şükela:  tümü | bugün
  • triarşik zeka kuramını geliştirmiştir. pratik bilgiyi kapsayan biçimde zekayı yeniden tanımlamıştır.
  • triangle theory of love diye bir kuramı vardır. soyle ki:
    iki cesit love (ask-sevgi- ne diyecegimi bilemedim) vardır. biri: tutkulu aşk- romantik, derin, dengesiz, kırılgan ve cinselliğin baskın oldugu aşk.
    ikincisi ise: arkadaşca aşk * *- sevgi dolu, güvene dayalı, sakin, emniyetli ve cinselliğin geride kaldığı aşk ya da olmadıgı sevgi. (yakın arkadas, aile ilişkisi de buna giriyor.)
    (ikisi de zaman icinde birbirine donusebilir.)

    ve diyor ki: aşkın uc bileskeni vardır: tutku, samimiyet (mahremiyet) * ve kararlılık/baglılık (vaat).

    samimiyet + bağlılık= 2. grupta -mesela anneye duyulan sevgi
    samimiyet + tutku= romantik aşk
    tutku + kararlılık= sekse dayanan bir iliski/ fatuous love deniyor buna: birini cok istemek gibi.
    samimiyet + tutku + baglılık= tam aşk.

    yalnızca samimiyet: hoşlanma
    yalnızca tutku: sadece cinsellik
    yalnızca bağlılık: boş aşk (uzun süreli evliliklerin cogunun sonu)

    aşkın 6 farklı çeşidi için lütfen (bkz: john alan lee)

    *
  • aşkın tanımını yeniden yapan kişi. teorisi çok çarpıcı; üç bileşenli bir aşk teorisi: duygusal yakınlık, tutku ve bağlılık. bağlılığı aynı zamanda karar verme taahhüdü olarak da değerlendiriyor. yani bir kişiyle ilişkiye başlamaya karar verip vermeme sorunsalı. strenberg'e göre bu üç bileşen olmadığı zaman, sevgi de olmuyor. "mükemmel aşk" denen şey işte tam da bu üç bileşenin aynı anda olması.

    duygusal yakınlıktan kastı, biriyle aramızdaki yakınlık duygusu. onunla sırlarımızı paylaşabilmemiz, aramızda duygusal bir bağ kurabilmemiz, dünyadaki diğer insanlardan farklı bir samimiyet ve yakınlık hissedebilmemiz duygusal yakınlık.

    ikincisi tutku. evet, bu bildiğimiz tutku, hani fiziksel olarak birine karşı hissettiklerimiz, cinsel çekim. sternberg, tutku olmadan aşkın olamayacağını savunuyor.

    üçüncü unsur bağlılık ise, yaşanılan ilişkinin bir aşk ilişkisi olduğuna karar verme, ilişkiyi etiketlendirme isteği. devamlılık arz edeceğini belirtme arzusu. bizim "sevgili olmak" dediğimiz aslında. bu tür bir karar, taahhüt isteği, geleceğe dair süreklilik belirtisi yoksa aşk sayılmıyor yine o'na göre.

    duygusal yakınlık, tutku ve bağlılık için farklı permütasyonlar yaratmış. biri olmadığında ne oluyor, sadece biri olduğunda ikisi olmadığında ne oluyor gibi. hepsini farklı isimlendirmiş. her şeyden birine karşı duygusal yakınlık, tutku ve bağlılık hissetmiyorsak bu o'na göre aşk-dışı bir ilişki. yani muhtemelen sokakta selamlaştığımız komşular bu kategoriye giriyor. diğer insanlarla aşk-dışı bir ilişkimiz var.

    buradan sonrası daha da ilginçleşiyor, keyifli hale gelmeye başlıyor. sadece duygusal yakınlık hissedebildiğimiz, her şeyi konuşabildiğimiz, bağlandığımızı düşündüğümüz ancak cinsel olarak uyarılmadığımız ve geleceğe dair herhangi bir plan yapmadığımız kişiyle olan ilişkimiz "hoşlanma". bir diğer olasılık, tutku yok, duygusal yakınlık yok ama birbirimize bağlıyız, önümüzdeki günleri beraber geçirmek istiyoruz, ilişkiyi yürütme kararındayız kısacası, bu tür de "boş aşk" olarak tanımlanıyor kuramda. genelde kötü giden uzun süreli ilişkilerde görülen bir durumdur. seks biter, paylaşım biter, ama alışılmıştır ve ısrarla devam edilir. tek tek değerlendirdiğimiz sonunca unsur, tutku. evet, karşımızdakiyle hiçbir şey paylaşmıyoruz; onunla bir ilişkiye başlama, sevgili olma gibi bir istek veya beklentimiz yok, fakat yoğun biçimde cinsel uyarılma hissediyoruz. bunun da adı "kara sevda."*

    sıra diğer olasılıklara geliyor. peki ya elimizde yalnızca üçte ikilik bir duygu varsa? işler biraz daha güzelleşiyor artık. diyelim ki, birine karşı tutkuluyuz, onunla seks yapma niyeti ve amacı içindeyiz ya da yapıyoruz, konuşabildiğimiz milyonlarca şey var, beraber vakit geçirmekten zevk alıyoruz ancak uzun süreli bir taahhüt verme eğilimi içinde değiliz. buna "romantik aşk" demiş sternberg. sonrasını düşünmeden sadece anı yaşayan çiftler örneğinde olduğu gibi.

