şükela:  tümü | bugün
  • leonardo & kate çiftini bu sefer sevişirken değil genelde kavga ederken izliyoruz. bu da aslında pek çok ailede olan bir şey. sıradan bir ailenin sorunlarına büyüteçle yaklaşılmış, çünkü kadının ruh sağlığı bozuk erkek işinden hayli sıkılmış durumda. anlayacağınız problemler gırla. ama hikaye çok güzel, zaten o sadeliği ve sıradanlığı onu güzelleştiriyor.
  • hamile eşim ve tüp bebek tedavisi ile hamile kalmayan bir çift arkadaşımla izleme gaflatine düştüğüm film. kate winsletin bebeğini düşürdüğü sahne anında eşim hamile olduğundan ve arkadaşımın eşi de hamile olamadığından dolayı gerçekten çok duygusal anlar yaşamıştık. o andan beridir bebek için "allah sadece isteyenlere versi " diye dua ederim.
  • hem repliklerle hem de konu ile fazla yoğun bir film. arkadaşlar geldi hadi film izleyelim için kesinlikle uygun değil. mümkünse, psikolojik dram kaldırabilirim diyorsanız, tek başınıza izleyin. hayatınızı ardından sorgulamaya başlarsanız da, hemen başka bir şey izleyin yada dışarı çıkıp birileriyle buluşun. etkisinde kalmayın, sonu malum.

    geyik yaparak izlemiş olsam da filmi, bana bir motto kazandırmak üzere...
    --- spoiler ---
    if being crazy means living life as if it matters, then i don't mind being completely insane.
    --- spoiler ---
  • ismini verdiğim film.
    ogilvy'de staj yaptığım dönemlerde benden bu filme isim bulmam istenmişti, türkiye dağıtımcısı devrim kelimesinin geçmesini istemiyordu filmin isminde, yanlış anlaşılmaması için. yaklaşık 10 isim önerdim bunlardan favorim "ipotek umutlar" idi fakat birde klişe bir isim öneriyim demiştim "hayallerin peşinde" diye, onu beğenmişler.
    bu arada filme isim bulurken malesef filmi izlemeden buluyoruz ismi, sadece bize synopsisi geliyordu.
  • beni inanılmaz geren film.

    --- spoiler ---

    john'un sürekli ayaklı bilinç altı gibi ortalarda dolaşmasından mı yoksa çiftin hayatını değiştirme çabalarının kel kalmasından mıdır bilinmez tabii

    --- spoiler ---
  • dev-yolcuların aşağıdaki açıklamayla protesto ettiği film:
    "devrimci yol mahirlerin geleneğidir, bizim geleneğimizdir. faşizme ve amerikan emperyalizmine karşı tam bağımsız türkiye'yi savunan, bedel ödeyen, işkence tezgahlarından geçen halkçı, ilerici, devrimci güçlerin mücadele geleneğinin ismini böyle bir filme vererek mücadelemizi unutturmaya çalışacak kadar alçalmak ancak amerikan emperyalizmi ve onun işbirlikçilerinin eseri olabilirdi! buradan bu filmi yapan şirkete iki çift lafımız var: geleneğimizi kirletemeyecek, faşizme ve emperyalizme karşı şanlı mücadelemizi durduramayacaksınız! dev-yol geleneğine el uzatanlar döktükleri kanda boğulacaklardır!"
    açıklamanın ardından hep birlikte gündoğdu ve çav bella marşlarını söyleyen grup, "mahir, hüseyin, ulaş, kurtuluşa kadar savaş!", "gün gelecek, devran dönecek, akp halka hesap verecek!" ve "zam zulüm işkence, işte faşizm!" şeklinde sloganlar attıktan sonra dağıldı.

