şükela:  tümü | bugün
  • istediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak ispatlandı.
    "eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini rezonans kanununda bulabiliriz. “ pierre franckh, bu kitabında rezonans kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor.

    işte kitaptan alıntılar:

    düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz?

    kim olmayı istiyorsun?

    isteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?

    ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz?

    rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir?

    eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz.

    imkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir.

    belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir.

    ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa?

    en yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor.

    demek ki asıl soru şu: sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz.

    rezonans nedir?

    resonantia = akis

    rezonans = eko, yankı, titreşim

    rezonans kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. bu, madde içinde böyledir. maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir.

    bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir.

    diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur.

    peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? burada, rezonans kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: benzerler birbirini çekerler.

    bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir.

    biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir.

    işte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir.

    isteklerimizi hangi yolla yayıyoruz?

    `ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur` `albert einstein`

    kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir.

    bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de.

    kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi.

    beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor.

    hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür.

    kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir.

    inançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu heartmath enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor:

    kalbin elektrik akımı (ekg), beyinde oluşan elektrik akımından (eeg) altmış kez daha kuvvetlidir.

    kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir.

    demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz.

    isteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir.

    inançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler.

    kalbimizle dünyayı değiştirebiliriz.

    tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve rezonans kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir.

    benzerler birbirini çeker. bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir.

    bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar:

    * ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı,

    * isteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız.

    * isteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız.

    * öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır.

    inançlarımız dış alemimizi değiştirmeyi nasıl başarıyor?

    son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. değişim 1995 yılında rus bilim akademisi’nde vladimir poponin ve peter gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu.

    vladimir poponin ve peter gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla dna’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı.

    bir sonraki adımda boruya insan dna’sı verildi. ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. parçacıklar dna’nın varlığında daha farklı sıralandı. dna, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; insanın dna’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor.

    klasik fizikte, daha önce böyle birşey gözlemlenmemişti. dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…bilim adamları, dna’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. ama beklenenin tam tersi oldu! fotonlar sanki dna hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı.

    araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile dna ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır.

    bu deney rezonans kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir.

    sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür.

    tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir.

    bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar.

    bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki?

    kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır;

    rezonans kanunu, her zaman “evet” der.

    inançlarını her zaman doğru çıkarır.

    sana karşı gelmez.

    mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır.

    gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir.

    neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz.

    enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır.

    iç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır.

    dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.

    uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz.

    içindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan!

    arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur?

    artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. sonuçta evrende milyarlarca dna var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir?

    bir yandan sürekli “yayındayız”. rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. istek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. her bir hücrenin dna’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. dna, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. işte bu enerji içinde geçerlidir. dna’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur.

    düşünce gücümüzle yeni bir gelecek oluşturabilir miyiz?

    "zaman hiç de göründüğü gibi değildir. sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur." albert einstein

    düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz? kesinlikle evet! bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi.

    bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır.

    bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! hayret verici değil mi? ama gerçek. geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır.

    eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. bu şu anlama gelir : “sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”.

    aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. demek ki : gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz.

    tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. farklı bir şey tanımıyoruz. bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.bütün ışık yelpazesinin sadece % 8'ini algılayabiliyoruz. geri kalan % 92'lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz.

    ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili.

    bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. sokrates

    teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. ister bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. bu şu anlama gelir; “gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.”

    yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler.

    işte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir.

    bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz.

    bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor.

    bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz.

    iç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır.

    zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır.

    ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz.

    eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur.

    rezonans kanunu-pierre franckh
  • "istediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak ispatlandı." cümlesinde benim için neon ışıkları ile yanıp sönen kavram bilimselliktir.

    bilime saygısı olan herkes, önüne gelen fikirle, dalga geçip küçümsemeden oturup ne olduğunu anlamalıdır. ben de dedim ne farkım var, oturup okuyayım, belki anlarım bir şeyler kafama yatar daha çok araştırırım diye.
    ama okudukça herhangi bir dayanak, bir gözlem, bir veri, bu veriler sonucu varılan bir hipotez, ardından tekrarlı deney şeklinde seyreden bilimsel yöntemin hiç bir aşamasından geçmeyen dahası bilimin önümüze koyduğu basit gerçekleri de bu güne kadar yapılan hatalar olarak nitelemekten ve inkar etmekten çekinmeyen bir yazı ile karşılaştım. öte yandan yazar titreşim, enerji, manyetik alan gibi pek çok bilimsel kavramı ya hiç anlamamış ya da bilerek saçmalamaktan çekinmiyor. okuduktan sonra bu dolambaçlı, açıklamadan uzak ifadelerin insanların gözünü boyamak için hazırlandığı gerçeğini reddedemez hale geldim.

