şükela:  tümü | bugün
  • aka fatty arbuckle aka william goodrich. buster keaton'ın ilk filmlerinin yönetmeni, bazı filmlerinin oyuncusu, senaristi.. ayrıca kendi filmleri de var ama ne yazıkki bulmak güç değil neredeyse bulunamaz derecede zor ki bulunamıyor.

    hollywoodda kara listeye alınan ilk oyuncu kendisi. bu yüzden 20lerden sonra film yapamıyor. kara liste sebebi de adam öldürme ile suçlanmış olması. suçsuz bulunuyor ancak (gerçekten de arbuckle suçsuz deniliyor ayrıca, o j simpson vakası değil yani). 22 ile ölümüne kadar işsiz bir aktör kendisi, ancak buster keaton bazı işler bulabiliyor ona. 33te de ölüyor.

    http://silent-movies.com/arbucklemania/home.html
  • mack sennett 'in tedrisatindan gecen baska bir komedyen. sinemada oyuncu ve yonetmenlik yapmis ve genc yasta olmus bahtsiz adam.

    lakabi siskodur, 150'i asan filmlerde oynamasina ragmen 5-6 filmini izleyebilirseniz sanslisinizdir.

    sisman komedyenlerin sahnede komik gorunmesi sanirim kendisi ile baslar. en parlak dooneminde bizim bu zamanin akit pacavrasi bir gazete, aleyhinde yazilar yazarak bu pek kural tanimaz genc adamin din dusmani oldugunu soyler.

    bunun ardindan evinde vermis oldugu bir parti sonrasinda nisanlisi asiri dozdan hayatini kaybeder ve sisko bir numarali supheli gorulur. acilan davada sucsuz olduugu kanitlansa da kamuoyu pesini birakmaz ve basini yer. hicbir yapimci is vermez. buster keaton elinden tutar ve baska isimle filmlerinde yonetmenlik verir.

    daha soonra tekrar kendi ismiyle film cekmek istese de basarili olamaz ve 36 yasinda hayata gozlerini yumar.
  • roscoe "fatty" arbuckle, sessiz sinema döneminin en önemli figürlerinden bir tanesidir. hakkında sözlük dahil hiçbir türkçe kaynakta doğru dürüst bilgi bulunmaması kimseyi yanıltmamalıdır; zira "kendisi buster keaton ve bob hope'u keşfedip, charlie chaplin'e de mentorluk yapan kişidir." dersem daha henüz detaya girmeden ne demek istediğimi anlayacağınızı tahmin ediyorum.

    arbuckle'ın hikayesi bununla sınırlı değil tabi. tıpkı cüssesi gibi dev boyutlarda azim ve başarı içeren ama sonu malesef hüzünlü biten bir hikaye.

    24 mart 1887'de kansas smith center'da mary e. “mollie” gordon ve william goodrich arbuckle çiftinin 9 çocuğundan biri olarak ve tam 6 kg ağırlığında dünyaya gelen aktör, yönetmen ve senarist roscoe arbuckle, oldukça zayıf ve çelimsiz biri olan babası tarafından kendi çocuğu olmadığı gerekçesiyle doğduğu andan itibaren dışlanır. hatta bu konudaki tavrını bir adım öteye taşıyan baba arbuckle, bebek roscoe'ya ismini o dönem en nefret edilen politikacılardan biri olan cumhuriyetçi senatör roscoe conkling'den esinlenerek verir. yani şöyle düşünün, çok sıska bir babanız var ve doğduğunuz anda "bu ne lan 6 kilo? bu hayatta benim oğlum olamaz. kesin benim hanım birileriyle fingirdeşti" deyip, size döneminin en nefret edilen siyasi figürlerinden birinin ismini veriyor. adamın ismi de "r" ile başlıyor ya neyse şimdi konuyu dağıtmayalım.

    baba arbuckle savında haklı mıydı değil miydi bunu asla bilemeyeceğiz ancak emin olduğumuz bir şey var ki o da kendisinin benzeri az görülecek antikalıkta bir ruh hastası olduğu gerçeğidir. keza doğum yaptığından beri sağlık sorunları yaşayan annesinin, roscoe 12 yaşındayken ölmesiyle birlikte babasının onu kapıya koyması çok sürmez ve artık bu tombul delikanlı, çocuk yaşta kendi ayakları üzerinde durmak için bir otelde saçma sapan işlerde çalışmaya başlar. babası olacak pezevengin yaptığına şaşırdık mı? tabii ki hayır.

