şükela:  tümü | bugün
  • muslumanlıkta kendisine kitap indirilmis peygamber.
    indirilmemisi icin (bkz: nebi).
  • elçi
  • risalesi olan peygamber

    aynı zamanda bir erkek ismi
  • tayfun talipoğlu'nun bam teli programı için antep'ten geçerken battallı köyü'nde kuzuları yayarken gördüğü ve sonra da konuşmaya çalıştığı çocuk. konuşmaya çalıştığı çocuk zira çocuk anteplice konuştuğu için tayfun talipoğlu hiçbirşey anlamamıştı.

    -ne zaman geldiler?
    -daha bayakleyn
    -ne zaman?
    -daha bayakleyn
    -ne zaman?
    -böön böön!

    ekmeğin nerede resul?
    -mişmişin bedeninde!
  • göndermek anlamına gelen resele kökünden türemiştir. gönderilen kişi anlamına gelir.
    aynı kökten gelen risale de gönderi, ileti yani mesaj anlamına gelir.
    nitekim çağrı diye bildiğimiz filmin arapça adı "er-risale", ingilizcesi "the message"dır.
    bu yüzden resul'un ingilizcedeki tam karşılığı messenger olmakla beraber, türkçedeki elçi, ulak dahil bilinen kelimeler bu anlamı karşılamamaktadır.
    illa bir seçim yapmak gerekirse ulak, elçiden daha yakın bir karşılıktır.

    kaldı ki kur'an-ı kerim'de ülkelerin birbirlerine yolladığı sıradan ulaklardan da resul diye bahsedilmektedir. tek başına kelime olarak kutsal bir anlamı yoktur. meğer ki allah'a izafe edilsin.
  • (bkz: resul balay)
  • türk dizilerinde default kötü karakter ismi. (bkz: aşka sürgün) (bkz: beyaz gelincik)
  • bir ilk roman, hüseyin kıran'ın ilk romanı.

    resul'ün yeşile bezenmiş kapağını açtığınızda 1965'te amasya'da doğduğunu öğreniyoruz hüseyin kıran'ın. ilk ve orta öğrenimini kara kamunun tam ortasında, bu şehirde tamamlamış. sonra üniversite öğrenimini "politik nedenlerden" dolayı tamamlayamamış. 10 yıl hapis yatmış. "madde kara" adlı şiir kitabının -kara kitabının- ardından bu sefer roman yazan bu zat-ı muhterem "dillerini bildiğim insanlar bana rahat bir yaşam yaşatmadılar" derken ne kadar haklı olduğunu biliyor muydu, bilmiyorum. ancak resul'de (modern) roman konvansiyonları açısından yaptıklarıyla, sözdiziminden, tedirgin episodik yapısına, "bildiği" dilin kurallarına kadar pek çok şeyi altüst edip, önce sivriliğe sonra da bilenen ucuyla hakikati yırtıp oradan da sivilliğe nasıl ulaşılacağına dair iyi bir ders veriyor hüseyin kıran. hatta genet gibi bildiği dille görmezdengelenler familyasından intikam alıyor. idrak yollarını açmaya iyi gelecek bir reçete sunuyor belki de. bazılarına koruma verilmesini ilgililerden rica edenlerle aynı duyguları paylaşarak kara kamu tarafından yaşama hakkı verilmeyenlere ikinci bir yaşam hakkı verilmesini talep ediyorum. ve biliyorum ki bu talep dikkate alınmadan yok edilecek. ama bu görmezden gelmeler sonunda böylesi yapıtlar ortaya çıkacaksa görmeyin siz hiçbir şeyi... boş verin.

    ioa külliyatını bir kenara koyarsam, uyurkulak’ın tol ve har'ıyla birlikte son zamanlarda okuduğum en iyi diyemesem de, en sert romanlardan resul. elbette alkışım neden olacağı üfürükten yankı dışında pek bir işe yaramayacak ama olsun. nihayetinde hüseyin kıran çok haklı: "görmezden gelinen pasif bir efendi gibi hükmeder." 5. sınıf romanların çok satmışlığının gölgesinde, bize de şahane bir serinlik içinde nice romanlara demek düşüyor. ayrıca, modernist bir romana hala alkış tutabileceğimi düşünmezdim.
  • "ben resul," diye başlayan cümleleriyle ihtiyarî, gayr-ı ihtiyarî "ben ruhi bey nasılım?" minvalindeki delirmeleri muhteva eden, çocukla çocuk değil köpekle köpek olan, bir orospuya aşık olup yüce devletin gazabından yamulmuş - ya da her nasılsa yamulacak - olan hüseyin kıran'ın elinden çıkmış resul'ün romanı.

