şükela:  tümü | bugün
  • erkek, yatağından, derinliklerinde dolandığı deliksiz uykusundan uyanarak doğruldu. saate baktı. akşam üzeri olmuştu şimdiden. ne kadar da çok uyuyordu son zamanlarda ? galiba, bu tatil kasabasının havası da pek yaramamıştı ona. rutubetli boğuk hava uykuya gömülmesine sebebiyet vermişti. buraya bir kaç günlüğüne çok sevdiği bir arkadaşını görmeye gelmişti. yerleştiği pansiyondaki ilk günüydü. güya bugün arkadaşıyla buluşup güneşleneceklerdi. ama kaçmıştı fırsat. kalkıp hemen üstünü giyindi. dışarıya çıkıp bir şeyler yemek istiyordu. "ben ne yapıyorum" diye kendine kızıyordu giyinirken. o kadar bitkindi ki, aslında adım atacak hali yoktu. oysa uykudan kalkan birinin dinç olması gerekmez miydi ? bu insomnia onu yakalayalı çok olmuştu. lise yıllarına dayanıyordu neredeyse. sabahlara kadar oturup, sonra uyumak, artık hayatında vazgeçemeyeceği bir ritüel olmuştu. ne kadar uğraşsa da yapamıyordu, normal insanlar gibi hayat sürebilmeyi. zaten bu normal hayatı da hiç anlayamamıştı. bu yüzden de bir baltaya sap olamamıştı. yazılar yazıyordu kendi halince, şiirler biraz da. hatta bunları yayınlarlar umuduyla bir kaç dergiye de yollamıştı ama hiç bir ses seda çıkmamıştı henüz.

    giyinip dışarı çıktığında yazın bunaltılı havası yüzüne vurdu. önce arkadaşını aramak aklına geldi ama o kadar çok kendine gömülmüştü ki, hiç keyfi yoktu. sonra ararım diye düşündü. karadeniz' e kıyısı olan bu kasabaya daha önce de gelmişti arkadaşını görmeye. karadeniz' in topolojik yaklaşım tarzının başlangıç yeriydi burası. sahile uzanan engebeli yerlerdeki orman kesilmiş ve kasaba oluşturulmuştu. her yokuştan sahile varmak mümkün gibi görünüyordu. "bir hayata kıymak mı gerekiyor yaşamak için" diye düşündü. kim düşünürdü ki bir ağacın da kesilirken ağlayabileceğini ? düşüncelerin içerisinde sürüklenerek, kasabaya panoramik bakan teras bar kafeye doğru ilerledi. mekanın denize bakan masalarından birine oturdu, kendine bir tost, patates kızartması ve çay söyledi. garson bir an önce getirsin yiyecekleri diye dua ediyordu. yoksa dayanamayacak günün ilk sigarasını aç karnına patlatacaktı. ama annesinin dediği geliyordu hep bu durumlarda aklına. bir şeyler yemeden sigara içilmez. sigarayı koklayarak yaktı. yiyecekler geldiğinde ikincisini yakmıştı çoktan. alt üst olan midesi pek fazla kaldırmadı yediklerini. canlanacağına dibe doğru gidiyor gibiydi. dibe düşmek alışık olduğu, benimsediği bir şeydi aslında. mesela sarhoş olduğunda daha çok içmek gibi. oldu olacak dedi, kendine bir bira söyledi. batan güneşin kızıl ışıltıları denizaşırı oynaşıyordu gözlerinin önünde." ne kadar da güzel bir an" dedi kendi kendine. "mutlu muyum şu anda acaba?" dedi sonra. mutluluk nedir ne değildir öğrenmişti yaşadığı süreç içerisinde. kaybettiği her düşte. galiba dedi kendine, mutluluk zamanla mekanla bağıntılı bir kavram değil. ne bu köy ne de doğu anadolu' nun ücra bir yeri. hiç bir farkı yoktu aslında. her yer aynıydı. hayat acılardan geçiyordu çoğu zaman. ve içerisinde mutluluğu yakalamak sadece kişinin kendisiyle alakalı bir durumdu.

