şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: bob ross) ile izlerken zevk aldığımız eylem...
  • (bkz: sanat terapi)
  • insanın dış dünyadan uzaklaşmasını sağlıyan,rahatlatan,ortaya iyi bişeyler çıkarsa mutlu eden uğraş.
  • "yalnızlığın bir sonrası"

    (bkz: tuna kiremitçi)
  • gerçekleştirmek için kağıt kaleme gerek olmayan eylem.
  • sınav zamanı ders calısmaktan kacmak icin en bi guzel yontemlerden . ac onune bembeyaz bi sayfa basla cizittirmeye , bosalt zihnindekileri . ne cıkacagını kim bilir ...
  • sınırsız özgürlük ile aynı anlamda bir kelime çoğu için.. her şey, her şekilde, her anı gösterebilir ve değiştirebilir.. hiçbir teknolojinin sunamayacağı, bazen sadece ellerin yapabileceği ve istediğini canlandırma eylemi.. öyle ki, amerikan filmlerindeki yanlış kullanımından farklı olarak; orada tek kural, kural olmadığıdır..

    hayat, istediğin karakterlerine, genellikle beyaz bir kağıt üzerine siyah gri arası bir köprü üzerinden yaşatılır, kendi dünyanın tek tanrısı olduğun eşsiz bir andır..
  • mesleğinizse eğer, rahatlatıcı, gevşetici, rüyalara sürükleyici bir yanı olmayabilir. olsa olsa düşüncelere sürükler. sergi zamanını, resimlerin teslim tarihini, bir sonraki resminizi, bir önceki serginizi, resimlerin birbiriyle ilişkisini, işlerin teorik altyapısını, insanların tepkisini, teknik olarak, içerik olarak başarılı olup olmadığını ve bunun gibi bin tane irili ufaklı şeyi düşünüp durursunuz çalışırken. bunların dışında süper bir eylemdir.
  • bazı nesillerin çocukluk yıllarının kayıp yönlerinden biridir resim yapmak.

    hayal kurmanın yasak olduğu yıllarda, çocukların bile hayallerini çizmesine izin verilmemiştir bu ülkede. varsa yoksa dağ, tepe, orman…

    her şey okul öncesi boya seçimi ile başlardı. başlangıçta önemli olan “boya”mızın olması iken, sonraları bu “mon ami” mizin olmasına dönüştürüldü. çünkü “dandirik” mum boyalarla yapılan resimler asla sınıfın en güzeli seçilmezdi. mon ami alamayan ahmet bu yüzden sınıfın resim dersinden “orta” ile geçen tek çocuğuydu. o bütün mon ami si olanları, 12 lik mon ami si olanlar 18 liği olanları, 18 likler 24 lükleri, 24 lükler 36 lıkları ve 36 lıklar 48 likleri kıskanırdı belki bu yüzden…

    babası sınıf içindeki tanımıyla “serbest meslek” ( ki serbest mesleğin çingenelik olduğunu düşünürdük, o zamanlar biz. çünkü sınıf içinde herkesin bildiği gibi ahmet in babası çingeneydi, ama ahmet değildi. çünkü çingeneler kötü olurdu ama ahmet iyi bir çocuktu.) ile uğraşan ahmet ilk resim dersinde “kafasının üzerinde mikasa futbol topu taşıyan bir martı” çizmişti. sınıfın geri kalanı bu resmi çözmeye çalışırken, öğretmen gelip ahmet i azarlamış ve “bu ne biçim resim?” demişti. tabii çoğunluk için ise bu ahmet ile dalga geçmek için yeni bir şanstı. “kafasıyla mikasa futbol topu taşıyan bir martı” hem komikti, hem de salakça. oysa sınıfın geri kalanı “üçgen dağların arasından üçte biri gözüken güneş” manzarasını çok güzel uygulamıştı resimlerine… ( en iyi resim “ eve giden çocuk” seçildi o hafta için. (ama evin bacası bile vardı o yüzden.))