    aramızda belirli bir mahremiyet varsa; her şeyi paylaşıyoruz, birbirimize çok bağlıyız ancak herhangi bir fiziksel çekim hissetmiyoruz durumu, "arkadaşça aşk". uzun süreli evliliklerin sırrı bu olsa gerek. devam ediyoruz, büyük bir hollywood yalanına geldik. insanlara yıldırım nikahı kıydıran tür. yoğun bir cinsel çekim yaşıyoruz, deli gibi tutkuluyuz, hayatımızın kalanını beraber geçirmek istiyoruz fakat hakkında hiçbir şey bilmek istemiyoruz. hiçbir şey konuşmadık, birbirimizi tanımıyoruz. bu da "budalaca aşk" olarak nitelendiriliyor.

    alternatif kombinasyonlardan sonra, insanları birbiri için çekici kılan şeyin ne olduğu sorusu şimdi. neden ona değil de diğerine aşık oluyoruz? yüzyıllardır aranan ama cevabı bir türlü netleştirilemeyen bu soruyu kendi çapında cevaplamış. diğer tüm şartlar eşit olduğunda*, öncelikli olan mekansal yakınlık. mekansal olarak daha yakınında olduğumuz insanlara daha çok aşık olmamız anlamına geliyor; örneğin kapı komşumuza, yahut sıra arkadaşımıza aşık olma şansımız daha yüksek buna göre. ikincisi, benzerlik. bu dış görünüş de olabilir, saçımızın boyu da olabilir ya da dünya görüşümüz, tuttuğumuz takım da olabilir. bize benzeyen insanlara daha çok aşık oluyoruz. zıt kutupların birbirine çektiğine dair bir kanıt, bilimsel açıdan yok henüz. üçüncüsü, aşinalık. bir yabancıya nazaran, çevremizdeki halihazırda tanıdığımız insanlarda daha fazla aşık oma eğilimindeyiz.

    dördüncüsü, yetkinlik. cinsiyet fark etmeksizin, herhangi bir konuda yetkin, donanımlı olan kişilere aşık olma olasılığımız yüksek. beceriksiz insanlardan değil, başarılı, yetkin insanlardan hoşlanıyoruz. hatta bu konuda yapılmış harika bir deney var, kısaca, deneyin sonucunda yetkin ama ufak hatalar yapan insanları kendimize daha yakın hissettiğimiz, beceriksiz bulmadığımız sonucuna varılmış. adına da pratfall etkisi diyorlar. neyse, beşincisi en güzel ve eğlenceli olan; fiziksel çekicilik. sürekli birilerine sorarız, devamlı bu konuda deneyler yaparlar. herkes hep aynı şeyi söyler, "fiziksel görünüş önemli değil." bu koca bir yalan! fiziksel çekiciliğe önem vermediğimizi söylesek de, aslında gayet veriyoruz. öyle ki, biriyle ikinci kez görüşüp görüşmemeye neredeyse sırf bu etkenden hareketle karar veriyoruz. güzel olanı seviyoruz, eğilimimiz bu yönde. ama nedense mütemadiyen inkar ediyoruz!

    altıncıya gelelim. altıncısı, kazanç. psikologlara göre, insanlar değişikliğe durağanlıktan daha duyarlı. değişikliği seviyoruz, zira değişiklikler fırsatlar getirebiliyor, uyum sağlama ve genlerimizi aktarma imkanı sağlıyor. aşkta da işler böyle yürüyor. bize baştan negatif davranıp sonra yakınlık gösteren insanlar bizim için daha ilgi çekici oluyor. buna "kazanım etkisi" deniyor. sürekli çok iyi davranan birinden sıkılıyoruz.

    ve yedincisi, sonuncusu, belki de en ilginç olanı, yanlış atfetmek. yanlış atfetmek şu anlama geliyor, karşımızdaki kişi dışındaki başka etmenlerden dolayı hissettiğimiz şeyleri, yanlışlıkla, karşımızdaki insana mal etmek, ona aşık olduğumuzu veya bir şeyler hissettiğimizi sanmak. konuyla ilgili yapılan bazı deneyler var, kafeinli kahve içip, kafeinsiz içtiğini zanneden, kafeinden dolayı kalbi hızla atan, elleri terleyen birinin bunun nedenini bilmediğinden dolayı karşısındakinden kaynaklandığını sanması gibi. "rickety bridge" deneyi tam bu konuyla ilişkili. merak edenler araştırabilir.

    robert sternberg hakkında yazılabilecek en kısa yazı da bu. böyle bir adam işte.*
  • 1985 yilinda aşkın üçgen teorisini tanitmistir.
    ayrica
    (bkz: #71878762)
  • yazdığım e-mail'e samimiyetle cevap vermiş üstad.

    bireyin pratik zekasını kullanarak kendi istekleri, başkalarının istekleri ve yaşanılan çevrenin gerektirdikleri arasında bir denge sağlayarak bilgeleşmesini, bilgeliğin denge kuramı (a balance theory of wisdom) şeklinde kavramsallaştıran büyük düşünür. aristoteles'in phronesis anlayışından ve polanyi'nin örtük bilgi kuramından yararlanarak pratik bilgeliğin tanımını yeniden yapmıştır. ona göre bilge kişi bilişsel açıdan pratik zekasını, sezgisel açıdan ise sağgörüsünü kullanarak doğruyu bulandır. bahsi geçen dengeyi sağlamak sternberg'e göre ortak iyiye (bkz: common good) erişmek için şarttır. sternberg ortak iyiye çalışmanın gerçek bilgeliğe götüreceğini savunur.