şükela:  tümü | bugün
  • darwin ci bilim adami
    (bkz: daniel dennett)
  • tübitak yayınlarınından çıkan ikinci kitabı ise ' kör saatçi' dir. (kitabın ismi 18. yy da yaşamış bir tanrıbilimci olan w. paley'in bir tezinden esinlenilmiştir.)
  • 1941 nairobi doğumlu ingiliz zoolog, evrimbilimci. 7 yaşına kadar kenya'da yaşamış, ingiltereye döndükten sonra oxford'a girmiş, mezuniyetinden sonra da okulda kalarak öğretim görevlisi olmuştur. bir dönem berkeley'de yardımcı prof'luk yapmış, sonra geri memleketine, oxford'a dönmüş. lalla ward adında bir aktris ile evlidir. çocuğu da vardır kesin. royal society of literature'a da üyedir.

    her bilim alanı ilgisini çeker dawkins'in ama fizikten pek hazzetmez sanırım. ingilterenin harun yahyasıdır.
  • the selfish gene (1976), the extended phenotype (1982), the blind watchmaker (1986), river out of eden (1995), climbing mount improbable (1996), unweaving the rainbow:science, delusion and the appetite for wonder (1998), a devil's chaplain (2003) isimli kitapların yazarı. the selfish gene (gen bencildir), the blind watchmaker (kor saatçi), river out of eden (cennetten akan irmak) türkçeye de çevrilmiştir.

    hakkında daha fazla bilgi için : http://www.world-of-dawkins.com/index.shtml
  • fizikten hazzetmedigi tam olarak soylenemeyen yazar. soyle ki, fizik kitaplarindan hazzetmedigini iddia eder, zira ona kalirsa fizik kitaplari yaklasimlari ve icerdikleri matematiksel islem sayisi nedeniyle girift olarak nitelendirilebilir. lakin, fizik, kitaplarin aksine yalin nesneleri incelemektedir, en karmasik yildizlar bile yalin molekullerin rastgele duzenlenisidir. ote yandan, canli fiziksel bir yapiya kiyasla yalin degil komplekstir. vesairedir, vesvesedir. devami icin ozenfilm gururla sunar: (bkz: the blind watchmaker).
  • su siralarda (sevval 1425*) ingilterenin en onde gelen, daha dogrusu halk tarafindan en cok saygi goren entellektueli. her ne kadar aristoteles misali her konuya el atmasi yuzunden, dile getirdikleri bazen yuzeysel fikirler olsa da, hakikaten en asil duygunun* insani.

    herhalde savundugu fikirler --gerci fikir demek haksizlik olur, harun yahyalarin "objektif" zirvalari da fikir-- arasinda en kolay anlasilabilir olanlarindan biri, kor saatcide dile getirildigi gibi, karmasik bir duzenin olusmasinda zeki bir yaraticinin olmasi gerekmedigi. aslinda bu o kadar eskiden cozulmus bir sorun ki, temelinde yatan fikirlerin insanlarin buyuk kismi tarafindan hala kavranilmamis olmasi esef vericidir. cesitli orneklerle kisa kisa durumu izah edelim.

    karinca hayvani: eger bir karinca kolonisinin olusumuna taniklik ettiyseniz, ki ben sayisiz kereler bu serefe eristim, surecin cok tesadufi oldugunu gorursunuz. hic de oyle bir "koloni zekasi" gorunmez ortalarda, tum bireyler anlamsizca hareket ederler, ta ki nufus belirli bir miktara ulasincaya dek. bu kritik esik gecildi mi, organizasyon yetenegi muthis artar; koloni sanki idare ediliyormuscasina hareket eder. bunun nedeni bu mahluklarin, birbirlerinin salgiladiklari kokulari takip ederek organize olabilmeleri ve gereken isbolumunu yapmalaridir. eger da bir alanda fazla sayida karinca bulundurursaniz, bir cikintinin hata yapma orani oldukca duser ve sistem kisa surede dengeye ulasir, daha dogru tabiriyle converge olur. isin asil ilginc yani ise gelismis bir kolonideki nufusu yavas yavas azaltmakla ortaya cikar. hic de sanildigi gibi esrarengiz bir koloni zekasi olmadigini kanitlarcasina, nufusu azaltmanin onceleri hicbir etkisi olmaz. ne zaman ki kritik esige geldiniz, o zaman butun koordinasyon veya bize "zeka" gibi gorunen olgu aninda coker. ortamda baska kokular da varsa veya ruzgar mevcutsa bu esige daha cabuk ulasilir. madem oyle, durumu disaridan gozlemleyen bizlerin koloniye atfettigi zeka, eksilttigimiz karincalarin hangisiyle beraber yokoldu? eger sisteme "esit" olarak yayilmis olsaydi, zekadaki dususun lineer olmasi gerekmez miydi?

    simdi bu tip orneklerle dawkins amca ne anlatmaya calisiyor? karinca son derece basit bir hayvandir. belli etkiler belli tepkiler dogurur, bir makine gibi. ama basit kurallarin(cesitli kokulara tepki) yonettigi bir iliski (koloni koordinasyonu) yeterli karmasikliga (karinca nufus) ulastiginda, isin icinde bir zeka oldugu izlenimini uyandirir, ozellikle bu sistemde bir feedback mekanizmasi varsa.

