şükela:  tümü | bugün
  • soygun sonrası steve buscemi ve harvey keitel diyalogunu atlamamak lazımdır;
    mr pink: you kill anybody?
    mr white: a few cops.
    mr pink: no real people?
    mr white: just cops.
  • "like a virgin aslinda bir bakireyi anlatmamaktadir, cok tecrubeli bir fahisenin buyuk penisli bir adam tarafindan aci cektirilerek bekaretini kaybettigi gunu hatirlamasidir"

    diye bashlar film

    harvey keitel az calıshan kafasi ama goreve bagliligiyla mr white
    steve buscemi impulsive manyak olarak mr pink
    tim roth film boyunca kan revan icinde gordugumuz mr orange
    michael madsen onune geleni vuran ve kulak kesen mr blonde
    quentin tarantino ise tarantino mr bok rengi

    oyuncular arasindaki sinerji, deha espriler, basarili muzikler

    bence yuzyilin en iyi filmlerinden
  • --- spoiler ---

    final sahnesinde joe'nun oğlu eddie'nin nasıl öldüğünü bir süre anlayamadım hatta filmde bir hata buldum diye düşündüm. joe yerde yatan mr.orange'ı vurdu, mr. white joe'yu vurdu ve joe'nin oğlu eddie mr.white'ı vurdu. eddie'ye kimse silah doğrultmadığı halde o da vurularak yere serildi, önce arkadaki tahta kısma saklanan mr. pink vurdu sandım ama o da değildi, yerde yatan mr. orange'ın elinde silah dahi yoktu.

    silahların patladığı sahneyi tekrar izlediğimde mr.white'ın kendinden beklenmeyecek çabuklukta iki el ateş ederek hem joe'yu hemde oğlunu vurduğunu gördüm.

    benim bu konu hakkında bildiklerim ve söyleyeceklerim bu kadardır hakim bey.

    --- spoiler ---
  • sivil polisin, arabadaki diger polisler vurulurkenki surat ifadesinin muhtesem oldugu film.
  • sözlüğün kalitesindeki sikkolaşmayı gösteren kült filmlerden biri. ilk entrylere bakıyoruz, herkes insan gibi yorum yapmış, filme saygı duymuş, sonlara geldiğimizde anlıyoruz ki bu film sikko, overrated bişeymiş, zaman kaybıymış. tabi bu yorumları çoğu ergen trollere ait ama aralarında ciddi ciddi böyle düşünen sinema özürlü insanlar da yok değil.
  • tarantino'nun en büyük olayı karakterleridir. müthiş sinematografisi ve hikaye akışının yanında karakteristik yanları olan, akılda kalıcı, kendi içinde tutarlı, sağlam hazırlanmış, derinlikli karakterleri vardır. reservoir dogs kesinlikle karakterlerle alakalı bir filmdir.

    lawrence ''larry'' dimmick a.k.a. mr. white:

    milwaukee'den tecrübeli bir soyguncudur. geçmişte içeri girmiş çıkmışlığı vardır. geçmişte alabama adlı dişi bir partneri olduğundan bahseder joe, larry ise alabama'yla mesele işin sonunda 'kadın-erkek çatışması' boyutuna geldiğinden bir ekip olarak ayrıldıklarını söyler. res. dogs'da söz konusu olan soygun işinden dört soygun önce, içlerinden birinin polis olduğuna ayıkarak soyguna teşebbüs edip enselenmekten kılpayı kurtulmuştur.

    karakter özelliklerine gelirsek larry her şeyden önce güçlü bir figür. ortamda ağırlığı olan bir tip. buna rağmen bu gücünü zorbalığından ya da boş kabadayılığından çok harbiliğinden, karizmasından ve babacanlığından alıyor. bunlar dışında taşaklı bir adam, geri vites atmıyor. fakat bir psikopat ya da tetik meraklısı değil (en azından kendisi böyle iddia ediyor), yani kendi deyimiyle yoluna çıkan biri olursa indiriyor (polis arabasına sıkarak haşat ettiği iki polis de dolayısıyla 'yoluna çıktıkları' için larry onları haklamakta beis görmüyor). her ne kadar profesyonel olmanın ne demek olduğunun farkında olsa da, larry duygularına yüzde yüz dur diyebilen bir adam değil. bir haftalığına tanıştığı ve kısa sürede aralarında baba-oğul, ağabey-kardeş ya da gay sevgililer kıvamına varan bir bağ kurulan mr. orange (tim roth) için, uzun yıllardır dostu ve iş arkadaşı olan joe cabot ve nice guy eddie ile takışabilecek kadar duygusal, anlık seçimler yapabilen, bir yönüyle de cüretkar bir karakter. tüm bunlar larry'nin hataları ve doğrularıyla tam bir insan olduğunu çizen özellikler -ki zaten benim için reservoir dogs'u özel kılan da insan portrelerini bu kadar müthiş çizmesidir. larry kendini taşıyabilen, yerine göre oldukça soğukkanlı ve ne yapması gerektiğini bilen, durumu idare edebilen bir adamdır (mr. orange'ı arabada nasıl motive ettiğini, polisleri nasıl kılı kıpırdamadan kevgire çevirdiğini, mr. blonde'a sikine takmadan çatır çatır hesap soruşlarını hatırlayalım),

