şükela:  tümü | bugün
  • bu filmle gördük ki sam mendes kötü film çekemiyor. kendisi, amerikan rüyası diye etiketlenen yaşama minvalinin toplumsal diktesinin nasıl bir epidemiğe dönüştüğünün hikayesi olan filmine üst düzey bir oyunuluğu ve sinematografiyi enstruman ediyor; çalıyor da çalıyor ama öbür kulaktan çıkmak üzere söyledikleri kulağa pek hoş gelmiyor, eğlendirmiyor.

    --- spoiler ---

    belki amerikan rüyası denince bize farklıymış gibi görünen bu toplumsal sorunun aslında ne kadar evrensel olduğunu göstermesi açısından film, ilk artısını hanesine yazdırıyor. hikayede anlatılanın salt amerikan rüyası olduğunu iddia edemeyeceğimiz gibi bazılarımızın kendini zaman zaman deli karakterin yerinde olmak istediği en son varlık olan anne karnındaki o çocuk yerine koyma ihtimalinin gerçekliğini çoğunuz kabul edecektir diye tahmin ediyorum. bu bağlamda filmin sonunda işaret ettiği döngü çok da farklı olmadığımız yaşayışın müşahhas bir örneğidir.

    aslında bu misalden bahsederken varmak istediğim ve filmin de işaret ettiğine inandığım nokta; evlilik kavramının arızaları, bunun tüketim toplumunda yeri, imaj ve ekonomik kaygılarla insanları nasıl insan olmaktan çıkarıp ikiyüzlü, harcama ve para kazanma saikli varlıklara dönüştürdüğü. di caprio'nun karısını neden yokken aldatmasının ertesinde eve gelişindeki yüz ifadesini hatırlayın. meseleyi açıp kadın erkek taraflarına bakarsak madalyonun 'öteki' yüzü kesinlikle bir kez daha kadın oluyor. film kronolojisinde april kocasını ondan sonra aldatıyor (burada aldattığı komşu karakteri özenilen dünyaya duyulan özlemin ve geride kalanların bitkiselliğinin mükemmel bir metaforu; o yüzden de ağzından çıkan seni seviyorum'u kimse duymak istemiyor), kaçıp kurtulmak isteyen yine kendisi ama işte bahsettiğim o deformasyon sonucu ikiyüzlü bir şekilde çocuğu doğurmaya karar veren de o. aslında bu toplum dışına çıkma, april'in deyimiyle yaşamaya geri dönme çabasında kadının çalışıp erkeğin evde olacak olması da ayrıca manidar. kaldı ki sonlara doğru yaşanan 'sevme yeteneğini kaybetmiş delinin' her şeyi tüm çıplaklığıyla söylediği sahnelerde yönetmen kamerasını april'ın yüzünden ayırmıyor bir süre, vurguluyor. aslında lafı deformasyonun tek yönlü olmadığını bunun evlilikte, her şeyin olduğu gibi, paylaşıldığına getiriyor. evliliğin toplumsal dayatmasına yönelik (bkz: ultimo tango a parigi)'deki the girl karakterinin evlenmek istediği brando'dan önceki erkek arkadaşının tavırları.

    bu noktadan sonrasıysa daha da trajik. edilen büyük kavganın ardından yaşanan o sahte huzurun her anına sinmiş olduğu sabah ortaya konan idealize dünya aslında eyes wide shut'ın sonunda nicole kidman'ın eve gidip yapmamız gereken bir şey var diyip sevişme istediğini dile getirme durumuna denk düşüyor. herkesin rolünün belli olduğu (erkek çalışıyor ve yeni tasarılarından bahsediyor, kadınsa bulaşık yıkıyor, yemek yapıyor) bir toplum, ki o toplumun diğer tarafında bunlarla yüzleşme cesareti bulamayan komşu ve emlakçının hali ise daha da vahim. hepsinden öte sonunda dinleme cihazının sesini kısan amcaysa bize daha bir tanıdık.

    bunlardan kendimizi ne kadar farklılaştırabiliyoruz bilmiyorum ama amerikan rüyasının sadece 'banliyo' filmlerinde eleştirilen bir şey olduğunu zannedenlerin de azımsanmayacak derecede olduğunu düşünüyorum. filmi de evlenmeyi düşünenlere akşam sabah yemekten önce günde iki kere tavsiye ediyorum. gerçi neye yarar bilmiyorum çünkü hepimiz adının devrim olup, devrimin olmadığı yerlerde yaşıyoruz.