    anlatıcı sesin aralara girerek kimi üst-perdeden derinlik sahibi varoluşçu kesimlerin resul gibi bir deli nezdinde hayat bulması anlatının akışına ket vursa da, mütemadî kertede ilerleyen deliliğiyle okunması gereken kitap.

    reklam hülâsâsı: tol'u seven, resul'ü de sevdi [ikisinde de âhir zaman peygamberleri var ne de olsa, birinde fiilen, diğerinde sadece 'isim benzerliği']

    şerh-i kuple
  • türk edebiyatı'nın bana inmiş şimdilik son kutsal kitabı.

    “çoğu kez salt düşünmekle doyar, söylemekle yetinir beynimiz; aklından geçirmek eyleme geçirmenin tohumudur muhakkak, ancak bu tohumun kendisi yeterli olur. aklın bu yetinme yetisine ne kadar şükretsek azdır. ya isteklerimizi kaçınılmaz biçimde gerçekleştirmek zorunda olarak programlanmış olsaydı beynimiz ve bedenimiz. dünya bizim için muhteşem bir yer olurdu muhtemelen, ama başkaları için kesinlikle felaketlerle dolacaktı.

    hepimiz başkaları için başkalarıyız. herkes herkes için bir başkası olduğuna göre, kimse için güvenli bir yaşam mümkün olmayacaktı; olduğu kadarıyla bile demek istiyorum.

    her insan bir diğeri için bir arzu oluşturur ve bir ağrı ve şiddet kaynağıdır. insan kendisi bir ağrı ve şiddet deposu değilse ne? bununla baş etmenin mümkün tek yolu tehdit eden başkalarını tamamen benden ibaret kılmak, onları kendimize benzetmek, onlara kendini ben zannettirmek, mümkünse bizzat ben yapmaktır. belki de her insanda fırsatını bulunca güçlüce yeşeren şu başkalarında kendini çoğaltma ve varlığını onların varlığını kovarak boşalan bu alana yerleştirme dürtüsünün anlamı budur. dünyada bir ben varsa, başkalarına yer yoktur. başkaları, o uzay kadar karanlık ve ve ölçülemez, bilinemez ve ulaşılamaz varoluşlarıyla ben'i tedirgin ediyordur. ben korkuyordur. başkaları tarafından içerilmemek, kendinden kovulmak ya da sindirilip ezilmemek, yok edilmemek için, başkalarının bütün bunları yapma kabiliyet ve potansiyeli olduğunu kendinden bildiği akıl ve ruhlarını kendi akıl ve ruhunun gölgesi altında çürütüp yok etmek istiyordur. tüm dünya kurumuş, kabuk halini almış ve içlerine dolan yeni varlık adına yaşamaya kendini adamış insan boşlarından ibaret kalıncaya dek, canlı olan her şeyi, herkesi yutacak; geride sadece bir tek ben kalacak ve bu, o'nun ben'i olacak. herkes sadece onu besleyecek, o durmadan şişecek. böylece herkesi kapsayıp kapattığında, o yaşayan tek ruh, isteyen ve alan tek varlık olarak kalacak. artık kimse onu tehdit edemeyecek. mutlak güvenlik, mutlak karanlık şeklinde olsa bile gerçekleşecek. kocaman, dünya ölçeğinde bir penis olarak bütün kadınları o dölleyecek, genişliği bilinen her yer kadar bir rahim olarak bütün insanları kendinden doğuracak ve böylece onları kendinden parçalar haline getirecek; böylece herkes bu ben olacak ve sonsuz huzur gelecek. sonsuz huzur bütün insanların tek bir insanda toplanmasıyla ve ancak o bir tek insan için gelebilir ancak. bunu keşfeden birçok kişi arasında geçen bu korkunç mücadelede ayakta ve hayatta kalan son insan, insanların tözü olan o üstün varlık, herkesi örten ve yutan o sonsuz ben, güçlülerin en güçlüsü olarak, altın diş ve platin göz, bronzdan dökülmüş bir kartal kanadı, etçil aslanpençesi, beton bir yapı, çelik iskeletiyle görkem fışkıran bir heykel olarak, duvarlara asılan tek resim olarak, en büyük sevgili dünyanın atan biricik kalbi olarak, düşmansız ve tehditsiz kalarak, yerleştiği yerden sökülmemecesine bize bakacak, bakacak.”

    (bkz: hüseyin kıran)