    fakat aynı adam, 'profesyonel olmanın ne anlama geldiğini bildiği halde', son derece ölümcül hatalar yapıyor. patron joe (ya da daha çok superviser joe) kuralları net koyuyor: ''birbirinize isim, memleket, favori futbol takımı, karınızın adını, nerede yattığınızı anlatmak yok'' ve larry gibi bir adam bunun önemini bilebilecek bir noktada olduğu halde, yalnızca birkaç gündür tanıdığı mr. orange'a milwaukee'den olduğunu ve buranın spor kulübüne bahis oynadığını yani bu spor kulübünün taraftarı olduğunu ve ilk adının larry olduğu gibi bilgileri vermekte zarar görmüyor. sorulduğunda adını söylemesinin sebebinin mr. orange'ın vurulmuş olması olduğunu söylüyor. larry her ne kadar polis öldürürken son derece insafsız ve ölümcül olsa da, yaralı dostu mr. orange'ı hastaneye götürmek ya da ona bir doktor çağırtmak için mr. pink'e de, eddy'e de baskı yapmaktan çekinmiyor ve bu yönden kesinlikle kollamacı bir adam.

    soygundaki görevi, mr. pink ile beraber müdürü kasaya götürüp elmasları almaktır. ayrıca şunu da ekleyeyim, mr. orange'a banka soygunu hakkında taktik verdiği sahnede görüldüğü üzere larry soygun işinde son derece tecrübelidir, banka müdürü ya da çalışanlardan, kalabalıktan biri saçmaladığı takdirde bir soyguncunun olaya nasıl yaklaşması gerektiğini detaylarıyla anlatır.

    yani larry'nin kendine özgü bir değer sistemi var. ona göre kendisini yakalamaya çalışan polisleri öldürmek ya da yanlış karar verdiğini düşündüğü için çok eski dostlarına ölüm riski de olsa silah çekmek sorun değil ya da ayıp değil, yanlış değil. profesyonel olunması gerektiğinin farkında fakat bir yönüyle merhametli ve sorumluluk sahibi yapısı, duygusallığının da etkisiyle onun bu 'profesyonel' tanımına uymasına engel oluyor, bu yönüyle çok müthiş bir karakterdir larry.

    kahvaltı sahnesinde garson kadınlara bahşiş verme konusunda mr. pink'e karşı çıkışlarından da duyarlı bir insan olduğunu anlıyoruz.

    larry'nin kahvaltı sahnesinde ekibin neresinde durduğuna dair çok net detaylar mevcut. dikkat edildiğinde, kahvaltı sahnesinin kadrajlamalarında diğerleri bireysel çekilirken larry ve mr. orange hep yan yanadır. buradan ikili arası ilişki zaten bize veriliyor ve yine burada larry arkasına yaslanmış rahat otururken mr. orange sessiz ve çekingen takılır. larry joe'ya en yakın oturan adamdır da ve yalnızca masada o, joe cabot'a öyle veya böyle şaka yapabilmiş, bir yerde posta koyabilmiştir (joe'nun adres defterini elinden alışı ve kalkışa kadar joe istediği halde ona defteri geri vermeyişi). bu da demek oluyor ki joe her ne kadar masanın otoritesi olsa da larry ya da soygundaki lakabıyla mr. white, ikinci bir otoritedir ve joe'yla takışabilecek ayarda tek rezervuar köpeği mr. white'tır.