    o dönemde hepimiz “yuvarlak bir gövdeye iliştirilmiş, dört dikdörtgen ile adam çizme modundaydık. ta ki bir gün benim gidip annemden “omuzlu insan” çizmeyi öğrenmeme kadar. bu insanın kafası “u” şeklinde başlıyor ve kolları iki tümsek ile gövdeye bağlanıyordu. bunu ilk çizerken oldukça heyecanlıydım, çünkü öğretmen beğenmeyebilirdi. ama ders sonunda öğretmenin “okula giden çocuk” temalı resmimi birinci seçmesi ( ama çocuğun omuzları bile vardı, o yüzden.) bir devrim başlattı sınıfta. ( o hafta ahmet denizin üzerinde yürüyen bir çocuk çizip, her yerini beyaza boyamıştı. beyaz çocuk herkesi çok güldürmüştü. (ten rengi turuncu olurdu, bir kere insanların.) (haftalar sonra fark ettim sınıfta bir grubun ahmet ile “kara ahmet” diye dalga geçtiklerini.) ama ahmet inkinden daha kötü bir resim daha vardı o hafta. o da çifçinin oğlu cevat ın “ doğuran inek” dediği, ama bizim “sıçan inek” dediğimiz resimdi. öğretmen cevat a güzel bir fırça çekmişti. çok üzülen cevat hem ağladı, hem de bir daha “manzara resmi” dışına çıkmadı… ( benim gibi bazı bilgili kişiler toplanıp cevat a canlıların doğururken sırtüstü yatıp, bacaklarını ayırması gerektiğini ama onun resminde ineğin ayakta olduğunu ve otlarken sıçıyor gibi olduğunu açıklamıştık tabii. ama o gördüğünü iddia ediyordu.))

    gelgelelim benim omuzlu adamlarımın yol açtığı devrime... evet bu olay herkesin her hafta bir şeyler öğrenip gelmesine, eski huzurlu ve hepimizin aynı manzarayı çizdiği günlerin bitmesine sebep olmuştu. artık kıyasıya bir rekabet vardı. sadece mon ami yetersizdi. ders boyunca sınıfı gezip, diğerlerinin neler yaptığına bakmanız ve beğendiğiniz şeyleri kendi resminizin uygun bir köşesine yerleştirmeniz gerekiyordu. genelde ilk on dakikada herkes öğrendiği şeyi çiziyor, sonra sınıfta gezmeye çıkıp ondan bundan beğendiği şeyleri ekliyordu.
    o hafta tam 12 tane en iyi resim çıktı. ( benimki de bunlardan biriydi.) ilginçtir resimlerin hepsinin teması “ üçgen şeklindeki karlı dağların önünde, gökkuşağının altında, sarı saçlı, göğüslü kız arkadaşı ile birlikte kalp şeklindeki çiçeklerin arasında balık tutan omuzlu ve şapkalı adamdı.) o hafta ahmet e verdiğim bütün tüyolara rağmen, gene gidip “abuk” bir konuda bir şeyler çizmişti. ( bembeyaz dişleri ile sırıtıp, resim yaparken bir taraftan mum boyalarını nasıl yediğini gösterince biraz garipsemiştim onu. ama bazı boyaların kokusu bana da çok çekici geliyordu açıkçası.)

    bu birbirinden çalma çılgınlığı belli bir süre gitti, ama büyük bir ihtimalle ailelerin bıkması ile sona erdi. artık yeni bir şeyler ile gelenler çok azdı. onlar da kimse çalmasın diye elleri ile kapatmaya çalıştıkları için hemen fark ediliyor, sonra gerekli oyalama ve çalma işlemleri itina ile yapılıyordu. bu sırada yeni keşiflerden en çok iz bırakanları; göğüslü kız, omuzlu adam, egzozlu araba, kağıdın en üstünden başlayıp aşağı doğru dalgalı bir biçimde inen bulutlar ( bunu ben çözememiştim ama işe yarıyordu. hala da çözemedim.), üçgen dağların arasından çıkan nehrin üzerinden geçen asma köprü ( üç boyutlu bir hal almıştı artık.), üst üste eşit üçgenler yerine çizgilerden oluşan çam ağacı vb. şeylerdi. (yani o kadar curcunadan sonra değişen fazla bir şey yoktu.)