    daha kolay bir ornek icin "evrim"lesebilen bilgisayar programlarina bakalim. zor bir matematik problemini cozmek icin bir program yazdiniz. bu programin problemi 20 islemde cozebilme ihtimali belli. fakat her deneme sonunda programa dogru cevabi bildiriyorsunuz ve program kendini ona gore modifiye ediyor. modifiye islemi de cok basit olsun, ornegin bir sonraki denemede, simdiki cevabiyla dogru cevap arasindaki farkin ortalamasini cevap verecek sekilde ayarlansin. hatta son bes denemedeki bilgilerin de agirlikli ortalamasini alsin. eger agirliklar isabetli belirlenmisse, bu kod programda kaliyor ve yenilikler onun ustune insa ediliyor. herhangi bir basarisizlik da ise kodun son gecirdigi son degisim bir daha tekrarlanmamak uzere geri cevriliyor. tipki kullanicisinin elyazisini veya konusma bicimini "ogrenen" programlar gibi. bu yontemle programi 1500 kere calistiriyorsunuz ve artik cevabi 8 islemde yuzde yuze yakin kesinlikle bulabiliyor. sonra seytan durtuyor, icini acip bakayim su programa diyorsunuz ve hakkaten de bakakaliyorsunuz. zira programin sizin biraktiginiz halle ilgisi kalmamis, o kadar karmasiklasmis ki siz bile anlamiyorsunuz.

    simdi bu ornekte, bu kadar karmasik ve mukemmel calisan bir sistem tesadufen ortaya cikamaz deyip, hemen zeki bir tasarimci oldugunu iddia etmek gulunc olmuyor mu? tek gereken birkac basit kural, bir feedback mekanizmasi ve zaman. cok benzer bir ornegi iletisim sistemlerinin bir altdali olan autonomous networksde gorulur. son derece ucuz ve aptal onbinlerce ufak alici/verici sistemini genis bir alana yayip, "haydi koclar, kurun bir network" diye gaz verirseniz, birkac dakika icinde yillarca ugrassaniz dizayn edemeyeceginiz karmasiklikta networkler olusur. hatta bunlar o kadar "zeki" olurlar ki, aradan birkac yuz tanesi bozulsa veya pili bitse dahi, sistem kendiliginden duruma adapte olur, yapisini degisitirir (yani kimin kime, ne gucle ve ne siklikla hangi sinyalleri gonderecegi)

    dawkinsin iddia ettigi, ve kendisiyle gecenlerde yaptigimiz cay sohbetinin ardindan dogruluguna tamamen ikna olmus oldugum asil gorus ise, bu karmasiklasma surecinin cok daha eski zamanlarda, kimyasal reaksiyonlar duzeyine basladigidir. bir suru atom ve 4 tane fizik kanunundan ibaretbir sistemde, isinin ve zamanin yardimiyla sonsuz sayida reaksiyon meydana gelmis, giderek daha stabil ve karmasik molekuller olusmus ve daha karmasik iliskilere yolacmis. konunun ayrintilarini evrim teorisinin yaninda, anne sevgisi ve ask gibi ilgili basliklarda aciklamis oldugum icin burada sadece sonuca degineyim: butun evren de sonucta aptal temel taslarin, basit kurallarla yonetilen iliskilerinin karmasiklasmasindan baska birsey degil. darwinin gozlemledigi de, bu surecin, bizim gezegenimizdeki en karmasik molekul yapilari tarafindan yasatilmasidir. douglas hofstadter (bkz: godel escher bach) abimizin de acikladigi, bu alt surecin bir alt sureci olan, bilinc gelisiminden ibarettir. (bu noktada elbette ki, noron-beyin orneginin onceki orneklerle paralelligi akla gelmeli)

    zaten bugun herkesin de bildigi gibi evrende oyle mukemmel bir denge, mukemmel bir duzen yok. evrenin buyuk kisminda karadelikler cirit atiyor, galaksiler patliyor, yer gok inliyor. biz de milyonlarca yil suren bu olusumlar icinde kicikirik 60-70 senelik omrumuzle cikmis, gunes sistemimiz ne mukemmel, dogamiz ne guzel diye zeki bir yaratici dusluyoruz. oysa ki omrumuz 60-70 milyon sene olsaydi --veya tarihimiz diyelim-- patlayan supernovalari birak, kendi gezegenimizde bile bir dengeden bahsetmenin ne kadar aptalca oldugu anlasilacakti*. sartlar, evrenin bu bolgesinde mevcut molekullerin yeterli karmasikliga ulasabilmesini saglamis ve bu molekul yapilarinin bir cesidinin de cikip, "ulan gunese 1cm daha yakin olsaydik hepimiz yanardik, oyleyse kesin allah var" demesine yolacmis. bunun uzerine dawkins amca da cikip, "merak etme canim, gunes dunyaya daha yakin olsaydi, o zaman ayni seyleri jupiterdeyken dusunuyor olurdun" diyerek durumu izah etmis.