    neyse efendim roscoe'nun kaderi bir gün otelde şarkı söylerken onu dinleyip beğenen profesyonel bir şarkıcı tarafından amatör bir yetenek yarışmasına çağırılmasıyla değişir. konsept çok klasik. yerel bir tiyatroda sahneye çıkıyorsunuz. kalabalık ne kadar alkışlarsa o kadar başarılısınız. eğer beğenmezlerse sizi çoban değneği ile boynunuzdan yakalayıp sahneden atıyorlar. roscoe sahneye çıktığında seyirci ilk önce hiç beğenmez. organizatörler de çoban değneğini arkadan uzatmaya başlar. bunu gören roscoe sahnenin üzerinde panikle bir o tarafa bir bu tarafa koşmaya başlar. kurtulamayacağını anlayınca da kendisini orkestra çukurundan aşağı bırakır. kovalamaca ve final o kadar komik olur ki seyirci bir anda coşar ve roscoe yaptığı şaklabanlık sayesinde yarışmayı kazanır. bu da vaudeville tiyatrosu'ndaki kariyerinin başlangıcı olur.

    devam eden birkaç yıl boyunca vaudeville ile çin ve japonya dahil birçok ülkede turneye çıkan arbuckle daha sonra tekrar abd'ye dönüp selig polyscope company’nin 1909 tarihli “ben’s kid” filminde rol alarak sinema kariyerine başlar. 1913 yılında yapımcı/yönetmen mack sennett’ın “keystone cops“ comedisinde oynadığı başrolle birlikte universal studios'a transfer olan arbuckle, yavaş ama emin adımlarla ilerleyen kariyerinde önemli bir kilometre taşını daha aşar.

    öte yandan fazla kilolarıyla hiçbir zaman barışamayan arbuckle, tombulluğu üzerinden espiri yapılmasına veya komik sahneler çekilmesine asla izin vermez. tam tersine setlerde her zaman hareketli ve enerjik bir profil çizer. hatta çevikliğiyle ilgili olarak mack sennett'ın "merdivenleri fred astaire kadar hafif çıkıp, birden bire tüy kadar hafif adım atıp, elini çırpıp, bir kadın cambaz kadar estetik parende atmıştı!" diye bir anısı bile mevcut.

    takvimler 1914 yılını gösterdiğinde arbuckle $1000 günlük + kardan %25 ile tarihin ilk büyük aktör kontratını paramount pictures ile imzalar. stüdyo bundan o kadar karlı çıkar ki 1918'de arbuckle'a $3m'luk 3 yıllık yeni bir anlaşma önerir. bu da günümüzün rakamlarına orantılandığında yaklaşık $50m gibi bir kontrata tekabül eder ki bugün bile böyle bir kazanca sahip hollywood yıldızı sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

    bu arada daha da kilolanan ve alkol batağına düşen arbuckle 1916'da bir enfeksiyon nedeniyle neredeyse bacağını kaybetme aşamasına gelir. yoğun çabalarla 36 kilo veren aktör tekrar sağlığına kavuşurken bu kez de morfin bağımlısı olur. özel hayatında yaşadığı sıkıntılara rağmen kariyeri gittikçe ivmelenen arbuckle, joseph schenck ile comique isimli yapım şirketini kurup sessiz sinema tarihinin en başarılı bazı prodüksiyonlarını ortaya koyar. 1918'de hisselerini buster keaton'a devredip tekrar paramaunt'a dönen arbuckle, üç sene boyunca $3m kazanacağı 18 filmlik ünlü anlaşmaya imza atar.

    kariyeri boyunca başta "fatty" (şişko/dobiş) olmak üzere, yapım şirketleri tarafından film ve afişlerde "the prince of whales" (balinalar prensi - burada anlamlı tashih yapılmış. galler prensi de benzer şekilde yazılıp aynı şekilde telaffuz edilir), "the balloonatic" gibi lakaplarla lanse edilen arbuckle buna hep içerler ve yüzüne karşı "fatty" denildiğinde her zaman "benim bir ismim var biliyorsunuz değil mi?" şeklinde cevap verir.