    öncelikle yazının bir “argumentum ab auctoritate
    otoriteye başvurma safsatası ile başladığını ve ilerleyen satırlar boyunca bu safsata tarzına sarılmayı sürdüğününü görüyoruz. herhangi bir konunun kanıttan yoksun oluşunu ört bas etmek için kullanılan bu yanlış akıl yürütme bir seyin sirf bir otorite tarafindan soylendigi icin kabul edilmesi mantıksal hatasını içerir. bu tür sözdebilim argümanlarında sık sık kullanılan bir yöntemdir. bilginin kaynağı ya aslında belirtilmeyen ve ''varmış'' gibi yapılan bir merci olarak gösterilir ya da aslında yazının kaynağı ile aynı görüşü paylaşan başka bir sözdebilimcidir. yazıda geçen örnekler:

    “en yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor.”

    “1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma…”

    “hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular.” akla hemen “hangi araştırmalar”, “hangi bilim adamları” sorularını getirmesi gereken iddialardan ibaret.

    heartmath enstitüsü, vladimir poponin ve peter gariaev gibi isimler ise sadece bu yazının kaynağı çevrelerce kabul gören ve bilim dünyasında yeri olmayan sözdebilimcilere örnek oluşturuyorlar.

    lafı çok uzatmayayım çünkü okumuyorsunuz'! ;)
    gelelim hepinizin basit birer araştıma ile ulaşabileceğiniz bilimsel kavramların nasıl çarpıtıldığına.
    burada en dikkat çekici ifade “titreşimdeki enerji”.

    ben önce neredeyse bildiklerimden kuşkuya düşüyordum. ama kısacık bir araştırma bu iki kavramın, birbiri ile ilişkiliendirilmesinin ne denli saçma olduğunu gözler önüne koymaya yetti.

    öncelilke enerji bir sistemin [ne kadar iş yapabilecegini] artı [ne kadar ısı yayacagını] niceleyen bir durum fonksiyonudur. (dolayısı ile aslen manevi bir niteliği yoktur) durum fonksiyonu, termodinamikte sadece sistemin durumuna bagli olup bu duruma gelme yoluna bagli olmayan ozelliklerdir. yani durum fonksiyonu olan bir sistem ozelligindeki degisim, o ozelligin son degerinden ilk degerinin cikarmasi yolu ile bulunur. dolayısı ile bir sistemin enerjisinden bahsebilmek için öncelikle değişimin ölçülebilir olması gerekir.

    ama daha önemlisi enerji skalar yani soyut bir değerdir. bunun titreştiğini iddia eden bir cümle kurmak örneğin “uzaklığın titreşmesi”, “ağırlığın titreşmesi” gibi saçma konuşmaktan öteye gidemez.

    “titreşim” kavramı ise mekanik bir kavramdır. bir denge noktası etrafındaki mekanik salınımı ifade eder.. bu salınımlar bir sarkaçın hareketi gibi periyodik olabileceği gibi çakıllı bir yolda tekerleğin hareketi gibi rastgele de olabilir.
    ancak yazıdaki çarpıklık titreşimi her defasında arzu edilen bir nitelik gibi göstermesidir. bunu desteklemek için verilen piyano örneğinde olduğu gibi titreşimi müzik aletleri ile ilişkilendirdiğimizde istenen bir titreşimden söz edilir. oysa ses dediğimiz kavram sadece müzikten ibaret değildir. gürültü de bir titreşimin sonucu oluşur. gerçekten de ses ve titreşim çalışmaları birbirleriyle oldukça yakın şekilde bağlantılıdır. ses, basınç dalgaları, ses telleri gibi yapıları titreştirerek oluşturulur ve basınç dalgaları da kulak zarı gibi yapıların titreşimine sebep olur. bu yüzden, gürültüyü azaltmaya çalışmak sıklıkla bir titreşimi azaltma problemidir.
    yani daha sıklıkla, titreşim istenmeyen bir harekettir, çünkü boşa enerji harcar ve istenmeyen ses ve gürültü oluşturur. örneğin, motorların, elektrik motorlarının ya da herhangi mekanik aracın çalışma esnasındaki hareketi istenmeyen titreşimler üretir. böyle titreşimler motorlardaki dönen parçaların balanssızlığından, düzensiz sürtünmeden, dişli çarkların hareketinden kaynaklanabilir. dikkatli tasarımlar genellikle istenmeyen titreşimleri minimize ederler. o yüzden titreşim içeren bir sistem varolsa bile bu çoğu kez onun mükemmelliğini değil tersine aksaklığını gösterecektir.