    mr. pink:

    joe'yu epey ufak yaştan beri ve derinlemesine tanıdığını söyler mr. white'a. buradan anladığımız kadarıyla onun da joe cabot ile ilişkisi geçmişe uzanmaktadır. bahşiş muhabbetinde gördüğümüz kadarıyla kılı kırk yaran, aşırı diyebileceğimiz derecede sorgulayan, zor beğenen, ikna edilmesi zor bir karakter. depoya geldiğinde larry'e işin içinde bir bit yeniği olduğunu da o söyler. işin nasıl karıştığını hafızasında iyi tutmuştur: mr. blonde ateş eder etmez polisler kendilerini gösterdiler, der mr. pink. larry her ne kadar arkamızı döndük ve oradaydılar dese de mr. pink itiraz eder, ''hayır öyle değil,'' der, ''blonde sağa sola saçma sapan ateş etmeye başlayınca ortaya çıktılar, o ana dek gizlendiler,'' buradan da karakterin detayları nasıl aklında tuttuğu görülebilir. ayrıca bir zamanlar zencilerle de çalıştığından, onların da sürekli birbirlerini öldüreceklerinden söz ettiklerini anlatır. mr. white kendisine isimini söylemek istediği sırada onu hemen engeller. herkesten şüphe etmektedir. elmas çantasını alabilen soyguncu mr. pink olmuştur, yani işin en kritik kısmını kotarmıştır ve plana itimatı kalmasa da depoya gelmiştir.

    ayrıca pink, normalde soygun ihbarından sonra ortalama polis müdahalesi süresinin -eğer etraftan bir devriye aracı geçmiyorsa- yaklaşık dört dakika olduğunu mr. white'a bildirerek, aralarından birinin polis ya da muhbir olduğu tezini güçlendirir.

    mr. pink profesyonel bir soyguncu gibi davranmaya en yakın adam gibi görünür filmde. fakat onun paradoksu da özgüvensizliğidir. diğer karakterlerin otoriteleri karşısında ezilir. doğrunun ya da mantıklının ne olduğunun farkında olsa dahi, bunu uygulayacak özgüveni kendinde bulamadığından ya mr. white'la takıştığı gibi çatışmalar yaşar, ya da blonde geldikten sonraki gibi soyguna dair bir bit yeniği olduğunu bildiği halde depoda kalıp beklemeye karar verir. başta yaptığı psikopatlıktan dolayı mr. blonde'u vurmayı düşündüğünü larry'e söylese de, mr. blonde çıkageldiğinde ağız değiştirir, ''o kadar psikopat ki bir tek onun polis olmadığından yüzde yüz eminim,'' der fakat bana sorarsanız aslında blonde'dan korkmuştur ve bu yüzden ona karşı gitme fikrini hayata geçirmeye cesaret edemez. zira blonde, cabot ailesinin emirlerine yüzde yüz uyulmasını istemektedir.

    filmin sonunda depodan kaçar fakat yüksek sesle izlerseniz dışarıda polislerle arasında bir bağırışma-çatışma tadında enstantane geçtiğini duyacaksınız. buradan da mr. pink'in başına ne geldiğini -her ne kadar yüzde yüz kestiremesek de- anlayabiliriz. o da, her ne kadar en akılcı davranan adam da olsa, depoyu terk etme fikrinden baskı dolayısıyla vazgeçtiği için kaybetmiştir. bu da mr. pink'in paradoksudur. larry'den belki mantık ve akıl yürütme yönüyle daha güçlü olsa da, onun kişiliksel cesaretine sahip olmadığı için kaybetmiştir. (mr. pink'in sonu açık uçlu olsa da ben yakalandığı ya da öldürüldüğü teorisini destekliyorum, çünkü mr. orange'ın ne dediğini hatırlıyorum, polisin planı joe cabot depoya gelince baskın yapıp herkesi almaktır, dolayısıyla mr. pink depodan kaçarken joe çoktan içeri girmişti, dolayısıyla deponun etrafı büyük ihtimalle iyice sarılmıştı ve bu koşullarda mr. pink'in orayı canlı terk edebileceğine inanmamaktayım).

    ayrıca her ne kadar cesaretsiz desem de, bu daha çok medeni cesareti kast ediyor, yoksa mr. white ile kavgası ve polislerden kaçarken gösterdiği çaba ve savaş gücü, onun da -kibar tarzının aksine- gereken zamanda son derece ölümcül ve güçlü olabileceğinin göstergesi. mr. pink için bahsettiğim korkaklık, medeni cesaret eksikliği, ya da otoriteye karşı gelememe cesaretsizliği. joe cabot veya mr. blonde onun üzerinde kolayca otorite kurabildiler.