    şaka lan şaka, o kadar da değil.
  • kate winslet tan göz kamaştırıcı oyunculuk.
    film sinir ve moral bozucu filmler arasında direk kafaya oynar.
  • --- spoiler ---
    o kadar gercekci ve mesajini iyi veren bir film ki izlerken uzerime geldigini hissettim resmen. yalniz gidisat az cok tahmin edilebiliyor, filmin basindan itibaren "tamam, fransa plani yalan olucak da bakalim nasil yalan olucak" dusuncesiyle izledim. filmin kanimca esas mesajini da john givings'in agzindan dinleyelim bir de: "plenty of people are onto the emptiness, but it takes real guts to see the hopelessness"

    --- spoiler ---
  • beni çok fazla geren film. fazla psikolojik. he kötü bir film mi? gayet iyi uyarlanmış bir film.

    kendim için;

    (bkz: eşek hoşaftan ne anlar)

    --- spoiler ---

    bir partide başlayan güzel bir muhabbetin devamı olarak görüyoruz april-frank çiftinin ilişkisini. ilk başlarda yolunda olan şeyler sonraları zorunlulukların da vermiş olduğu sıkıcılıkla berbat bir hal alıyor wheeler ailesi için. april'in hamile kalmasıyla tüm derinlik başlıyor. adam işi alıyor, kadının paris'te yaşama hayalleri frank'in çocuk bahanesiyle suya düşüyor, aldatmalar ve ardından sağlam tartışmalar, kavga gürültüler ve kadının bir nevi intiharı ile son buluyor film. ufak gizliliklerin bile ilişkilerde ne kadar büyük problem olduğunu görmek çok kolay bu filmde. hevesle bağlanılmış bir inancın en ufak bir nedenle yıkılmasının sonuçları olarak daha büyük yıkıntılar da bu kapsama girebilir. oyunculuk iyi olmuş. leonardo dicaprio olsun, kate winslet olsun çok başarılı oyunculuk çıkarmışlar. başarılı bir film, ama ruhumu sıktı yani. 50 lerin havası, müzikler, evin şekli bile sıktı ruhumu yani.

    --- spoiler ---

    ki konuyu da göz önünde bulundurursak, tüm bu ruh sıkan şeyler filmi başarılı kılmak için yeterli sebepler bence
  • --- spoiler ---

    april ve frank iki çocukları olan genç bir çifttir. frank tipik bir kapitalist şirket olan knox’un sıradan elemanlarından biridir. komşuları ve etrafındakiler tarafından mutlu bir çift olarak görülseler de, frank yaşadığı hayatın rutin ve sıkıcı olduğunu fark etmiş ve bunu renklendirmek için küçük kaçamaklar dahi yapmaktadır. bir gün karısı april’in ısrarıyla bu rutin ve sıkıcı hayatı bırakıp paris’e gitme fikrini tartışmaya başlarlar.

    cornelius castoriadis insanlığın kaostan doğduğunu kaos üzerine var olduğunu söylemişti [1]. ona göre insanın bütün çabası bu kaos temelsizlik durumunu gizlemek görmezden gelmek üzerine kurludur ve tüm çabasını bu doğrultuda sarf eder. bir an durup düşünüldüğünde her şeyin ne kadar boş olduğunun fark edilmesi tam da bu nedenledir (tüm anlam dünyalarımızı kaosun üzerine inşa edişimiz nedeniyle) fakat bu düşünce katlanılmazdır. bu düşünceyi başımızdan savmak için kısa vadede kalkar yürür ya da o an saçma da olsa bir şeyler yaparız uzun vadede ise sisteme dahil olmak en iyi yoldur. evlenmek, iş sahibi olmak, çoluk çocuk yetiştirmek, onların geleceği ile uğraşmak gibi tüm aktiviteler bu saçmalığı örtmek çabasının sonuçlarıdırlar.

    kaosu örten bütün bu aktiviteler imgesel olanı temsil ederken, bir kaos üzerinde var olduğumuz olgusu da gerçekliğin ta kendisidir. fakat gerçeklik insan bünyesinin kaldırabileceği bir şey olmadığından imgeseldeki yaşamı tercih ederiz. kapitalist dünya her ne kadar imgesel yönü fazlasıyla güçlü olsa da (gerçeği unutturmada fazlasıyla başarılı olsa da), makinenin bir dişlisine dönüşmek de bir o kadar sıkıcıdır. tam da bu nedenle kapitalist dünyanın öznesi kendisine bir başka imgesel kurarak bu sıkıcılığın dışında bir hayatın olduğu ve buna istediği zaman kavuşabileceği ümidini üretir.