    --- spoiler ---
  • "modern insanın açmazları" tey tey. nefret ediyorum bu cümleden. ne açmaz'ı yahu, satranç oynamıyoruz, yaşıyoruz. yaşamda vezirle piyon yalnızca kişisel gelişim kitaplarında aynı kutuya konuyor. vezirler'in naaşı, teşvikiye'den zincirlikuyu'ya giderken, piyonun naaşı, vatan sağolsun'dan asit kuyusuna gidiyor. film ise piyonu ya da veziri değil, arada kalmışları, seni-beni anlatıyor: at, fil, kale, -artık kalibrene göre-.

    --- spoiler ---
    insanın sistem tarafından sınırlandırıldığı ve bu sınırları aşmanın sanat dışında -filmimizdeki tiyatro sahnesi de bunu vurgular- hiçbir yolunun olmadığı*, suser arkadaşlar tarafından da diğer yorumlarda da gayet güzel anlatıldı, o kısımlara fazlaca değinmeden 2 hayati konuya giriyorum. (april'ın ne istediğini bilmemesi ve 'son kahvaltı'*

    april (winslet) paris'e gitmek istemiyor. çünkü aslında ne istediğini bilmiyor.
    frank'in (dicaprio) eşine ve deliye el kaldırdığı sahnelerde hep 'erkekliği' mevzubahisti. frank'de cinsel bir sorun var ve bunu kaldıramıyor. mutfaktaki sevişme sahnesini hatırlayın, olması gerektiği gibi şehvetli bir sahne değil bu, alabildiğine yalın. frank yatakta olduğu gibi işinde de başarılı değil hatta parlak zekalı biri de değil. işte april'ın kaçmak istediği ise bütün bunların hepsi. eşini yetersiz buluyor, bunu sürekli yüzüne karşı da söylüyor. "nefret ettiğin bir işte çalışıyorsun". bunu o kadar iğneleyici söylüyor ki frank'i kendi huzursuzluğuna katık ediyor.

    ne istediğini bilmiyor april demiştik. birincisi "paris için öyle böyle diyorlar" diye çoşkulu bir övgüyle anlattığı paris'e hiç gitmemiş ama gidince sekreter olacak mış da mış. lakin elinde sözlükle fransızca çalışan, "sen aslında gitmek istemiyorsun, öküz" diye suçlanan frank oluyor. adam isteksiz de olsa, elinden geleni yapıyor halbuki. iş yerine postayı koyuyor, gururla ve inanarak bahsediyor çevresine planlarından. april'ın tüm süreç boyunca en büyük hatası, eşini kolundan tutup, her şeye ikna edebilecekken bunu yapmaması.

    sonra april hamile kalıyor. frank'in yeni iş pozisyonunu dinlemek ve rasyonel bir gelecek planlaması yapmak yerine, frank'e surat yapıp, onun en iyi arkadaşıyla yatıyor. bu aldatma önemli. april'ın aradığının 'başka bir beden' olmadığını keşfediyoruz bu aldatmada. zira sevişirken yine huzursuz april hanım. "kaçalım" diyen adamı da sallamıyor, zira gitmek istediği yer paris değil, neverland.

    april; hayatına muhteşem bir kahvaltının ardından, 'kedi olalı ilk defa bir fare yakalamış' eşinin, iş yerinde yükselme alacağı o heyecan dolu günde son veriyor. frank içten şekilde soruyor: "gerçekten mutlu muyuz bu yeni durumdan." orada söyleyemiyor işte april, "gitme, bırak işini gidelim uzaklara" diye. frank'in ise tüm film boyunca suçlu olduğu tek yer burası. hayatında ilk kez bir işe yarayacak olduğunun sarhoşluğuna o kadar kendini kaptırmış ki, 'ölüyorum ben' ifadesini yakalayamıyor o güzel eşinin yüzünde. sonra. sonra mı. april film boyunca işlediği günahlarının toplamı kadar bir günah işleyip neverland'e, huzura doğru giderken, frank'i bok gibi bırakıyor ortada.