    kahvaltı sahnesinde ekipteki yeri, genel olarak özellikle mr. white ve diğerleriyle fikirsel düzlemde çatışma yaşayabileceği yönündedir fakat joe gelip de 'lanet bahşişi öde' dediğinde iş mr. pink için biter. yani o, larry'nin yaptığı gibi joe'ya horozlanamaz (espri yollu da olsa), söyleneni uygular. ayrıca bir yerde nice guy eddie onu tam ensesinden kavrar, buradan da nice guy eddie'nin mr. pink üzerinde kurduğu otoriteye şahit oluruz. onun medeni cesaretsizliğine bir başka örnek lakapların dağıtıldığı sahnededir. mr. pink ismi ekibin en sikko lakabıdır, mr. pink haliyle itiraz eder fakat joe aba altından sopa gösterince hemen yola gelir. bu nokta bir 'profesyonel' için de paradokstur. sonuçta o soygunda lakaplar gerçekten de bu kadar önemli değildir, altı üstü ailastır hepsi, ama 'profesyonel olmak konusunda takıntılı' mr. pink'imiz, lakabını büyük bir sorun haline getirir ve neredeyse çocukça denebilecek biçimde itiraz eder. bu da onun paradoksudur, insan yanıdır. işte bu yüzden mr. pink'te bence müthiş bir karakter.

    soygundaki rolü, mr. white ile beraber banka müdürünü kasaya götürüp kasayı açtırmaktır.

    vic vega a.k.a. ''toothpick vic'', ''mr. blonde'':

    diğerleri gibi, joe cabot'un soygun için 'kiraladığı', yani freelance çalışan birisi değil mr. blonde. o, joe cabot'un suç organizasyonunun resmi askerlerinden birisidir. yani bizzat joe cabot organizasyonuna bağlı çalışan bir gangsterdir. bu yönden soygun konusunda ne kadar tecrübeli olduğu bir muamma. bildiğimiz kadarıyla joe cabot'un çalıntı mallarla dolu bir deposunda polis baskını sonucu enselendiği ve akabinde dört yıl yattığı. yine bildiğimize göre (nice guy eddie'nin anlatımıyla) polis mr. blonde'a cabot'u ele vermesi koşuluyla hapisten çıkış anlaşması sunmuştur fakat blonde işverenlerine sadık kalmayı tercih etmiştir. açıkça görülen şey, mr. blonde başından beri gerekenden fazla soğukkanlı, sakin görünüşünün altında gözleri parlayan, hayata karşı öfkeli bir adam. yakın zamanda hapis yatmış olmanın getirdiği bir etki veya karakter özelliği, bu bir muamma. fakat şöyle başka bir detay da var ki blonde, baba-oğul cabot'lara çok yakın. joe ona hapisteyken 'paket' göndermeyi ihmal etmiyor, yani adamını hapiste de kolluyor ve blonde buna minnetini gizlemiyor. şartlı tahliye memuru tam bir baş belası ve blonde'un bir no-show job'a ihtiyacı var. eddie burada onu, limanlardan birinde işçi göstertmek fikrini önerince blonde'a dikkat ''hamallık yapmam'' diyerek eddie'ye çıkışıyor. bu da demek ki bu karakter fazlasıyla bıkkın, sabırsız ve yaşamda bulunduğu yerle alakalı problemler var.

    işkence yaptığı polisin ''patronun da söyledi, ben bir şey bilmiyorum,'' dediğinde mr. blonde'un ''benim bir patronum yok,'' demesi bir başka enteresanlık. joe cabot ''bu işte bizim çocuklardan birini kullanmak istemiyorum,'' demişti. yani blonde, ''bizim çocuklardan biri'' demektir bu. ama buna rağmen blonde, bir patronu olduğunu reddediyor. bu da ondaki aşağılık kompleksine bir detay. blonde'un paradoksu burada yatıyor, hem cabot ailesine son derece sadık bir asker, hem de bir patronu olduğu fikri onu son derece sinirlendirebilecek bir şey. mr. white/larry'nin joe'nun defterini elinden alması sonrası joe'ya ''hey joe, bu adamı vurmamı ister misin ?'' sorusunu hatırlayın. bu her ne kadar bir şaka olsa da mr. blonde'un film boyunca duracağı yeri highlight eden önemli bir detay. anlıyoruz ki mr. blonde, cabot ailesine sadık kalacak.

    blonde ve eddie arasında da, larry ve mr. orange arasındakine paralel ya da kontrast bir yakın ilişki var. birbirlerine bel altı şaka yapmakta ileri gidebiliyorlar, joe cabot gibi bir adamın ofisinde güreş tutabiliyorlar ve soygun işi her ne kadar özenle yürütülmesi gereken, ekibe yabancı adamlarca yapılması gereken bir iş olsa da, eddie babasına blonde'u da ekibe katmayı önermekten çekinmiyor. yani görülen o ki, cabot ailesi mr. blonde'a fazlasıyla güveniyor.