    bir martı iş çıkışı yorgunluğuyla uçuyordu deniz üzerinde. güneş ışıklarını çekerken yeryüzünden, bir gece daha başlıyor diye düşündü. herkes uyuyacak bir zaman sonra ve ben yalnız kalacağım, o zaman ne yapacağım ? içini saran bunaltı bir kadeh rakı ve beyaz peynir söylemesine neden oldu. kadehin buğusuna bakarken; "ah aslan sütü, kanıma girdiğin çok olmuştur. senin yüzünden ne durumlara düştüm şimdiye dek" dedi. kaldırdı fondipleyip bir tane daha söyledi. yarı aymışlığı hepten silinmeye başlamıştı. "sürekli sarhoş olsam" diye düşündü. ne güzel olurdu? "belki o zaman kimse beni benliğimle sorgulamazdı" dedi. sarhoş der geçerlerdi en fazla ! hesabı ödeyip çıkarken kendini biraz dalgalanmış hissediyordu. kafası iyi gibiydi. her şey gözlerinin önünde soyutlaşıyordu. oysa önünde deniz uzunlamasına pırıltısızdı. sakin dalgaları kıyıya vuruyordu. iyi gelmişti aslında sarhoşluk ama bu neyin iyiliğiydi ? "dibe düşmenin neresi iyi?" diye düşündü. hep böyle mi geçecekti hayat ! hep kendini tekrar eden geceler ve geceler. "bir geceliğine" dedi. "bir geceliğine bir şeylere geç kalmanın üzüntüsüyle dolanma. en azından gerçek gibi görünen bir düşü saçlarından yakala !" sahil boyunca yürümeye başladı. pansiyonların üst katlarına oturmuş yazlıkçılar bir şeyler içerek önlerinden geçen kalabalığı izliyorlardı. onlara bakarak yürüyordu. bu insanlar gün boyu sahilden gelip geçenleri mi izliyorlardı acaba? yok canım dedi. böyle tatil mi olur?

    başını bitkin bir şekilde öne çevirdiğinde ezberden bildiği gecenin silueti birden değişti. karşısından belki de hayatında görmüş olduğu en güzel kadın geliyordu. sarımtırak saçlarıyla ortalığa bir ışık yayıyordu sanki. audrey hepburn' e benzeyen incelikli bir yüzü vardı. gözleri açık bir maviye çalıyordu. fransız kadınlarına benzeyen narin yapısı dokunsan uçuverecekmiş gibi duruyordu. erkek şaşırmıştı doğrusu. kadının yanındaki erkek arkadaşını, kadının büyüsüne kapıldığından, onu geçip de markete girene kadar fark etmedi. "ah" dedi. "erkek arkadaşı varmış. ne kadar da şansızım !" ama erkek arkadaşı olması ona bakmama engel değil diye düşündü. attığı adımlar geri geri gidiyor gibiydi. kadından yayılan enerji erkeği kendine çekiyordu. dönüp marketin önündeki magazin dergilerine bakmaya başladı. marketin kapısı, kadının erkek arkadaşıyla arasına giriyor ve onun kendisini görmesini engelliyordu. dergilere bakar gibi yaparak kadını izlemeye başladı. o kadar güzeldi ki ! kelimelerle içli dışlı olan erkek için bile tarifi zordu güzelliğinin. birisinin kendisine baktığını hisseden kadın erkeğe doğru döndü. ve gözleri karşı karşıya geldi. nefesi duracak gibi olan erkek, her zamanki gibi bakışlarını ilk çeken oldu. bu aslında yıllardır kadınlarla oynadığı bir oyundu. bakışlarını çekerek kendisini bu çekim gücünün dışına atan ilk kişi, bu oyunda güya ilk puanı alıp öne geçiyordu. kim umursamaz davranırsa diğeri etkileniyordu. doğa kanunları böyleydi. kaçan hep kovalanırdı. gerçi erkeğin düşlerinde yaşattığı bir şeydi bu. bu oyunu oynayıp da galip geldiğini hatırlamıyordu. her bakışlarını kaçırdığında aldığı puanın anlık heyecanıyla kalıyordu. sonrasında kimse onu niyeyse kovalamıyordu. böyle şeyler hep başka erkeklerin ekmeğine yağ sürüyordu. "bu erkek müsvettesi de o yüzden bu kızla beraber" diye düşündü. kıskandı hemen adamı. gerçi bu kadınla kimi yan yana görse kıskanırdı. ama yine de dayanamayarak kadını incelemeye başladı. dizlerini açıkta bırakan eteğinin altında uzanan bacaklarına dikkat kesildi. kadın ayaklarındaki pembe ayakkabıların uzun bağcıklarını ince bileklerine dolamıştı. ne kadar da güzel ayak bilekleri vardı. hayran hayran izlerken kadının kendisine bakıp gülümsediğini gördü. kendi kendine "bir kereliğine" dedi, "yine yanlış ama bir kereliğine olsun istediğin şeyi yap. gözlerini kaçırma. bir kereliğine olsun bu sefer ‘carpe diem’ desem ne olur ki ?"