    onunki buraya kadar "babam beni sevmedi", "o bana dobiş dedi", "buramda yara çıktı" seviyesinde dertlerle örülü klasik bir başarı hikayesiyken maalesef 5 eylül 1921'de (daha sonra tamamen iftira olduğu ortaya çıksa da) ölene kadar bir daha asla gölgesinden kurtulamayacağı, yarasını saramayacağı, lekesini silemeyeceği büyük bir felaket yaşar: tecavüz ve cinayet ile suçlanır.

    ve bu suçlamalarla birlikte bir anda her şey tepe taklak olur.

    olayın gelişimi ana hatlarıyla şöyle: yoğun çalışma temposunun sonunda dinlenip kafa dağıtmak için arbuckle iki arkadaşıyla birlikte san francisco'daki st. francis hotel'de parti vermek için özel dizayn edilmiş bir suit tutar. akşamki partiye aralarında 26 yaşındaki aktris virginia rappe ve arkadaşı bambina maude delmont'un da bulunduğu sinema camiasından bazı kişiler davet edilir. neyse içilir eğlenilir falan filan derken gecenin ilerleyen saatlerinde rappe rahatsızlanır. otel doktoru alkol zehirlenmesi teşhisi koyup morfin verir. durumu bir türlü iyiye gitmeyen rappe'yi delmont iki gün sonra hastaneye yatırır ve doktorlara rappe'nin arbuckle tarafından tecavüze uğradığını söyler. yapılan muayenede tecavüz ile ilgili hiçbir delil bulunamaz. ancak genç aktrisin 2 gün sonra hayatını kaybetmesi üzerine delmont bu kez "rappe'nin tecavüz sırasında arbuckle'ın cüssesi altında ezilmesine bağlı komplikasyonlardan dolayı öldüğü"ne dair polise saçma sapan bir tutanak hazırlatır. rappe'nin menajeri de boş durmaz. o da tecavüz sırasında arbuckle'ın buz küpleri de kullanarak müvekkiline fiziki zarar verdiğini iddia eder. hey yavrum hey fantezilere gel. (bu savın cem yılmaz'ın 'götüne buzlu badem sokan zenginler' temalı espirisine ilham kaynağı olduğundan şüpheleniyorum) her neyse daha sonra o buzların aslında zehirlenen rappe'nin acısını hafifletmek için karnına masaj yapmak amacıyla kullanıldığı ortaya çıksa da arbuckle'ın medyatik kimliği, hikayenin fantastikliği, milletin işsizliği, menajerlerin çakallığı ve davanın yavaşlığı biraraya gelince olay ünlü aktör için tam bir felakete dönüşür ve kariyerini bitirme noktasına gelir. şimdi olsa "alkollüydüm hatırlamıyorum. ha ben de gay'im bu arada" tarzında bir açıklamayla geçiştirebilirdi halbuki. hayrettin demirbaş'ın da dediği gibi: "kısfmet"

    her neyse arbuckle tutuklanır ve uluslararası medyada büyük bir fırtına kopar. sürekli onun ne kadar da iğrenç, karaktersiz, kadın düşmanı korkunç bir canavar olduğuna dair yayınlar yapılır. linç başlamıştır. halbuki arbuckle'ı yakından tanıyanlar onun tam tersi karaktere sahip, karıncayı bile incitmeyecek kadar kibar, naif ve yumuşak biri olduğunu ısrarla söylerler. hatta ünlü our gang serisinin çocuk yıldızı jean darling, ölmeden önce verdiği son röportajda arbuckle'a yapılan kötü muamelelerden birine bizzat şahit oluşunu anlatır. ingilizcesi yeterli olanların mutlaka izlemesini öneririm. garibim roscoe o kadar üzülmüş ki olaya şahit olan stan laurel (laurel & hardy'nin laurel'i) onu yolun karşısına götürüp dondurmalı yabanmersini keki ısmarlamış. kıyamam ya. tontinikler :')

    ha keza olaylar sırasında ingiltere'de olan charlie chaplin de neredeyse kariyerini borçlu olduğu arbuckle'a karşı yapılan bu yargısız infaz kampanyasına çok kızar ve derhal gazetecileri çağırıp "sineği bile incitmez bu adam. dangıl dungul konuşup adamın asabını bozmayın." minvalinde bir röportaj verir.