    her şey bir gün mehmet in bana gelip çok önemli bir şey göstereceğim demesiyle değişti. ( sınıfın en çalışkanı, en iyi futbol ve basketbol oyuncusu olarak inanılmaz bir hakimiyetim vardı o zamanlar. ha bir de en yakışıklısı.) ikimiz beraber okulun arkasına gittik. o çantasından kağıdı çıkardı ve… ve işte oradaydı. o günden sonra uzun dönem ciddi biçimde kafamı kurcalayacak olan kadın vücudu. bizim çizdiğimiz “göğüslü kadın” ın bir nevi röprodüksiyon u gibiydi. ama çıplaktı. her şey ortadaydı. fazla bakmadan, “ olum bunu görürlerse okuldan atarlar bizi.” dedikten sonra resmi cebime atıp, sınıfa gittim. ama dayanamıyorduk ve belli etmek için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk mehmet ile birlikte. arkadaşlar sırası ile gelip “ bize niye söylemiyorsunuz?” dediğinde çok gizli falan diye havamızı atıyorduk. ama öğle arasına kadar dayanabildik. bizim grubu toplayıp diğerlerini geri çevirdik. tam okulun arkasına geçerken ahmet “ben de görmek istiyorum.” dedi. hiç kimsenin sevmediği bu çocuğa acıyordum ve onu benden başka bu gruba alabilecek kimse yoktu. “gel.” dedim “ama kimseye söylemek yok.”. dişleri gene esmer suratında parıldadı, koşarak geldi.

    okulun arkasında daire oluşturup oturduk. herkes “annem ve babam ölsün ki, allah çarpsın ki ve iki gözüm önüme aksın ki.” şeklindeki yeminleri tekrar ettikten sonra resmi açtım. “vauvvvvv!, ohaaaaa! ve anneeeeee!” sesleri arasında büyük bir şaşkınlık yarattı. birkaç kişi dokunmaya kalkınca, “benim elimden bakın lem.” diye kızdım. herkes çok etkilenmişti. sonraki dönemde muhabbetlerimiz “göğüslerin ne işe yaradığı ve bacak arasındaki o çizginin ne olduğu üzerinde şekillendi.” göğüslerden süt çıktığını biliyorduk, hepimiz görmüştük birilerini emzirirken. ama o çizgi ne işe yarıyordu? oradan nasıl işiyorlardı? ve neden pipileri yoktu?

    aradığım her şeyin o bacak arasındaki çizgide olduğunu çok sonra fark edecektim. (bu arada (bkz: l origine du monde)

    aradan haftalar geçti. bir başka resim dersinin sonunda “ aboooo. bu ne lan?”, “ ne yaptın lan sen?” şeklindeki cümleleri, büyük bir gürültü ve uğultunun arasından duyarak ayıldım. ahmet in sırasının başında bizim tayfanın hepsi toplanmıştı. gene dalga geçtiklerini falan sandım ama olay daha ciddi gibiydi. kalabalığı yardığımda ahmet, üzerine rengarenk boyalar yapışmış olan bembeyaz dişleri ile sırıtarak bana yeni yaptığı resmi gösteriyordu. o sırada etrafımdaki gürültü birden kayboldu ve sesler anlamsızlaştı. ahmet in sırıtarak elinde tuttuğu resimde, bulutların arasında uçan, uzun sarı saçlı, büyük göğüslü, pipili ve çıplak bir kadın vardı. ( herhalde kadın yani. pipi dedik ama bereket tanrısı da olabilir tam emin değilim. adam epey bir boya harcamıştı o kısmı boyamak için.)

    ahmet o gün hayatının dayağını yedi…

    (ulem hadi ben anlayamadım, sen de mi anlayamadın be öğretmenim ahmet in sürrealist, mustafa nın kübist… benim ise odun olduğumu… )
  • hic soru isareti birakmamakla, sadece soru sormak arasindaki sonsuz mesafenin herhangi bi yerinde kafana gore takilmaktir.