    son olarak hiç bir sistem kendiliğinden enerji yaymaz ve titreşmez. evrene ilişkin gözlemlerimiz harekete geçiren bir kuvvet olması gerektiğini bize söyler. dolayısı ile aslolan, bir sisteme dışarıdan uygulanan kuvvettir. titreşimden bahsedilecek ise bu kuvvetin varlığı zorunludur.
    titreşim analizinin temelleri, basit kütle-yay-sönüm elemanı modeli incelenerek ortaya konulur. burada kütle ve yayı dışarıdan uygılanan kuvvetin sisteme verdiği enerjiyi depolama elemanları olarak görürseniz rezonansı anlamak çok kolaydır: kütle, kinetik enerji depolarken yay, potansiyel enerji depolar. daha önce de bahsedildiği gibi, kütle ve yay üzerinde hiçbir kuvvet yoktur, onlar enerjilerini doğal frekansa eşit oranda bir ileri bir geri dönüştürürler. basit modelimize göre kütle sonsuza kadar aynı genlikte salınacaktır, gerçek sistemde daima sönüm denen enerjiyi harcayan ve en sonunda sistemin durmasına neden olan etkiler vardır.

    sonuç olarak hiç bir kazanım, eylemsiz gerçekleşmez dolayısı ile yaşamda maddi ya da manevi edinimler elde etmek, bu yazının ifade ettiği gibi düşünce gücüne bağlı olamaz. yazı bilinçli bir çarpıtma ile asıl gerekli olan ''eylem'i' nerdeyse gözardı edilebilecek bir seviyeye indirgemekle göz boyamacılıktan öte birşey yapmıyor.

    yaşamlarına eylem katmayı, hangi alanda olursa olsun kazanmak için eyleme geçmeye cesaret edemeyen insanların, oturdukları yerden hayal ettikleri bir şeye kavuşabileceklerini söyleyerek onları avutuyor. ve kişisel gelişim adı altında tersine köreltiyor.
  • her gün işe gidip geldiğin otobüse çok güzel bir kadın da her gün biniyor diyelim. başka bir kadını da otobüsün camından görüyorsun her gün , sen otobüstesin o ise kaldırım da yürüyor. başka bir kadını ise belki bir kaç ayda bir alakasız bir zamanda ve alakasız bir yerde görüyorsun.

    şimdi bu üç kadın arasından rezonansa geçebileceğin kadın tabiki de her gün aynı otobüse bindiğin kadındır. sen gidip birkaç ayda bir kere gördüğün, yerini yurdunu bile bilmediğin üçüncü kadınla rezonansa geçmeye kalkarsan o rezonansın gerçekleşme ihtimalinin de senin de mk. mallık yapma ve en azından kaldırımda yürüyen ikinci kadınla rezonansa geçmeye çabala.
  • gerçekten istediğin şeyi olmuş gibi hayal ederek mutlu olma durumunun bizi amacımıza kesin olarak ulaştıracağı fikrini esas alan kanun.

    bundan bahseden ince sayılabilecek ve kolay okunan bir kitaba rastladım geçen gün. beynimizin ve dna özelliklerimizin kafamızda kurduğumuz hayalleri gerçeklikten ayırt edemediğini ve her ikisine de aynı tepkiyi verdiğini ve bu tepkiler sonucunda yaydığımız gözle görülemeyen enerjinin hatta vücudumuzun bile değişebileceğini bilimsel bilgi sosuyla sunarak okuyucuya anlatmaya çalışıyor.

    bir hareketi sadece izleyerek nasıl yapılacağını kolaylıkla öğrendiğimizi fark ettiğimiz ayna teorisi ayrıntısı benim ilgimi çekti. kitabın geri kalanını tipik kişisel gelişim zırvalıklarından hallice buldum. çünkü gerçekçilikte zirveye çıkan hayaller ve derin hisler benim uzmanlık alanımken içimde duyumsadığım ya da özlemini çektiğim hiçbir şeyin gerçekleşmediğini ve beni mutlu eden hemen her şeyin beklentilerimin dışında adeta bir sürpriz havasında gerçekleştiğini biliyorum. "inanırsan başarırsın"dan ziyade gerçekten aklının sesini dinleyip duygularının seni hassaslaştırmasına izin vermeden yolunda planlı bir şekilde yürürsen ve yine duyguların coşkusuna kapılmazsan başarılı olabiliyorsun. hayat bana bunu öğretti.
  • rezonans kanunu şudur:

    yüzükoyun yatan hatunun poposuna 15 derece açıyla atılan tokat,en az 7 titreşim yapmak zorundadır.

    daha az titreşim,aşırı sert kalça nedeniyle travesti şüphesi uyandırır.