    fakat kaderin cilvesi, işi batıran adamların başında mr. blonde gelmektedir (mr. orange'ın bir polis olduğu gerçeğini işin dışında tutarsak). tamamen psikopatlığı sonucu soygunun kan banyosuna dönüşmesinin sebebi odur. tamam, alarma basılmaması gerektiğini söylemesine rağmen bankadaki zenci kasiyer kız (mr. white'ın bahsettiğine göre 20'lerindeydi) ve diğer çalışanlar alarmı aktive etmişlerdir ve netice olarak mr. blonde bir anda deliye dönüp sağa sola ateş etmiştir. buradan da anlaşılan, mr. blonde ''ben emir verdim ve onlar yapmadılar,'' tribine girerek bu cinayetleri işledi, yani mesele yine patron olma sorunu.

    soygundan bir polis rehin alarak kaçar, yolda kola-hamburger-patates kızartması alır, yiyecekleri yolda yiyip kolasını depoda içmeye devam eder. bagajında bir polis, belinde silahlar, sikinin keyfine yiyecek falan alıp depoya öyle gelmiştir. fazlasıyla rahat, fazlasıyla pervasız ve fazlasıyla tahmin edilemez bir karakter. polise tamamen zevk için işkence eder. polisi yakma fikri ise bana hep çok abuk gelmiştir. polisle beraber depoyu da yakmayacak mıydı ? depoda herhangi bir yangın dikkatleri direkt depoya çekmeyecek miydi ? evet öyle olacaktı. depoda polis yakma fikri kesinlikle herkesi ele vermek demekti, fakat buna rağmen mr. orange onu polisi kurtarmak için taradıktan sonra, eddie'ye mr. blonde'un kontrolden çıktığını, depoyu yakacağını söylediğinde eddie hiçbir şekilde buna ikna olmaz. tamam, burada mr. orange, blonde'u öldürüş sebebinin blonde'un herkesi öldürüp elmaslarla kaçma planı yaptığı gibi abuk bir şey olduğunu söyler çünkü polisi kurtarmak için blonde'u vurduğu düşüncesi eddie'yi direkt olarak orange'ın polis olma ihtimaline götürecektir. fakat tüm bunlara rağmen eddie, suçu tamamen orange'da arar. bu da başka bir detaydır. çünkü eddie, blonde'un sadakatinden asla şüphe etmez. buna rağmen mr. blonde, filmde mr. orange ile beraber belki de cabot ailesinin işlerinin ters gitmesinin en büyük sorumlusudur. ve depoda böyle bir yakma işi yapsaydı bu yine bir felaketle sonuçlanacaktı.

    belki de blonde, cabot ailesine karşı bir çeşit bilinçaltı nefret duyuyordu ? patronu olması fikrine tepkisi, emir verme modu, diğer rezervuar köpeklerine karşı takındığı üstten tavır ve onları pek sikine takmaması gibi detaylara bakarsak, blonde'un sadık olduğu otoriteyle ciddi manada sorunları vardı. işte bu da onun paradoksudur.

    soygundaki rolü, mr. blue ile beraber içerideki kalabalığı kontrol altında tutmaktır.

    freddy newandyke a.k.a. mr. orange:

    sevgili undercover polisimiz. karakter yönünden filmdeki en kanuni, yasalara saygılı, insan hakları uyarınca yaşayan adam. polis olan kısmı, yani freddy, hırslı bir polis gibi görünüyor. büyük bir risk alarak undercover oluyor. bir muhbir aracılığı ile nice guy eddie'e yaklaşıyor. ve bu muhbire karşı da bir sempati besliyor, neyse ki polis partneri ona böyle bir duygusal bağa girmemesi gerektiğini, o herifin lanet bir muhbir olduğunu yani dostlarını sattığını hatırlatması ile bu sempatisinden vazgeçmişe benziyor. evet freddy son derece soğukkanlı bir adam. kesinlikle işinde çok iyi. cabot ekibine yakınlaşmak için bir uyuşturucu satışı hikayesini ezberliyor, yaklaşık dört sayfalık bir hikayeyi detayları ile ve iyi bir oyunculukla cabot, eddie ve larry'e anlatıyor (bir striptiz kulübünde takılırlarken). yani adamımız işinde iyi, özgüven ve cesareti yüksek bir adam.

    mr. orange olan freddy'e gelirsek. freddy'nin soygunun başındaki tutumu sakin, çekingen, acemi çaylak modu. çoğunlukla mr. white'ın öğrencisi kıvamında, onun güdümünde takılıyor. kahvaltı sahnesinde de mr. white'ın yanında, onun sözlerini genelde destekleyen sessiz bir dinleyicidir kendisi. mr. pink'in bahşiş çıkışı üzerinde ikna olduğunu söyleyip masaya bıraktığı bahşişi geri almak ister fakat nice guy eddie ''paraları masada bırak !'' diyerek mr. orange'a geri vites attırır. orange takışmaz, eyvallah gibilerinden bir edayla geri yerine yaslanır.