    cebinden cep telefonunu çıkararak, kadına doğru uzattı ve diğer eliyle kukla oynatır gibi, başparmağıyla diğer parmaklarını birleştirerek konuşabilir miyiz ? gibilerinden oynattı. kadının gözlerindeki parıltı onu da heyecanlandırdı. dudaklarını bükerek düşünülebilir gibilerinden başını oynatmıştı galiba. ya da erkeğe öyle gelmişti. pek oralı olmadığı da düşünülebilirdi. erkek şansını dene dedi kendine. hemencecik -ne me lazım, aklına bir şeyler gelir de yazar diye- yanında taşıdığı kalemi gömlek cebinden çıkararak, cüzdanından bulduğu bir kağıt parçasının üstüne telefonunu yazdı ve markete girdi. kadının, yaptığı alışverişi ödemekle meşgul olan erkek arkadaşını geçip, kadının soluna çiklet ve şekerlemelerin olduğu standa doğru ilerledi. böylece kadın erkek arkadaşıyla kendisinin arasında kalmıştı. kadına ona doğru baktı ve gözlerini, elinde tuttuğu kağıt parçasına doğru götürdü. kağıdı yere bıraktı. sonra da bir çiklet alarak bozuk parayı dükkanın sahibine uzatmak için tezgaha doğru ilerledi. kadının erkek arkadaşının yanından süzülürken adamın ayağına kasıtlı bastı. böylece kadının yerden kağıdı alması için ona bir fırsat vermek istiyordu. adam hiddetle ona döndü. birşeyler söylecekti ama o önce davrandı. kusura bakmayınız dedi ve marketin önüne çıktı. kadının kağıdı yerden aldığını görmüştü. kalbi deli gibi atıyordu. ne yapacağını bilemiyordu. acaba arar mıydı onu ? ama ya aramazsa diye düşündü. yeniden ona son bir kereliğine bakmak için magazin dergilerinin olduğu stantta tekrar durakladı. bu arada kadın ve erkek arkadaşı marketten çıktılar. erkek içgüdülerini takip edercesine peşlerinden seğirtti. belki bir daha göremem diye, kadına biraz daha bakmak istiyordu. izlerken, incelikli bir estetik harikası gibi uzanan sağ kolunun arka tarafında, kolun bittiği yerin sağ yanında, sırtında sürrealist bir objeye benzeyen dövmesi ilişti gözüne. ölümle yaşam arafındaki insanoğlunun bilinmeyen alemden algıladığı çoğu şey gibi, kozmik zamanın ötesinden gerçeküstü bir obje olduğunu düşündü bir an. dövmeyi yapan kendi düş dünyasıyla ilgili bir şeyi kadının sırtına yapmış gibiydi. kadının teniyse objeyi o kadar güzel yansıtıyordu ki, dövmeye bakmamak çok zorlaşıyordu. sonra ben ne diyorum ki dedi. bunları yazsam saçmalıyor gene yalancı derler. kadına söylesem bir an bile düşünmeden yanımdan uzaklaşır. sonra ben ne yapıyorum ki dedi. arkalarında çok fazla zaman geçirdiğini düşünerek. erkek arkadaşı olan bir kadının peşinden gidiyorum ? ahlaksızlığın daniskası. ama ne yazık ki ondan gözlerimi alamıyorum. derinlemesine içine mi düşüyorum ?

