*

şükela:  tümü | bugün
  • rezerve daha önceden ayırtılmış restoran cafe ya da barlarda sahipli manasında kullanılır.
    ing: reserved
  • belirli bir şekilde ipi bobine ilk kez sardırmaya verilen ad.
    (bkz: uyduruk tekstil jargonu)
  • (bkz: reserved)
  • düş neredeyse bir kişiye rezerve yani bir bakıma kapalı gişe oynadığında rüyada ilgili kişiyle almak satmak söz konusu olmuş olur.
  • şu an oturduğum masadır.
    olay tam olarak şöyle gelişti:
    arkadaşlarımla buluşmadan önceki boş zamanımı kahve ve sigarayla geçiştirmek üzere bir kafeye daldım. içerisi italyadan çağrışımlar yapacak şekilde dekore edilmiş, menüsünde italyanca orjinal isimleriyle yemeklerin, tatlıların ve kahvelerin yer aldığı bir mekan burası. duvarlarda kült filmlerden posterler, her masada bir roman veya felsefe türünden bir deneme, frank sinatra şarkıları ve daha bir sürü şey... masalarının henüz yüzde yirmisi dolu diyebilirim. ben girdiğim sıralarda yüzde ondu.

    her neyse, kapıdan girip atmosferi bir süzüp "hmm iyiymiş'' diyerek bir masaya çöktüm ki garson geldi yanıma. gülemsedi ve "pardon orası rezerve" dedi. neden bu masanın rezerve olduğunu düşündüm bir an için. mekanın köşe kısımlarındaki koltuklardı bunlar. üç tarafı boydan boya camla kapatılmıştı kafemizin. dışarıyı görebiliyordunuz yani. tabii eğer cam kenarlarındaki masalara oturursanız! ayrıca diğer masalardan farklı olarak daha rahat koltuklar yerleştirilmişti bu rezerve bölgelerde. orta kısımlarda ise yuvarlak masalar ve oturmanız için pek rahat denemeyecek sandalyeler etrafına.

    yani rezerve demelerindeki mantığı basit bir iq testi sorusunda karşıma çıkmış gibi çözüverdim. çok zor değil buraya kadar anlaması. "sandalye bir koltuk değildir" önermesiyle başlıyorsunuz, "sandalye rezerve değildir"i de cebe attıktan sonra şu sonuca ulaşıyorsunuz: "öyleyse koltuk rezervedir". ama neden böyledir, böyle olmalı mıdır? sorularınıza mantık bilimi cevap vermiyor. o daha çok estetikle ilgili sanırım. estetik de bu mekanı açarken iç mimara bayıldıkları binlerce lira demek.

    sonuç olarak eleman bana oranın rezerve olduğunu söyledi ve ben birkaç saniye düşündüm. "neden" dedim, cevabı bildiğim ama yine de onun ağzından tekrar duymak istediğimi belli eder bir tonda." bir şey demedi eleman. bir öndeki koltuğa yöneldim ben de. "orası da rezerve" dedi bu sefer. ben de tüm o boş koltukları işaret ederek "hepsi mi rezerve yani" diye sordum. bana ortadaki sandalyeli masaları göstererek "onlar boş" diyecek oldu ki hemen bir koltuğa çöküverdim.

    garsonun suratında sanki kuran yırtmışım gibi bir korku ve kızgınlık ifadesi belirdi. daha çok korku ama. biri cesaret edip o kutsalı yıkmıştı da şimdi ne olacak diye bekliyordu sanki. camdan dışarı, gökyüzüne bakıyordu. bir yıldırım düşüp hepimizi kül edecek miydi? ve sanki "tanrım, bu tanrıtanımazın patavatsızlığına kızıp benim gibi inananları da helak etme nolur!" diye yalvaran bir surata döndü zamanla ifadesi. bense oturup menülerine incelemeye koyuldum. sanki italya'daydım. aman tanrım!

    karşımdaki italyan garson, menüden kafamı kaldırdığımda ortalarda yoktu. tanrıya gidip bir şeyler sorduğunu gördüm. tanrı, mekanın sahibiydi, elindeki gazeteyi büyük bir ciddiyetle okuyor ve italyan garsonun ona anlattıklarını okuduğu gazeten kafasını kaldırmadan, yalnızca başını bir aşağı bir yukarı hareket ettirerek dinliyordu. italyan garson telaşlıydı, tanrı ise böyle durumlara alışık. böyle kafirler her gün gelirdi bu mekana. kutsalı olmayan, rezervelere bir çırpıda çöküveren, ukala, kendini bir bok sanan, hipster görünümlü züppe üniversite öğrencisi piç kuruları! onlardan nefret ediyordu tanrı. mekanına hiç mi hiç almazdı bile ona kalsa. ama her tanrı gibi paraya ihtiyacı vardı ve bir mekan yaratmıştı kendine. ve onu döndürmek için biraz ılımlı olmalıydı.
    gazetesini masaya bırakıp yerinden ağır ağır doğruldu tanrı. bana doğru ağır ama ilahi adımlarla geliyordu. bir an için "acaba?" dedim "tanrı gerçekten var mı?" "yoksa burası rezerve mi?"
    gülümsedi tanrı. "beyefendi" dedi "oralar rezerveydi ama?" kendinden eminlik ve kibarlık karışımı bir şeyler vardı onda. yavşaktı yani. her tanrı gibi. "evet" dedim "ben rezervasyon yaptırmıştım"

    cevabıma şaşırmıştı. böyle bir şey beklemiyordu muhtemelen. konuşmasına fırsat vermeden devam ettim "isterseniz rezervasyon listesini getirin, bi bakalım"

    tanrı büyük bir merhametle gülümsedi. beni bağışlıyordu sanki. "afiyet olsun" dedi tuhaf bir dans figürü yaparak. o an bir ışık düştü hepimizin üzerine. her tarafa yayıldı. posterler sanki gülümsüyor, çaylar daha bir güzel demleniyor, kahve kokuları hiç olmadığı kadar yoğunlaşıyordu. frank sinatra yerini kızına bırakmıştı. bang bang!
  • (bkz: kılıçdaroğlu ve akşener'in tutuklanması) başlığına tıklayınca gelen başlıktır.