    şöyle bir detay vardır, joe hesabı ödedikten sonra masaya gelip ''bahşişi kim ödemedi ?'' diye sorunca, bu kişinin mr. pink olduğunu hemen ispiyonlayan adam mr. orange'dır. buradan da anlaşıldığı üzere o bir ele verici, yani dolayısıyla bir polistir. soygundan sonra mr. brown'un sürdüğü araçta mr. white ile kaçarlarken, mr. white'ın polis katliamı sırasında yüzündeki ifade her şeyi özetler. evet, sivil polis işi gerçekten de boktan bir iştir. bunun yanında hiç tahmin etmediği bir anda, o her zaman koruduğu 'masum sivil vatandaşlardan' birince vurulur, bunun üzerine -refkels olarak- geri ateş eder ve kendisini arabasını çalmak isterken vuran -yüksek ihtimal arabaki pusetten hareketle bir anne- kadını öldürür. burada da orange'ın kırılması mevcuttur. onun paradoksu işte bu olmuştur belki de. git gide bir suçluya dönüşür. larry'nin muhabbetini gerçekten sevmiştir, ondan gerçekten de bir şeyler öğrenmektedir. ama yine de biliyoruz ki son ana kadar mr. orange hep görev bilinci ile hareket etti ve amacı son ana kadar tüm ekibi yakalatıp yasalardaki adaleti sağlamaktı.

    polis olduğunu anlayınca, orange ve larry arasındaki ilişkinin sahte olduğunu düşünmüş olabiliriz. bunun ne kadar doğru olduğu bilinmese de, larry kendisini kanlar içindeyken depoya yetiştirmeye çalışırken epey yoğunlaşan bir ilişki var ikisinin arasında. zaten soygundan önce usta-çaylak, baba-oğul, abi-kardeş, gay sevgili modundaydılar, bir de üstüne larry kendisini kanlar içinde depoya ulaştırıp bütün enstantaneler boyunca depoya bir doktorun getirilmesi gerektiğini söyledi durdu. mr. pink ile, orange'ı hastaneye götürmek konusu üzerine kavga etti ve hatta neredeyse birbirlerini vuracaklardı. sonuç olarak anlıyoruz ki, larry'nin orange'a olan sevgisi ve korumacılığı gerçek.

    filmdeki en mükemmel kırılma, finaldedir. larry, orange'ı korumak adına kırk yıllık dostlarına silah çekmiş, mermi yemiştir. polis depoya girecektir artık. orange bunu bilmektedir, çünkü polis planına göre joe cabot geldiğinde baskın yapılacaktı. lakin orange, larry'e duyduğu minnet borcunu daha fazla öteleyemez. büyük ihtimalle kurtulma şansı varken (polis içeriye girip de onu hastaneye ulaştırdığında), larry'e kendisinin bir polis olduğu itirafını bir borç bilir ve ölümü pahasına ''larry ben bir polisim,'' der. bu noktadan sonra orange artık farklı bir boyuttadır. görev duygusu, adalet sağlama isteği, yasaları uygulama ülküsü; larry'e duyduğu sevgi/minnet/onur borcu karşısında yenik düşer. işte burada da mr. orange'ın insan tarafını tüm çıplaklığıyla görürüz. bu yüzden o da tarantino'nun kaleminden çıkma müthiş bir karakterdir.

    soygundaki görevi, bankanın girişini tutmak, gireni-çıkanı kontrol atlında tutmaktır.

    'nice guy eddie' cabot:

    patronun oğlu eddie. iyi çocuk ed. babasının organizasyonu için ileride başarılı bir liderlik yapabilecek potansiyele sahip görünen bir adam. mr. blonde ile yakın dost ve epey samimi. mr. white ile de arası iyi ve ona, babasıyla olan ilişkisinden de ileri gelen bir saygısı var. eddie, joe kadar olmasa da rezervuar köpekleri üzerinde otoriteye sahip bir karakter. kahvaltı sahnesinde de muhabbeti domine edişinden belli bu. bunun yanında kriz anlarında kontrol edemediği bir öfkesi var. bu da onun belki sağlıklı düşünmesini bir nebze engelliyor.