    "hopeless emptiness. now you've said it. plenty of people are onto the emptiness, but it takes real guts to see the hopelessness. "
    (bağlamsal olarak mealen şöyle; hayatın boş olduğunun herkes farkında, ama hayatın aynı zamanda umutsuz olduğunu fark etmek göt ister.)
    --- spoiler ---

    tüm hemcinslerime, 'ilişkimiz heyecanını yitirdi alper' diye serzenişte bulunan sevdiceklerine bu filmi doğumgünü, sevgililer günü ya da sakatlar haftası gibi özel bir günde dvd olarak postalamalarını salık veriyorum. dvd'nin üzerine de "2 defa izlenip yorumlanacak" notunu yazmayı unutmayasınız.
    ha sevdicek bu tip sebeplerden çoktan terk ettiyse yapılması gereken, paraya kıyıp filmin blu ray versiyonunu hediye vermektir, ki en ufak ayrıntıyı dahi kaçırmasın. hatta kutuya filmin afişini de koyun, odasına assın. kapak olsun.
  • --- spoiler ---

    april ve frank iki çocukları olan genç bir çifttir. frank tipik bir kapitalist şirket olan knox’un sıradan elemanlarından biridir. komşuları ve etrafındakiler tarafından mutlu bir çift olarak görülseler de, frank yaşadığı hayatın rutin ve sıkıcı olduğunu fark etmiş ve bunu renklendirmek için küçük kaçamaklar dahi yapmaktadır. bir gün karısı april’in ısrarıyla bu rutin ve sıkıcı hayatı bırakıp paris’e gitme fikrini tartışmaya başlarlar.

    cornelius castoriadis insanlığın kaostan doğduğunu kaos üzerine var olduğunu söylemişti [1]. ona göre insanın bütün çabası bu kaos temelsizlik durumunu gizlemek görmezden gelmek üzerine kurludur ve tüm çabasını bu doğrultuda sarf eder. bir an durup düşünüldüğünde her şeyin ne kadar boş olduğunun fark edilmesi tam da bu nedenledir (tüm anlam dünyalarımızı kaosun üzerine inşa edişimiz nedeniyle) fakat bu düşünce katlanılmazdır. bu düşünceyi başımızdan savmak için kısa vadede kalkar yürür ya da o an saçma da olsa bir şeyler yaparız uzun vadede ise sisteme dahil olmak en iyi yoldur. evlenmek, iş sahibi olmak, çoluk çocuk yetiştirmek, onların geleceği ile uğraşmak gibi tüm aktiviteler bu saçmalığı örtmek çabasının sonuçlarıdırlar.

    kaosu örten bütün bu aktiviteler imgesel olanı temsil ederken, bir kaos üzerinde var olduğumuz olgusu da gerçekliğin ta kendisidir. fakat gerçeklik insan bünyesinin kaldırabileceği bir şey olmadığından imgeseldeki yaşamı tercih ederiz. kapitalist dünya her ne kadar imgesel yönü fazlasıyla güçlü olsa da (gerçeği unutturmada fazlasıyla başarılı olsa da), makinenin bir dişlisine dönüşmek de bir o kadar sıkıcıdır. tam da bu nedenle kapitalist dünyanın öznesi kendisine bir başka imgesel kurarak bu sıkıcılığın dışında bir hayatın olduğu ve buna istediği zaman kavuşabileceği ümidini üretir.

    frank wheeler’in paris’i tam da bu ikinci imgeseldir. ilk fırsatta oraya döneceği, yaşamla dolu insanların arasına karışıp, yaşamı hissedeceği yer olan paris onun için kapitalist çarkı katlanılır kılan ikinci imgeseldir. her şey normal seyrinde akarken, karısı april, paris’i imgesel olmaktan çıkarmayı teklif eder. april imgeseli gerçekleştirmekte bir hayli kararlıdır: “sen her zaman, oranın, geri dönüp yaşamak istediğin tek yer olduğunu söylerdin. yaşamaya değer tek yerin orası olduğunu. peki öyleyse neden oraya gitmiyoruz?”

    frank, april ve ev sahiplerinin zihinsel hastalıklı oğulları john givings arasında ormanda geçen konuşma tüm bunların özetidir. frank neden paris’e gittiklerini “belki de kaçıyoruzdur buradaki umutsuz, boş hayattan kaçıyor olabiliriz, öyle değil mi?” şeklinde açıklarken, john givings’in bu gerekçeye tepkisi gerçeğin dillendirilmesidir: “pek çok insan, boşluğa düşer ama umutsuzluğu görmek cesaret isteyen bir şeydir. vay canına.” umut diye bir şey yoktur, çünkü kaosun üzerinde kurulu bir yaşamda umuttan bahsedilemez. bunu herkes bilse de, dillendirilmesi (ya da kabul edilmesi) insanın tüm yapıp ettiklerini anlamsızlaştıracağından diğer bir ifadeyle yaşamın sürdürülmesini gereksizleştireceğinden kimse bunu dillendirmez. aklına her geldiğinde bunu unutmak için kendini oyalayacak her türlü işe sarılır.

