şükela:  tümü | bugün
  • bu konuya yüzeysel bir giriş yapacak olursak lukacs' dan başlayabiliriz işe. lukacs, roman kuramı' na 1962 yılında yazdığı önsöz de kitabın içeriğini tamamen sahipleniyor değildir. 1914 yılında yazdığı kitapta hegel' in estetik kategorilerini tarihselleştirmesinin izinden gider. o sıralar kant' tan sıyrılmış ve artık tin' in babası olan hegel' e geçmiştir. aynı zamanda kitabının yöntem olarak tinsel bilimler okulu' nun (içinde dilthey, simmel ve max weber gibi isimlerin bulunduğu okul) görüşleri çerçevesinde geliştiğini belirtmiştir. yöntem, kaba olarak söylersek bir okulun ya da bir bir dönemin yalnızca birkaç özelliği temelinde genel sentetik kavramlar oluşturmak ve daha sonra bu genellemelerden çıkarım yapıp tekil olguların analizine yönelerek kapsamlı bir genel görüş olduğunu iddia ettiğimiz şeye ulaşmaktı. örneğin diyor lukacs;

    "kitabın roman tipolojisi büyük ölçüde, romanın baş kahramanının ruhunun gerçekliğe oranla "fazla dar" veya "fazla geniş" olup olmamasına dayanır. bu son derece soyut kriter, türün ilk temsilcisi olarak seçilen don kişot' un belli yönlerini aydınlatmak bakımından hayli yararlıdır ama sırf bu romanın bile tarihsel ve estetik zenginliğinin tam olarak kavranamamasına yol açar, çünkü çok geneldir. aynı kategoriye sokulan diğer romancılara gelince; örneğin balzac, pontoppidan, bu yöntem tamamen çarpıtıldıkları katı bir kavramsal çerçeveye sıkıştırır onları. aynı şey diğerleri için de geçerlidir. " tinsel bilimler" okulunun soyut sentezleme uygulamasının sonucu, tolstoy' un ele alınışında daha çarpıcıdır. roman kuramının yazarının savaş ve barış' ta bulabildiği tek şey; düş kırıklığını konu alan romanların en sorunlu olanının sonunda rastlanandan daha melankolik,tüm tutkuların tükendiği bir çocuk odası atmosferidir. - ki aslında bu roman içerdiği fikirler bakımından napolyon savaşları döneminin gerçek bir özeti ve belli figürlerinin gelişiminin, dekabrist ayaklanmanın habercisidir..."

    böylece lukacs yöntemin zayıf yönlerini ve başarısızlığını sonradan kabullenmiş oluyordu. estetik alanında hegel' e dönüşün yararına hala inanmakla birlikte, roman kuramı için yeterli dayanak kuramamış gibidir. lukacs, estetik kategoriler ile tarih arasında hegel' in kurduğundan daha yakın bir bağlantı arıyor ve değişimin içindeki kalıcılığın, ki bu diyalektik düşüncenin ta kendisidir, ve özün kalıcı geçerliliğindeki içsel değişimin düşünsel kavranışlarına ulaşmaya çalışıyordu. yeni-kantçıların zamana bağlı olmayan değer ile değerin tarihsel gerçekleşmesi arasına yöntemsel bir uçurum koymuşlardı. lukacs bunu kabul etmiyordu.

    lukacs yönteminin soyutluğu ve darlığı konusunda şeyler söylerken, bir yandan da örtük olarak hala birçok şeyi savunuyor görünmektedir. gerçi farkındadır ki yöntemi tarihsel-toplumsal somut gerçeklerle yeterince bağlantı kuramamıştır ama roman kuramı yönteminden ziyade hedefi ve içeriği ile çağdaşlarından çok daha cesur bir girişimdir.

    hegel'den yola çıkmasına rağmen eserin yer yer kierkegaard ve fichte'ye, schelegel ve goethe'ye yöneldiği de açıktır. aslında hegel'in tarihsel-felsefi görüşünün tam karşıtı anlatımlar da bulunur eserde, fakat estetik kategoriler hegelci mirasının devamı niteliğindedir. savaş yıllarında yazılan bu kitabın yıkıcı ve ütopik yönünden de bahseder yazar, örneğin "dostoyevski roman yazmamıştır." ve yeni bir dünya özleminin doğrudan açığa vurulması gibi. tabi bütün bunlarda savaşın vahşi ve acımasız yanlarının büyük etkisi olmuştur.

    sonuç olarak yazar roman kuramındaki amacının sol etik ile sağ epistemolojiyi kaynaştırmak olduğunu belirtir; radikal bir devrime yönelmiş ve kapitalizmin yıkılacağı umuduna kapılmıştır.

    bizim söyleyebileceğimiz ise lukacs' ın kendi içerisinde bir diyalektiğe tabi olduğu ve kendi kitabını sonraları eleştirdiği ve yeterince önemsemediğidir.
  • iyi romanlar, kendi kuramlarını yaratanlardır...
  • (bkz: georg lukacs)