    sahile inen yokuşlardan birine geldiklerinde kadınla erkek arkadaşını, geçmeyi tasarladı kafasında. bir hayalet gibi olmalıydı. erkek arkadaşa çaktırmadan yanlarından süzülebilmenin başka yolu yoktu. adam zaten kıllanmıştı, marketteki tavırlarından. bir hayalet gibi olmalıyım dedi. hiç hesapta yokken, bu kadının karşısına çıktığın gibi mi ?dedi kendine. kadının güzelliğine o kadar dalmıştı ki, önlerinden geçtikleri yokuşun başında freni patlayan, can hıraş kaçışan insanları dağıtarak gelen eski model dodge çöp kamyonunu görmedi. kafasını döndürüp kamyonun siluetine şaşkın bir ifade veren yuvarlak farlarıyla karşılaştığında kollarını kaldırarak ışığı engellemeye çalıştı. ama artık çok geçti. son sürat gelen kamyondan kurtulmasına imkan yoktu. o arada aniden bir şey oldu. kadının yanındaki erkek arkadaşı birden çevikçe atlayarak kamyona şaşkın şaşkın bakan adamcağızı ezilmekten kurtardı. iki adam beraberce kumsala kadar savrulmuşlar ve üst üste düşmüşlerdi. kamyon kumsala dalarak kumlara battı ve ancak durabildi. etrafdaki herkes olayın şoku içindeydi. kadının erkek arkadaşı yerden kalkarak, üstünü başını kumlardan temizlerken çıkıştı. canına kastın mı var senin ? bu kadar düşünceli yürürsen yollarda, her gün kaza atlatman işten değil dedi. sonra da korkudan beti benzi atmış kadının yanına doğru ilerledi. erkek, ikili uzaklaştıktan sonra olduğu yerden kalktı. sağı solu kumlar yüzünden çizik içindeydi. ama hala hayattaydı. yaşıyordu işte. bu kazadan kurtulduysa bunun bir sebebi olmalıydı, ilk defa başına gelen bu büyülü şeyden dolayı yaşamın ona geri sunulduğunu düşündü. bu bir fırsat olabilir dedi. kendini çabuk toparla diye çıkıştı kendine. içkinin de ağır havası gitmiş, kazadan sonra bakışları cin gibi olmuştu. sahilin kenarına oturup düşünmeye başladı. arkadaşı da aramamıştı kendisini. gerçi alışıktı onun bu türlü ekişlerine. belki de darıldı diye düşündü. ya da her zamanki gibi kızlarla eğleniyordur ! onu da çağırıyordu bu eğlencelere, ama o sıkılıyordu genelde. oturup bir köşede sessiz sessiz içmekten başka bir şey yapmıyordu. bir de sürekli 'neyin var' sorularından bıkmıştı. böylesi daha iyiydi. tek başına olmak hoşuna gidiyordu. kadınlarla da arası pek iyi değildi ama belki de hayatında ilk defa normalde yapmayacağı bir şeyi yapmış ve bu güzel kadın ona ılımlı bir tarzda davranmıştı. ama bir yandan düşünmeden edemiyordu. erkek arkadaşı canımı kurtardı. ben ona gönül borcumu, kadınına göz koyarak mı ödeyeceğim? yakışır mı bu hiç bana ? ama artık iş işten geçmişti. telefonla aranma olasılığı vardı hem. bu şey her neyse bir sonuca ulaştırma isteği içinde git gide büyüyordu. kararını verdi ve ikilinin ardından sahilin köşesine kadar koşarak gitti. yolda onlara rastlamadı. acaba nereye gitmişlerdi ? sahilin yarım ay biçimindeki dış bükey bitiş noktasından sonra sağa doğru kayalıklar başlıyordu. burası kimsenin olmadığı tenha bir yerdi. kadın, erkek arkadaşını atlatıp da, kendisini