    eddie genel olarak dışa dönük bir herif. arabada anlattığı komik hikaye de uyarınca, genel olarak nüktedan fakat yerine göre sert olabiliyor. bunun yanında merhamet yönünden sıkıntılı. depoda rehin polis marvin nash'i, mr. blonde'un vurulduğunu ve vurulma bahanesinin de marvin nash ve bla bla bla ... olduğunu duyar duymaz kesik burun smith & wesson'unu çektiği gibi marvin'in gövdesine üç koca delik açmaktan zerre çekinmemiştir. bunun yanında silahlar çekildiğinde, larry'e ''sana saygı duyuyorum, babamla dostsunuz fakat kalbini kurşun doldururum,'' ve ''hadi silahlarımızı indirelim ve bu meseleyi konuşarak halledelim,'' ikazlarından anlaşıldığı üzere eddie'nin de sakin, soğukkanlı bir yönü var. her ne kadar öfkeli bir tip olsa da yeri gelince frene basmasını biliyor. yani mr. blonde kadar pervasız değil fakat onun kadar merhametsiz diyebiliriz. bunun yanında sadakate önem veren birisi, blonde'un ölümüne duyduğu hassasiyette bunun da payı büyük.

    depoya geldiğinde öfkelidir. larry'nin ısrarı üzerine bir doktor ayarlamaya çalıştığını söyler. yani buradan anladığımız kadarıyla sorumluluk yönünden sıfır diyemeyiz eddie için. soygundan hemen sonra ilk kontağa geçtiği kişi de mr. blonde'dur ve tüm olayı ondan duymuştur. depoya gelir gelmez ilk iş, kapının önündeki arabaları başka yere park etmeleri gerektiğini, yoksa joe'nun çok öfkeleneceğini söyler. yani buradan anladığımız, onun önceliği babasını öfkelendirmemektir. diğerlerinin mr. blonde'un psikopatik davranışlarına dair kendisini uyarmaları karşısında ise tepkisiz kalır ve depoyu ekipteki en ruh hastası adama emanet ederek arabaları park etmeye pink ve larry ile gider. bu yönden eddie de pervasız davranmıştır ve işin karışmasında hatalı kişilerden biri olmuştur.

    dikkat edelim: işin başında mr. blonde'un soyguna dahil olması da eddie'nin fikriydi.

    ve bir detay daha, çok önem verdiği bir dostu olmasına rağmen mr. blonde hapisten çıkıp geldiğinde onu havaalanından almamıştır, bahanesi ise 'çok iş vardı' dır. yani burada da, blonde ile olan ilişkisinde bir ast-üst durumu olduğu sezilebilir, açıktan değil ama hafiften bir hiyerarşi. belki de blonde, eddie'yi kıskandı ya da kendisini bir an için joe'nun oğlu konumunda düşünmek istedi. yani joe'ya patron demek yerine baba demek gibi.

    joe cabot:

    şakacı, mizah yönü olan bir adam olsa da, iş bilinci var. yani soygunsa soygun, takılmacaysa takılmaca. ekibe lakapları dağıttığı bölümde anlattığı hikaye çok manidar. hatırlamayan varsa: dört adam hapiste oturup yaptıkları soygundan sonra yakalanmalarında hatayı nerede yaptıklarını düşünmeye başlamışlar ve birisi kalkıp, soygundan önce tüm vakitlerini birbirlerine aptal komik hikayeler anlatarak geçirdiklerini söylemiş. işte joe burada mesajı verir ve film boyunca da gördüğümüz joe'nun soygun ekibinin de aslında tıpatıp aynı hataya düştüğüdür. kahvaltı sahnesindeki gereksiz (yani soyguncular için gereksiz) madonna geyiği, eddie'nin arabada anlattığı elois hikayesi, larry-eddie-joe-mr. orange kulüp sahnesinde orange'ın anlattığı hikaye (her ne kadar bu numaradan da olsa) gibi örnekler, cabot'un düşülecek tongayı bizzat kendi ağızıyla söylediği halde bu tongaya düşülmesine engel olamamasını belirtir.

    ayrıca joe cabot, bu kadar temkinli, otoriter ve kontrolde görünmesine karşın, çok büyük bir takım hatalar yapar. mr. orange gibi, yeni tanışılan bir elemanı direkt olarak bu denli kritik bir soyguna almak fikri, mr. blonde gibi hem hapisten yeni çıkmış hem de yapı itibari ile şiddetsever ve belki de soygun tecrübesi hiç olmayan bir adamı da soygun ekibine almak gibi, ortalık dallas'a döndüğü ve işin içinde bir polis olduğunu sezdiği halde depoya gelmek gibi çeşitli hatalar yaparak aslında ta işin başından bir fiyaskoyu hazırlamakta olan adam joe cabot'un ta kendisidir. fakat yine de biz filmi izlerken joe cabot'un otoritesinden, kontrolde oluşundan hiç şüphe etmeyiz. işte joe'nun da paradoksu buradadır.