    frank paris’e gitme fikri üzerinde bir süre düşünür: “sahip olduklarınızı tartarak, virgül, ihtiyaçlarınızı bilerek, virgül, ne olmadan yapamayacağınızı bilerek, tire envanter kontrolü yapıldı.” vardığı sonuç paris’in imgesel olarak kaldığı sürece bir anlamı olduğudur ve gitmekten vazgeçer. fakat bu vazgeçiş, frank hayatın saçma bir şey olduğunu unutturacak daha yoğun bir işe sahip olduğundan onun için katlanılabilir bir şeyken, april için katlanılamazdır. april kendisini saçmalığa mahkûm eden frank’tan ve onun bahane olarak öne sürdüğü karnındaki bebekten nefret eder.

    hayatı yeniden anlamlı görmeye başlayan frank yeniden john givings’le muhatap olur fakat bu sefer onun söyledikleri katlanılamazdır. “onca şeyden sonra, buranın daha iyi olduğuna mı karar verdin? her şeyden sonra buradaki umutsuzluğun ve boşluğun daha rahat olduğunu mu fark ettin?” sorusu frank’i kızdırır. anlamsızlığın üzerine örttüğü perdeyi kaldırır. perdeyi koruma noktasında frank’ın tavrı nettir: “buraya gelip, aklına her gelen kahrolası lanet şeyi söylüyorsun. sanırım artık birisi o lanet olası çeneni kapatmalı.”

    ayrıca, filmde üç önemli dönüm noktası vardır. april’in oyunculuk serüvenini bırakıp ev kadını olması, frank’in paris’e gitme fikrinden vazgeçmesi, april’in karnındaki çocuğu almaya karar vermesi. bu üç dönüm noktası, karakterlerin ayna’da kendilerine baktıktan sonra verdikleri kararlarla şekillenmiştir. april oyun sonrasında aynanın karşısında oturur, frank tuvalete gitmek için üst kata çıktığında aynanın karşısına geçer, april bebeğini almaya yarayacak aleti aynanın karşısında kutudan çıkarır. karakterlerin yeni öznelere geçiş aşamalarının bu şekilde ayna ile temsil edilmesi fazlasıyla dikkat çekicidir.

    --- spoiler ---
  • yıllar önce, titanik faciasında başrol oynayan ikilinin, yıllar sonra oyunculukta katettikleri yol için bile izlenmesi gereken, 4 dalda altın küre adayı film.

    --- spoiler ---

    filmin senaryosu oldukça sıradan. son zamanlarda görmeye alıştığımız, izleyiciyi zorlayacak bir senaryo değil. fakat bu kadar sıradan bir senaryoda kate winslet ve leonardo di caprio o kadar iyiler ki, sahnelerdeki duyguları ve gerilimi siz de hissediyorsunuz. özellikle tartışma sahneleri çok başarılı.

    filmdeki karakterlerin neredeyse hepsi, bir şekilde istemedikleri hayatlar yaşıyorlar. ya bunu farkedemeyecek kadar sıradanlar, ya bunu farketmelerine rağmen bir şey yapmayacak kadar korkaklar, ya da wheeler çifti gibi bir şekilde engelleniyorlar. özellikle en son sahnede, kathy bates'in kocasının, karısının dırdırını duymamak için işitme cihazını kapatması çok vurucuydu.

    yakın zamanda evlenmeyi düşünüyorsanız, bu filme gitmenizi tavsiye etmem.

    --- spoiler ---
  • yönetmen sam mendes, karakterleri ve belki de kaderleri hakkında, hikayenin başında kate winslet'in oynadığı tiyatro oyunu üzerinden tüm filmi özetlemiştir.