telefonla ararsa buluşmak için fevkalade bir mekandı. ama dedi kendine, her zamanki gibi olur. benim telefon numarası bir çöpte son bulur ! geldiği yerden arkasında bıraktığı sahil, van gogh' un starry night over the rhone tablosundaki gibiydi. yıldızların ışıkları gecenin mistizmine ahenk katıyordu. manzarayı seyretmeye dalmışken ummadığı bir şey oldu. telefonu çalmaya başladı. heyecanla telefonu cebinden çıkarmaya çalışırken yere düşürdü. yerden alırken kendisine sesli bir şekilde aptal şey diye terslendi. ama telefonu almaya çalışırken fark etmeden cevaplama tuşuna basmıştı ve kadın dediğini duymuştu. erkek telefonu kulağına götürüp titrek bir sesle alo dedi. karşısındaki kendi kadar güzel olan ses, "kime aptal şey diyorsun?" diye tepeden inme sordu. erkek; aslında ben kendime dedim dedi, pişmanlıkla. heyecandan telefon çalınca yere düşürdüm de. kadın gülerek, neredesin ? ve nasılsın, seni merak ettim doğrusu. yoksa arayacağım yoktu, yanlış anlama yani dedi. erkek; sahilin sonundaki köşedeyim, buraya kadar yürüdüm, her yerim ağrıyor ama dedi. şansını kendini acındırarak kullanmak istiyordu. başka çıkar yolu yoktu. zaten bu aralar en iyi yaptığı iş te buydu. annesinden para koparırken biraz acındırma yapıyordu ve bir dinleci gibi hayatta kalıyordu. kadın; bekle dedi. erkeğin ömrü zaten hep gelmeyen kadınları beklemekle geçmişti. bu da onlar gibi gelmez diye düşündü. sahilin bir kaç mil ilerisindeki adanın üstünde bulunan feneri izlemeye başlamıştı. kendi fenerin dibindeydi ama gideceği yolu yanlış da olsa kendisi çizmişti bu kez. aslında bu yapacağı bir şey değildi. kendi kendine kızmaya başladı gene. erkek arkadaşı olan bir kadını ayartmaya çalışıyorsun, sen ne biçim bir adammışsın diyerek kendine çıkıştı. başka biri olsa benim yaptığımı yapar mıydı? diye düşündü. bu kadar güzel bir kadını görüp de etkilenmeyecek birisi olduğunu zannetmiyordu. belki de o düşlerde aradığıydı. tam düşündüğü şeylerin gerçekliğine inanmaya başlamışken, kadın geceyi yırtarcasına görüntüsel kadrajını doldurdu. şaşkınlıktan eli ayağına dolaştı erkeğin. erkeğe yaklaşarak "merhaba" dedi. merhaba, geleceğini sanmıyordum dedi erkek. kadın, bekletilmeyi hiç sevmem. bu yüzden de başkalarını bekletmem dedi ve ekledi; nasılsın bakalım ? erkek arkadaşın beni kurtardı ama şu benim yaptığıma bak dedi erkek. ona borcumu nasıl ödüyorum? erkek arkadaşım kahramanlık yapmayı pek sever dedi kadın. seni kurtarmak için oraya atlamasının tek nedenide buydu. övünecek bir şey bulmak. bak yıllarca anlatacağı bir hikaye verdin eline. daha ne vermeye çalışıyorsun dedi. kadının verdiği bu cevap erkeği umutlandırmıştı. erkek arkadaşın nerelerde ? diye sordu. gerçi üstüne vazife değildi ama adamın onları takip edebileceğinden korkuyordu. kadın, bana olmadık şeyler yüzünden küsüyor ikidebir. kaza yerinden ayrıldıktan sonra biraz tartıştık ve ben eve gitmek istediğimi söyledim. beni bıraktı, o gözden kaybolana kadar bekledim