    7-10 arası iyidir.

    10+ adet/tokat titreşim ise sevgilinizin cilt gerdirme operasyonuna ihtiyacı olduğunu gösterir.
  • pierre franckh'ın kişisel gelişim ve motivasyon üzerine yazdığı kitap.

    ben bu kanunu bilmeden yaşadım ve kendime ispatladım. daha sonra farkettim ki böyle bir kanun var.* şöyle ki;

    gençliğimde, önce lise sonra üniversite hayatımda hayal ettiğim yaşantıydı yurtdışında yaşamak, çalışmak. ilk fırsattımı askerde iken çıkan bir şans ile değerlendirdim. yurt dışındayım. oldukça iyi kazanıyorum. gece klupleri, güzel kızlar, arabalar, alkol, seks, bol seyehat. evlenmeyi hiç mi hiç aklımdan geçirmiyordum. zira her gece olmasa da her hafta farklı bir kadınla birlikteydim. öyle çoluk çocuk gözümde yok. düzenli bir yaşantı değil hayalim. dünyanın çeşitli yerlerinde sevgiliyle yaz tatilleri, değişik sevgililerle türkiye'de en iyi mekanlarda yaz tatilleri vs...

    ilk 20 yılım böyle geçti. her türkiye'ye gelişimde istanbul'da yaşadığımı hayal ettim. istanbul'dayım. tatlı şirin bir sevgilim var, sürekli eğlence hayatı içinde vs. hayalim, o yurtdışındaki gerçek hayatımdan istanbul'a kaymıştı. birgün geldi kesin dönüş yapmak zorunda kaldım. istanbul'a yerleştim. kendime şirin bir sevgili buldum. dahası aşık oldum. keseme uygun bir daire satın aldım. iyi bir iş buldum, araba aldım, güzel kazanıyorum. zamanla istanbul'a gelmekte geç kaldığımı farkettim.

    işte o esanada bu kanun devreye girmiş oldu. çünkü olumsuz düşünmeye başladım. olumsuz, negatif küçük bir sinyal. istanbul'dan bir anda soğumaya uzaklaşmaya başladım. ne trafiği trafik, ne ulaşımı ulaşım, bir yere gitmeye çalışıyorsun gidemiyorsun. gidiyorsun her yer tıklım tıklım. park edecek yer bulamıyorsun, buluyorsun adamı düdüklüyorlar. kalabalık, kalabalık. sevgilimden ayrıldım. işimden ayrıldım. es geçiyorum, pes ettim. daha cool yerler aramaya başladım. bahçe içinde küçük bir ev hayal ettim. küçük şirin pembe pancurlu bir ev, bol yeşillik, bol mavi, kediler, köpekler, ekme biçme vs. sürekli internette araştırma yapıyorum. küçük bir arsa üzerine ev kondurup köy hayatı yaşama vs... akdeniz'de şirin bir tatil kasabasına deneme amaçlı yerleştim. hayatım öyle böyle değil. tam bir masal hayatı. ta ki "bu ne lan böyle zaman mı geçer amk" diyene kadar. işte bu kanun bir kez daha devreye girdi.

    hayalleri eyleme dönüştürmenin ekonomik durumunuzla hiçbir alakası yoktur. hiç kimse durduk yerde "ben saraylarda* yaşayacağım" demez. ben, şu hayatı yaşamayı istiyorum dediğiniz anda sistem ona göre çalışıyor ve önünüze fırsatlar çıkıyor. o fırsatları kendi lehinize çevirmek yine sizin kendi elinizde.

    demiş ki büyük asker, devlet adamı fatih sultan mehmet;
    "imkanın sınırını görmek için, imkansızı denemek lazım."

    ve bir başka üstad the magic of thinking big adlı kitabındadavid j. schwartz demiş ki;
    "bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız yapmak üzere çözümler bulma konusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar."

    ve... büyük devlet adamı, büyük asker, dünya lideri, büyük düşünür, ulu önderimiz mustafa kemal atatürk* demiş ki;

    "hayal ettim, hayalimin önündeki manileri tespit ettim. manileri kaldırdığımda, hayalim kendiliğinden gerçekleşti."

    arz ederim.

    edit:imla