    "bu arada buster keaton'dan hiç ses çıkmamış mı?" diyenleriniz olabilir. çünkü buster keaton abartısız tüm kariyerini borçlu bu adama. o da chaplin'inkine benzer paralellikte açıklamalar yapıp bağlı olduğu yapım şirketiyle papaz olur. hatta tamamen şans eseri o günkü partiye gelmemiş olmasına rağmen duruşmada hiç olmazsa arbuckle'ın karakteri ilgili tanıklık yapmak ister ama avukatlar mahkemede ters tepebileceği endişesiyle bu talebi reddederler.

    13 mart 1922 tarihindeki üçüncü ve son duruşmada dava karara bağlanır. medyada yapılan tüm karalama kampanyalarına rağmen deliller göz önüne alındığında jüri sadece 6 dakikalık bir yargılamanın sonucunda oy birliğiyle arbuckle'ın suçsuz olduğuna karar verir. hatta jüri üyeleri tek tek kendisinin elini sıkıp özür diler. hatta hatta daha sonra kendisine resmi bir özür yazısı bile verilir. rivayet odur ki arbuckle o yazıyı ömrünün sonuna kadar en büyük hazinesi olarak saklamış.

    ancak dava sürecinde geçen bu takribi 1 yılda arbuckle'ın bütün filmleri yasaklanır, ismi lekelenir ve kariyeri mahvolur. avukatlara devasa borç içindedir.

    bu noktada buster keaton (adamım ya. hasta siempe) tekrar devreye girer. kendi şirketinin kazançlarının %35'ini arbuckle'a devreder. bununla kalmaz, olası tüm tepkileri göze alıp onu filmlerinde oynatır. tekrar hayata tutundurmak için elinden geleni yapar. arbuckle ağır depresyon ve alkol batağında ziyan olmak üzereyken buster'ın yoğun çabaları sonuç verir. arbuckle tekrar kendine gelir. önce babasının ismiyle (william goodrich) yönetmenlik yapmaya başlar. sonra warner bros.'dan kendi ismini kullanmasına da izin verilen 6 kısa filmlik bir anlaşma yapar. bu filmler arbuckle'ın sesinin duyulduğu tek filmlerdir. (bu arada ses demişken kısa bir ek bilgi vereyim. kendisinin çok yetenekli bir şarkıcı olduğu bilinmekte. hatta dönemin ünlü opera sanatçısı enrico caruso arbuckle henüz kariyerinin başlarındayken: "boş beleş işleri bırakıp operaya yönelirsen dünyanın en iyi ikinci sanatçısı olabilirsin." demiştir. enrico abideki egoya ayrıca hayran olduğumu da belirtmeden geçemeyeceğim.)

    28 haziran 1933'te arbuckle, warner bros. ile 6. ve son filminin çekimlerini tamamlar.
    ertesi gün bu kez uzun metraj için warner bros. kendisine bir teklif sunar. arbuckle aynı gün bütün dostlarını çağırır ve haberi "bugün hayatımın en mutlu günü" diyerek paylaşır. ne yazık ki hayatının en mutlu günü, aynı zamanda arbuckle'ın hayatının son günü olur. aynı gece uykusunda geçirdiği kalp krizi sonucunda 46 yaşında hayata gözlerini yumar.

    arbuckle sadece kendi yeteneğiyle değil, keşfettiği diğer yeteneklerle de beyaz perdenin en önemli figürlerinden biri olmuştur. charlie chaplin'i yetiştirmiş, buster keaton'ın kariyerini neredeyse komple inşa etmiştir. konuyla az buçuk ilgisi olanların da bileceği üzere buster keaton, sinema tarihinin charlie chaplin'den sonra (hatta birçoğuna göre önce) gelen en önemli figürüdür. modern sinemayı en derinden etkilemiş sessiz sinema dönemi oyuncusu/yönetmeni/yapımcısıdır. bu en büyük ustaları, en benzersiz dehaları beyaz perdeye kazandırdığı için kendisine ne kadar teşekkür etsek azdır. roscoe arbuckle'ın sinema tarihindeki etkisi ve önemi o kadar büyüktür ki, o olmasaydı hiçbir şey bugün olduğu gibi olmazdı demek abartılı bir tespit sayılmaz.

    o yüzdendir ki;
    her şey için teşekkürler roscoe.

    kaynakça