ve niye olduğunu bilmiyorum ama buraya geldim dedi. belki de içimden bir şey gitmelisin diye diretti dedi. ne yapalım, burada böyle duracak mıyız ? dedi erkek. kadın hiç tanımadığı biriyle gecenin içerisinde pek bir şey yapacak gibi durmuyordu. tedirginliğini üstünden atamıyordu. erkek, kelimeleri yuta yuta; bak dedi. bu benim yaptığım şey aslında çok saçma. seninle konuşmak istememdeki sebep. yani nasıl anlatsam, inanmayacağını düşünüyorum ama geceden dışarıya taşan güzelliğinle ilgili belki de. ben böyle şeyler yapacak birisi değilim aslında. ama kendime söz dinletemedim. sana telefon numaramı verdiğimden beri kendimi suçluyorum. ama ilk defa hayatım boyunca, bir güzelliğe karşı kayıtsız kalmak istemedim. sana senin güzelliğini anlatmak istedim. bunu nasıl ve niye yapacaksın dedi kadın. ah dedi erkek içinden, soru mu bu şimdi! bilseydi nasıl yapacağını, herşeyi ortaya döküverecekti ama utku tutulmuştu. aklına, lazım olduğunda kullandığı cambaz kelimelerinin hiç biri gelmiyordu. bana biraz zaman versen dedi erkek. senin gelmenin şokunu atlatamadım daha dedi. kadın biraz daha rahatlamış gibi görünüyordu. bunu anlayan erkek, biraz yürüyelim mi, ne dersin? diye sordu. kadın da olabilir gibilerinden omuz silkti. sahilin sonundan kayalıkların arasından çamların olduğu tepeye doğru çıkan patika boyunca yürümeye başladılar. kadın konuşmuyordu. ama içinden soruların geçtiği yüzünden belli oluyordu. geceye dolan böceklerin ve kendi ayaklarının toprak yolda çıkarttığı sesleri dinleyerek bir süre yürüdüler. birbirlerine yaklaşmıyorlardı. ne de olsa iki yabancıydılar ve ikisi de belki de, hayatın anlık boğuntularından kendilerini kurtarmak için yan yana gelmişlerdi. biliyor musun? dedi. kadın. geceleri yürümeyi çok severim. dünyanın uyuduğunu ve benim üzerinde ona hissettirmeden dolaştığımı düşünürüm. dünya sadece bana aitmiş gibi gelir. erkek bunun üzerine gülümseyerek, ah evet ben de gecelerin sevdalısıyım dedi. hatta o kadar ki, onsuz zaman geçiremediğim için gündüzleri uyuyorum. kadın kaş altından bir bakış eşliğinde gülümsedi ona doğru bakarak. aman tanrım, o ne gülümseme ! sanki her şey bu kadının etrafında döneniyordu. yürüdükleri patikadan tepeliğe giden yola aşıp, erkeğin bu köydeki arkadaşının sürekli onu getirdiği yere doğru ilerlediler ve çam ağaçlarının altına oturdular. köye tepeden bakan bu yerden bakıldığında, köyün ışıklarının sahili ışıtarak ona yalancı bir yarım ay görüntüsü verdiği görülebiliyordu. bir süre sessiz bir şekilde manzarayı izlediler. erkek hala şaşkınlığını üstünden atamamıştı. buraya kadar nasıl gelmişti? hayal gerçeğin tohumudur denildiğini duymuştu ama hiç tanımadığı bir kadınla aynı gecenin atmosferini paylaşacaklarını hiç düşünmemişti. her zamanki gibi içki üstüne içki söyleyerek, arkadaşının gelmesini bekleyecekti. arkadaşı da sarhoşluğundan ayakta duramadığı için onu pansiyonuna kadar taşıyacaktı. bir kez carpe diem demişti ve hikaye nerelere gelmişti !

