ekstremliği daha da belirgin hale getirmiş. catherine deneuve 22 yaşında çevirdiği bu filmde son derece sakin ve içine kapanık bir kızın rahatsız birine, hatta bir katile dönüşmesini çok iyi oynamış.
  • ev arkadaşımın psikopatoloji sınavı öncesi izlemesi için gaza getirdiğim şaheser.
  • günlük hayatımızda hepimizin yaptığı sıradan hareketleri de deliliğin emaresi sayan ürkütücü film. örneğin mutfakta bırakabileceğiniz bir tepsiyi elinizde salona götürüp, salondan bir şey alıp tekrar tepisyi mutfağa götürmeniz gibi...
  • 1965 yapimi roman polanski 'nin meshur amerika serüveninden önceki son avrupa filmi olup londra'da cekilmistir. 104 dakika uzunlugunda ve siyah beyaz olarak filme alinmistir. orijinal afisinde film su sekilde tanitilmistir: 'bir bakirenin rüyalarinin korkunc dünyasi beyaz perdenin korkunc gercegine dönüsüyor' . bunun disinda filmin konusu, (spoiler olmaz düsüncesindeyim cünkü filmin konusundan cok nasil filme alindigi daha ön planda bu filmde) kisaca londra'da bir dairede evli bir erkekle iliski yasayan hafifmesrep diye adlandirabilecegimiz ablasiyla (yvonne furneaux) yasayan suskun manikurcu carol ( catherine deneuve)'un ablasinin on günlük bir tatile gitmesi sonucu yasadigi dünyadan kopusu ve aklini yavas yavas nasil yitirdiginin öyküsüdür denebilir.
    öncelikle catherine deneuve'ün tüyler ürperten performansi hakkinda tüm söylenenler dogrudur, bu tüm sinema elestirmenlerinin yillardir söyledikleri gibi, catherine deneuve'ün tasarruflu ve abartisiz oyunculugundan kaynaklanir. film ilerledikce carol rolündeki aktrisin aksanindaki farkliligin sebebini de anlar izleyici. elbette polanski bu aksan meselesini yine göcmen olmak, herkese yabancilasirken kendine de yabancilasmak konsepti icinde cok güzel kullanir.
    yardimci oyuncularin da üstlerine düseni cok güzel kotardiklari filmde o kadar kücük ayrinti, o kadar cok gönderme öyle göze sokmadan yapilmistir ki, belki de filmin en dikkat ceken noktasi budur...(salonun iki sahnede oldugundan daha büyük olmasi, bozulan yiyeceklerle birlikte carol'un gitgide dünyadan kopmasi, duvardaki catlaklar paranoya ve halüsilasyonlarla bölünen ruh hali...v.s.)
    polanski'nin filmografisinde cok ayri bir noktada duran, üclemenin ikinci filmi rosemary'nin bebegi'ne nispeten cok daha yogun psikolojik ögeler iceren insanlarin delilik denen o ince sinira aslinda ne kadar olduklarina dikkat cekme yolu acisindan ilginc bir yol cizen, zaman zaman kendi izledigi yolun tam tersine gitmekten de cekinmeyen cesur bir filmdir.
    filmden bazi resimler ve ayrintilar icin (bkz: http://members.tripod.com/~jtarple/repulsion.html)
    son bir detay: filmde, carol'dan hoslanan adam michael (ian hendry) in arabasina ilk kez bindiklerinde filme görünen sokak calgicilarindan kasik calani roman polanskinin ta kendisidir.
  • biletleri tükenmiş olduğu için bugün de izleyemediğim film. televizyonda zaman zaman gösterilmesine rağmen bir türlü yakalayamadığım filmdir ayrıca...
  • duvar, çatlak ve savunma kavramlarının pek de bir yerinde kullanıldıı, gerilim filmi için gereken tüm unsurların absurd miktarlarda karıştırılıp iyi pişirildiği diken film
  • bana başka bir şizorfreni hikayesi olan bergman'ın through a glass darkly'sini hatırlattı. ama ondan daha da ileri giderek bizi carol'la tamamen başbaşa bırakıyor yönetmen. görüntü ve ses kurgusunun okullarda ders niyetine okutulması gerekir.