    frank wheeler’in paris’i tam da bu ikinci imgeseldir. ilk fırsatta oraya döneceği, yaşamla dolu insanların arasına karışıp, yaşamı hissedeceği yer olan paris onun için kapitalist çarkı katlanılır kılan ikinci imgeseldir. her şey normal seyrinde akarken, karısı april, paris’i imgesel olmaktan çıkarmayı teklif eder. april imgeseli gerçekleştirmekte bir hayli kararlıdır: “sen her zaman, oranın, geri dönüp yaşamak istediğin tek yer olduğunu söylerdin. yaşamaya değer tek yerin orası olduğunu. peki öyleyse neden oraya gitmiyoruz?”

    frank, april ve ev sahiplerinin zihinsel hastalıklı oğulları john givings arasında ormanda geçen konuşma tüm bunların özetidir. frank neden paris’e gittiklerini “belki de kaçıyoruzdur buradaki umutsuz, boş hayattan kaçıyor olabiliriz, öyle değil mi?” şeklinde açıklarken, john givings’in bu gerekçeye tepkisi gerçeğin dillendirilmesidir: “pek çok insan, boşluğa düşer ama umutsuzluğu görmek cesaret isteyen bir şeydir. vay canına.” umut diye bir şey yoktur, çünkü kaosun üzerinde kurulu bir yaşamda umuttan bahsedilemez. bunu herkes bilse de, dillendirilmesi (ya da kabul edilmesi) insanın tüm yapıp ettiklerini anlamsızlaştıracağından diğer bir ifadeyle yaşamın sürdürülmesini gereksizleştireceğinden kimse bunu dillendirmez. aklına her geldiğinde bunu unutmak için kendini oyalayacak her türlü işe sarılır.

    frank paris’e gitme fikri üzerinde bir süre düşünür: “sahip olduklarınızı tartarak, virgül, ihtiyaçlarınızı bilerek, virgül, ne olmadan yapamayacağınızı bilerek, tire envanter kontrolü yapıldı.” vardığı sonuç paris’in imgesel olarak kaldığı sürece bir anlamı olduğudur ve gitmekten vazgeçer. fakat bu vazgeçiş, frank hayatın saçma bir şey olduğunu unutturacak daha yoğun bir işe sahip olduğundan onun için katlanılabilir bir şeyken, april için katlanılamazdır. april kendisini saçmalığa mahkûm eden frank’tan ve onun bahane olarak öne sürdüğü karnındaki bebekten nefret eder.

    hayatı yeniden anlamlı görmeye başlayan frank yeniden john givings’le muhatap olur fakat bu sefer onun söyledikleri katlanılamazdır. “onca şeyden sonra, buranın daha iyi olduğuna mı karar verdin? her şeyden sonra buradaki umutsuzluğun ve boşluğun daha rahat olduğunu mu fark ettin?” sorusu frank’i kızdırır. anlamsızlığın üzerine örttüğü perdeyi kaldırır. perdeyi koruma noktasında frank’ın tavrı nettir: “buraya gelip, aklına her gelen kahrolası lanet şeyi söylüyorsun. sanırım artık birisi o lanet olası çeneni kapatmalı.”

    ayrıca, filmde üç önemli dönüm noktası vardır. april’in oyunculuk serüvenini bırakıp ev kadını olması, frank’in paris’e gitme fikrinden vazgeçmesi, april’in karnındaki çocuğu almaya karar vermesi. bu üç dönüm noktası, karakterlerin ayna’da kendilerine baktıktan sonra verdikleri kararlarla şekillenmiştir. april oyun sonrasında aynanın karşısında oturur, frank tuvalete gitmek için üst kata çıktığında aynanın karşısına geçer, april bebeğini almaya yarayacak aleti aynanın karşısında kutudan çıkarır. karakterlerin yeni öznelere geçiş aşamalarının bu şekilde ayna ile temsil edilmesi fazlasıyla dikkat çekicidir.

    --- spoiler ---