    --- spoiler ---
    tiyatro oyununa gelmeden önce şunu belirteyim ki, leonardo dicaprio, daha ilk cümlelerinde ilişkinin geleceği üzerine öngörüde bulunmamızı sağlıyor. tanışma sahnesinde:

    kw: nelerle ilgilenirsin?
    ldc: bu soruyu cevaplarsam yarım saat içinde ikimiz de sıkıntıdan ölmüş oluruz.

    tiyatro oyununa dönecek olursak... oyun sonrasında bir seyircinin yaptığı şu yorum çok önemli:

    - tanrıya şükür en sonunda bitti. bu uzun oyunu boşu boşuna izlemek ızdırap vericiydi. şu kadın da (kate winslet) tam bir hayalkırıklığıydı.

    bu yorum, aslında kendisini amerikan rüyasına kaptırarak, bir sahneymiş gibi wheeler çiftinin hayatını özenerek izleyen tüm komşu, arkadaş ve iş çevresinin ortak yorumu olacak filmin sonunda. çünkü kötü bitecek wheeler çiftinin hikayesi. "seyirci", amarikan rüyası ezberini bozan kate winslet'tan nefret edecek.

    tekrar tiyatro oyunu. sahnenin ve diğer oyuncuların kötü olmasından dolayı, kate winslet mutsuz. leonardo dicaprio da, tüm film boyunca yapacağı gibi, onu teselli etmeye çalışıyor oyun sonrasında:

    ldc: sanırım işler pek de umduğun gibi gitmedi, ha?
    kw: (sinirli) evet.
    ldc: ciddiyim, oyunu doğru düzgün oynayan tek kişi sendin.
    kw: (sinirli) teşekkürler.
    lcd: sanırım sana daha fazla rol vermeliydik.
    .
    .
    ldc: (winslet'in kendisini dinlememesine sinirlenerek) oyunun bu kadar kötü olması benim suçum değil!

    bunlar aslında tüm filmin özeti. iç burkucu. modern insanın yüzüne tutulan bir ayna. ve bu ayna ile, kaçıp gidemeseler de, barışık olan üç kişi daha var filmde. matematik dehası ve aynı zamanda akıl hastası olan john givings, ağır işiten ve gerektiğinde işitme cihazının sesini kısarak hayata ve evliliğe tahammül edebilen howard givings ve son olarak her sıkıldığında arka bahçenin sessizliğine kaçan shep campbell. kate winslet da film boyunca defalarca sessizliğe ihtiyacı olduğunu belirtiyor. campbell ile seviştiği sahnenin sonunda da belirttiği gibi: "sessizce oturalım, sonra sen beni eve bırakırsın"
    --- spoiler ---

    sinemada ya da orjinal dvd'sini alarak izlenecek filmlerden. sıkıştırılmış görüntü ve ses ile bu filmi ıskalamayın. son olarak, izlediğim en zekice finallerden birine sahip bu film.
  • --- spoiler ---

    -aslinda planlarda bir degisiklik oldu. apacik ortada oldugunu düşünmüstüm... april hamile kaldi.
    -tebrikler!
    -april! ne kadar sevindigimi anlatamam. ama simdi daha buyuk bir eve gecmeniz gerekecek. degil mi?
    -bekle bir saniye anne. dur biraz. anlamiyorum. yani o kadar ortada olan nedir? yani tamam, o hamile, ne olmus yani? insanlar avrupa' da cocuk sahibi olamiyor mu?
    -john, sanirim insanlarin bebeklerinin ihtiyaclarini karsilayamayacaklari bir yerde yasamalari pek mantiga uyan bir sey degil.
    -tamam... tamam sorun para diyelim. para iyi bir sebep ama gercek bir neden sayilmaz. gercek neden ne? karin bunu konusturmuyor mu? ne oldu? kuçuk hanim evcilik oynamaktan vaz mi gecti? hayir, hayir bu degil. sunu soyleyebilirim ki yeterince zor ve yeterince anlasilir gozukuyor. peki, oyleyse neden sen olmalisin. ne oldu?
    -john, lutfen çok kaba...
    -kes sesini! ne oldu frank? korktun mu? onca seyden sonra buranin daha iyi olduguna mi karar verdin? herseyden sonra, buradaki umutsuzlugun ve boslugun daha rahat oldugunu mu farkettin? ne dersin? vay, iste bu! su yüzüne bir bak! sorun nedir wheeler? yakinlastin mi?
    -pekala evlat, artik gitsek...
    -biliyor musun? onu bilerek hamile bırakmana hiç sasirmadım. boylece hayatinin geri kalanini onun hamile elbisesinin arkasina saklanarak gecirebileceksin! gercekten nasıl biri oldugunu hicbir zaman ogrenemeyeceksin.
    -kes artik! sanirim haddini yeterince astin! yani, sen kendini ne halt zannediyorsun! buraya gelip, aklina gelen her lanet seyi soyluyorsun! sanirim artik birisi o lanet ceneni kapatmali!
    -o iyi değil frank..
    - iyi degilmis! pislik herif! hasta veya sağlikli olmasi, olmesi ya da yasamasi umrumda bile degil! siktigimin fikirlerini kendine sakla , onları ait olduklari yere, kahrolasi timarhanene sakla!
    - gidelim evlat...
    - hadi john...
    - tam adamina sahipsin april. koca bir aile babasina. senin için çok uzgunum.. yine de, belki hala birbirinizi hakediyorsunuzdur. yani, senin acindan bakinca ona da uzulmeye basladim. koca bir erkekligi oldugunu kanitlamasi icin ona tek care olarak bebek yapmayi biraktiysan kendini cok kotu hissetmesine sebep olmus olmalisin...
    - seni kahrolasi!
    - hayır! o iyi degil frank!
    - pekala john, artik arabaya geri donelim...
    - april, ozur dilerim... çok ozur dilerim...
    - tabii, tabii! ozur dilerim! ozur dilerim! anne, yeteri kadar ozur dilerim diyebildin mi? kahretsin! ben de ozur dilerim, tanidigim en uzgun pic olduguma bahse girerim! ama bunun yani sira, elimde memnun olabilmek icin hicbir şey yok, değil mi? ama.. ne var biliyor musun? bir konuda gayet memnunum. hangi konuda oldugunu bilmek ister misin? o cocuk ben olmayacagim icin gayet memnunum.