    yani bu yaşta, bu kadar suç tecrübesi olan bir adam olmasına rağmen yukarıda saydığım gibi hayati bir takım hatalar yapar joe. sonunda ölüm olduğunu bile bile inadından vazgeçmez, soygunun ne kadar battığı belliyken onun derdi depoya gelip mr. orange'ı infaz etmekti. yani o da duygusallaştı, profesyonelliğin çok uzağına düştü ve başından beri sebebi olduğu bu hata çığının altında kaldı.

    marvin nash:

    bir 'mavi çocuk'. yani üniformalı polis. gördüğü hayvani işkenceye rağmen, dikkat dağıtabilecek bir unsur olabileceğine karşın mr. orange'ın sivil polis olduğunu bildiği halde bunu ötmemiştir. bu yönüyle o da cesaretli, delikanlı bir karakterdir.

    mr. blue:

    işten canlı sıyrılamadığını öğrendik. köpeklerden (yani aktif soygunda olanlardan) en yaşlısı, en tecrübelisiydi belki de. onunla alakalı en önemli detay, madonna'dan papa don't preach aşamasından sonra soğuduğudur. mr. blue'nun ölümünü ekipte bilen tek kişi joe cabot'dur. buradan anlaşıldığı üzere soygunu yakın takipteydi joe. kahvaltıda mr. blonde'a yakın oturmakta, brown ile tartışmaktaydı. depoya gelseydi yüksek ihtimal (götümden uydurdum da çaktırmayın) sakin bir tutum takınacaktı. soygundaki rolü, mr. blonde ile beraber kalabalık kontrolüdür.

    mr. brown:

    geyik yapmayı seven, yaptığı geyiği detaylandıran hatta neredeyse felsefik bir hale getiren enteresan bir herifti. soygunda arabayı bankanın karşısına çekip işin bitişinde kaçışa hazır halde beklemektir. depoya varsaydı ne gibi bir etki yaratacaktı kesinlikle muamma. onunla alakalı fazla bir karakter derinliğine ulaşamasak da filme renk kattı.

    işte böyle. tüm bu karakter yapıları ve daha fazlası, reservoir dogs'un gelmiş geçmiş en iyi filmlerden birisi olmasının (en azından benim için) nedenidir. belki küçük yaşta izlemiş olup çok etkilenmem de bir başka faktör. fakat bana sinemayı sevdiren filmdir reservoir dogs.

    mr. white ise gelmiş geçmiş en sevdiğim, ilham aldığım, idolüm dediğim film karakteridir. bu filmi izleyenler genelde blonde ya da orange'ı sever ama bence reservoir dogs'u reservoir dogs yapan mr. white'tan başkası değildir. filmdeki en büyük insani çatışmanın göbeğinde mr. white, yani larry oturur.

    üzüldüğüm nokta, yeni filmlerde (2010'lardan bahsediyorum) kesinlikle bu kadar düşünülmüş karakterler yok. son derece sığ, bir kalıptan çıkma, ne yapacağı önceden kestirilebilen, stereotipleşmiş karakterlerin oluşturduğu filmler var.

    reservoir dogs yaşadığım ömür boyunca benim için her zaman 'en iyi film' olacaksın.
  • --- spoiler ---
    mcdonald s çalışanlarına neden bahşiş vermeyiz? gibi bir cümleyi irdeliyor.
    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    artık bir tür easter egg mi desem ne desem bilemiyorum. ama en sondaki hesaplaşmadan sonra mr. white'ın mr. orange'ın yanına süründüğü sahneye kadar arka plandaki sesler dinlenirse mr. pink'in depodan çıktıktan sonra arabaya binişi, arabayı çalıştırmaya çalışması, nihayetinde çalıştırması ve hatta birkaç el silah sesi duyulabilir. mr. pink'in ölmesi de ihtimaller dahilinde yani.

    edit: hatta çok çok daha dikkatli dinlerseniz polislerin "put your hands up" ve mr pink'in "don't shoot i got shot goddammit" şeklindeki bağırışları da duyuluyor. gitti gül gibi adam lan.

    --- spoiler ---
  • elmasları kime satabilirsin sorusuna cevaben joe nun marcellus un adını anması, pulp fiction daki çantanın bu elmaslar olduğu fikrine destek olmuştur.
  • bir sahnesinde kameranin karanlik depodan , plan kesmeden gun isigina ciktigi film. kamera filtrelerini senkron olarak tutturmak acisindan hicde kolay birsey degildir, bir kez daha saygi duyulmasi gerekir.

hesabın var mı? giriş yap