    ama heyhat, yukarida bahsedilmis olan ornekler ne kadar bilimsel veriyle desteklenirse desteklensinler, insan beyninin alisik oldugu neden sonuc iliskileri sonucunda, karmasik bir duzen, daha uzun bir sure, zeki bir yaratici veya zeki bir neden ile iliskilendirilecek. tesadufun guzelliginin ve muazzamliginin farkina varmamiz icin aklimiz henuz yeterince "bilimsel" calismiyor.

    edit: o fizik kurallarina gelince bilim sevdalisi dostlarim, onlar da dawkins ve onun gibilerin tanrisi, tabii simdilik.
  • dawkins'in ugrastigi, cogu zaman "tanrinin olmadigini ispatlama cabasi" olarak okunan tavirlar tahmin ediyorum ki anthropic principle denen "bizim anladigimiz anlamda bir hayatin olmasi icin ince bir ayarin tutturulmus olmasi gerekiyor" argumanina "demek ki ince ayar yapan bir tanri var" ekini cikaranlara cevap vermektir. yani temel amaci tanrinin yoklugunu ispatlamaktan ziyade, antropik prensipte tanri ya da tanrilarin, metafizik ince ayarcilarin olmasinin sart olmadigini, hatta ihtimal hesabina dayanan bu prensipte ihtimalleri manasizca arttirdigini soylemektir.

    yoksa akli basinda hic bir bilim adami tanrinin "yok"lugunu ispat etmeye sayfalar ayirmaz, yapilmis iddialari cevaplamak icin 100 sayfada anlatilacak bir mevzuuyu 400 sayfaya orneklemek gerekebilir. cok tuhaf ya da militanca bulmuyorum.
  • bir konusmasini su paragrafla bitirerek gonullerde guzelinden bir taht kurmus insandir (orjinali alttadir, 'britanyanin kopegi' olmayi riske ediyorsaniz once onu okuyun)

    "insanlarin hayatlarinda, nesnel dunyadan ote birseye ihtiyaclari oldugu soylenir. bu nesnel dunyanin dolduramayacagi bir bosluk vardir; insanlarin hayatlarinin bir amaci olduguna inanmalari gerekir. yahu kardesim, madem amac istiyorsunuz, o "nesnel" dunyayi arastirmakla baslayin ise; daha da ote birseye ihtiyaciniz olduguna karar vermeden once, elinizdekilerin ne oldugunu ogrenin. daha ne kadar fazla isteyebilirsiniz ki? burnunuzun dibindeki dunyayi ogrenmeye basladiginizda anlayacaksiniz ki orada hayal edebileceginizden de fazlasi var. doldurulmasina ihtiyac oldugunu dusundugunuz hayali boslugu bilimle doldurmak icin illa bir bilimadami olmaniza gerek yok. tek gereken, bilimin laborotuvarlardan cikarilip, kulturumuze salinmasidir. tesekkurler turkiye"

    [it's often said that people 'need' something more in their lives than just the material world. there is a gap that must be filled. people need to feel a sense of purpose. well, not a bad purpose would be to find out what is already here, in the material world, before concluding that you need something more. how much more do you want? just study what is, and you'll find that it already is far more uplifting than anything you could imagine needing. you don't have to be a scientist -- you don't have to play the bunsen burner -- in order to understand enough science to overtake your imagined need and fill that fancied gap. science needs to be released from the lab into the culture. tesekkurler ingiltere]

    evet gercekten de ne boslugu sevgili ilim bocukleri.. merak edebildiginiz surece hayatiniza hicbir dogmanin, felsefi veya teolojik doktrinin katamayacagi kadar anlam katarsiniz zaten. "tanrinin ne dusundugunu merak ediyorum, geri kalani sadece detay" -- albert einstein
  • agnostiklerin ve ateistlerin devamli olarak the blind watchmakerda sundugu darwinist tezini lehlerine cevirmek istediklerini gozlemledigim adam. ayrica stephen j gould** ile pek cekisirlerdi bu konuda zamaninda. dawkins'in creationism olayini sayfalarca yalanlamaktaki amacinin sadece tanri'nin varolmadigini ispatlamak olmadigi gibi, gould'un da amaci burada aksini ispatlamak degildir.

    buna karsin, dawkins'in aksine gould din ve bilimin birbiririyle catismamasi gerektigini soyler; ahanda su sekilde: "because science treats factual reality, while religion struggles with human morality." ve bu noktadan sonra da konunun gerisini dusunmek sayin okuyuculara birakilir; ayriyetten sozluk yazarlarina itinayla selam edilmez.

    not: burada hem richard dawkins'i, hem de stephen j gould'u pervasizlikla suclamak isteyenler olacaktir elbet. zira, onlarin yaptiklari da bilim ve/veya dinin kapsama alanlari hakkinda uzerinde otorite sahibi olmadiklari hukumler vermek olarak nitelendirilebilir. lakin, biz burada barisi saglamak uzere bunu hukum degil, gorus olarak addedelim. ne de olsa kimse ahlak ve gercek arasinda, veya bilimle din arasinda cizgi cizmeye calismiyor.
    *
    *