    --- spoiler ---

    el emeği, göz nuru.
  • daracık bir alanda kanat çırpıp havalanmak isteyen, fakat bulunduğu yerin darlığından kanatlarını açamayan ve böylece uçamayan kuşların hikayesi.
  • anlayabilenin ağzına sıçan filmdir. anlayamamayı tercih ederdim.
  • izlemeden önce şöyle bir derin nefes alınıp öyle izlenmesi gereken bir film. türü psikolojik dram desek yeridir. zor bir film.

    çok değil, ara ara spoiler içerebilir, atlayarak okuyun.*

    oyunculuk kesinlikle ön planda, özellikle leonardo dicaprio ve kate winslet'ın uzun süren bir tartışma sahnesi var ki, ayakta alkışlanacak cinsten. oscar'ı kazandıracak gibi görünüyor en sonunda ikisine de. 1950'lerin havası filmin kasvetini daha bir artırmış desek yeridir; elvis'in crying in the chapel'ı film devam ederken insanın zihninde çalmaya devam ediyor sanki. bir dikkat çeken özellik de 1950'ler ve sigara furyası, sönmek bilmeyen bir sigara geçiti izliyoruz filmde.

    sam mendes, kişilerin yaşadığı bunalımların tavırlarındaki yansımalarıyla yakın çekim ilgilenmiş. amerikan aile yapısının savaş sonrası bunalımdan dolaylı da olsa etkilenmesi falan gibi bir durum ancak kassan söz konusu olabilir. revolutionary road, bir devrim hikayesi belki ama bu dönüşüm (devrim) ilk akla geldiği manada değil, elindeki seçenekleri değerlendirmek için çaba sarfeden ve revolutionary yoluna çıkan bir evde hayatlarını devam ettirmeye çalışan bir ailenin devinim hikayesi aslında. o yüzden v for vandetta türünde bir film sakın beklemeyin, isme kanmayın. yazık olur size. ha bir de kathy bates'i es geçmemek lazım. küçük ama önemli bir rolde kendisi. tatlı sempatik hali belki de ilk kez rahatsız edici bir hal almış filmde.

    spoiler tehlikesi bitti.

    biraz american beauty, biraz in the bedroom, azıcık unfaithful kokan ama hiçbiriyle karıştırılmaması gereken bir film zira son dönem amerikan sineması için önemli bir film olmuş kanımca. öyle çerez filmlerden değil, oturulup üzerine düşünülmesi gerekenlerden...
  • --- spoiler ---

    kavga sahneleri inanılmaz gerçekçi. yanıbaşınızda cereyan ediyor sanki.

    --- spoiler ---

    çok beğendim ancak içim sıkıldı, kalbim daraldı. ama kate winslet ve leonardo di caprio bu kadar muhteşem oynamasa böyle olmazdı.