    kadın, üşümüş gibi kollarını bacaklarına dolamış denize bakıyordu. ikisi de aynı anda birbirlerine soru sormak için yeltendiler. sonra da gülümsediler. sen sor dedi önce, kadın. erkek, adın ne dedi? rüya dedi kadın. ben buralıyım ya sen nerelisin? diye devam etti. buralı mısın? dedi erkek şaşırarak! evet buralıyım ve burada yaşıyorum dedi rüya. bu kadar güzel birinin bu sadece yazları insanların olduğu soluk köyde yaşaması erkeğe hiç de inandırıcı gelmemişti. sen burada mı yaşıyorsun yani ? evet dedi kadın. hem ne var bunda ! üniversiteye gitmek için çıktım, daha sonra da geri döndüm. kalabalığa alışamadım. bence hayat doğanın içerisinde yaşandığı zaman anlam kazanıyor. burada küçük bir bahçem var. oraya diktiğim ağaçların büyümesini görmek bile inan çok güzel. hem yalnızlığı seviyorum diye ekledi. erkek, rüya' nın paganist olduğunu düşündü bir an. ama bunu ona söylememeye karar verdi. yalnızlık dedi kendi kendine. ne de çok seveni var ! bu kadar işe yaramayan bir şeye ne çok anlam yüklüyordu insanlar ? ben çok uzaklardan geliyorum rüya dedi erkek. adım da geldiğim yerler gibi uzak. uzak mı ? dedi rüya. hiç böyle isim duymamıştım. uzak gülümsedi. her ismini söylediğinde aynı şeyle karşılaştığı için, gene olağan tepkisini verdi. ben ismimle özdeşleştim galiba dedi. o yüzden uzakları özlüyorum belki de. sinema sever misin ? diye sordu rüya lafı değiştirerek. evet dedi uzak şaşırarak. en çok hangi filmi seversin ? diye sordu rüya. uzak gülümseyerek, "berberin kocası" dedi. izlemedim dedi rüya. nasıldı anlatsana. kuaför olan kadın, kocasını o kadar çok seviyordu ki, aşkı o anki gibi ölümsüzleşsin diye kendini kanalın üstünden sulara bırakarak intihar ediyordu. kocası, kadının arkasında bıraktığı mektubu okuyarak onun hayaliyle yaşamaya devam ediyordu. diyerek anlattı uzak filmi. ah dedi rüya. beni de o kadar seven biri olur mu ? diye sesli bir şekilde kendi kendine sordu. beni hiç kimse öyle tutkulu sevmedi diye devam etti. erkek arkadaşım var. her gün peşimde deli divane oluyor, ne istesem yapıyor. ama o bunu sevgi sanıyor. bense benim ne yapmak istediğimi gözlerimden anlayabilecek, bana sevgisini ellerimi tutarken, bana bakarken hissettirecek birini istiyorum. belki de el bebek gül bebelikten artık sıkıldığım için buradayım dedi. sen de ise beni ne çekti bilmiyorum ama sanırım bakışların hoşuma gitti dedi sonra. neden olmasın ! dedi uzak. mesela belki inanmazsın ama ben seni o kadar karşılıksız sevebilirim. gerçi sen buna inanmazsın dedi. ben güzel miyim sence? diyerek gene lafı değiştirdi ve olduğu yere sırt üstü uzandı rüya. güzel mi dedi uzak. o da yere uzanırken. sen kanatları dünyaya düşmüş de, onları aramaya gelmiş bir melek gibisin ! sonra dediklerinden utanarak başını rüya' nın göremeyeceği bir şekilde yana doğru yatırdı. sessizlik uzun sürmemeliydi. rüya, bu durumdan sıkılıp gidebilirdi. uzak tepelerinde uzayan çam ağaçlarını göstererek bak dedi. sanki biz ağacız, ağaçlar da köklerimiz gibi gökyüzüne uzanıyor. gülümsedi anlık rüya. hayalperestlik hep var mıdır kuzum ? diye sordu. uzak, pervasız bir şekilde, o olmasa yaşayamazdım dedi. rüya biliyor musun ? dedi. uzak, neyi ? diye sordu. rüya ona olan uzaklığını bir adım aşarak; kanatlarımın nerede olduğunu tabi ki ? dedi. uzak, gülümseyerek elini kalbine doğru götürdü. bilmem belki de buradadır dedi. rüya; sen bir düş müsün ? dedi. uzak, belki de sen bir düşsün dedi rüya' ya. ikisini birbirine çeken büyülü şey ne ise, aralarındaki mesafenin uzaklığını aşıyordu. rüya olduğu yerden biraz yana doğru yanaşarak niye yanında olduğunu bilmediği adama doğru yaklaştı. ağustos böceğinin borusunun öttüğü gecenin içerisinde birbirlerinin nefeslerini hissedecek kadar yakınlaşmışlardı. ama ikisi de gözlerini geceden çekip de birbirlerine bakamıyorlardı. uzak, biliyor musun ? dedi. gözlerini rüya’ ya çevirerek. ben aslında bir şeyler yazmaya çalışıyorum. ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım. hiç bir işe yaramıyor. kimse yazdıklarımla ilgilenmiyor. ne gibi şeyler yazıyorsun ? diye sordu rüya. ne bileyim dedi uzak, burun kıvırarak. şiir falan işte. okusana bir tane dedi rüya. küçük bir kız çocuğu gibi neşeyle. yok dedi uzak. beğenmezsin sen şimdi. oku da görelim dedi. uzak; salyangozun hikayesi adlı şiirini okumaya başladı. düşüncelerde kaybolup\yalnızlığımda uyandım.\derin uykularda bir tek düzelik.\alacakaranlık çok da,\kalmadı mı hayaller bile bir gecelik ?\bir şeyler yap artık, öyle durma.\hayallerle gerçeğin arafında kalma \düşüncelerinin üzerine bir de düşlerde kaybolma,\kalk. -mesela- kendini toplamaya başla.\bak -yalnız- bir parçan burada,\bir parçan kim bilir hangi kadında ?\'carpe diem' demekten yoruldum,\kendimi eğerken kendim burkuldum,\yalnızlığımı bulana kadar dolandım durdum,\en azından kabuğunu bilmekti belki de tek avuntum,\bir salyangozun hikayesi olabilir mi acaba sonum ?

    rüya; sen hep böyle yalnız mısındır? diye sordu. seni bulana kadar öyleydim belki de dedi uzak. ne garip rastlantı dedi rüya. böyle bir şey yapacağım aklımın ucundan geçmezdi. benim de dedi uzak, ama belki de bir kavuşma anı bu. seninle benim hikayemiz, kendimize biçtiğimiz kaderin doğrultusunda buluştu. ne dersin ? belki de diye yanıtladı rüya. sen bana hangi filmi seversin diye sormadın dedi rüya. onun bu daldan dala atlayan haşarılığını sevmişti uzak. hangisi sahi ? diye sordu. "gizli yüz" dedi rüya. kadınla fotoğrafçı neden bir araya gelemediler biliyor musun ? diye sordu sonra. çünkü fotoğrafçının aradığı şeyle kadının aradığı şey aynıydı. ve ikisi de aradıklarını bulurlarsa, yaşamanın bir anlamı kalmayacağını biliyorlardı dedi rüya. ilginç dedi uzak, hiç o açıdan bakmamıştım. sen bulacağını düşünüyor musun aradığını peki diye sordu uzak. bilmem diye cevap verdi rüya. sence? ikisi yanlarına doğru dönüp birbirlerine bakmaya başladılar. rüya ile uzak göz göze geldiklerinde, aralarındaki zıtlıklar, onları birbirine çekiyormuş gibi birbirlerine doğru iyice yaklaştılar. iki yitik hasret gibi kavuştu dudakları. iki insan tahsil ediyordu sanki zamanı. her şey etraflarında dönenip duruyor gibiydi. gecenin sıcaklığına inat bir kamaşma gibiydi dudakları. ikisi de yaptıklarının bir yanlış olduğunu biliyorlardı. ama sanki bu yanlışlığı görmezden gelerek, kendilerini gerçekleşen bir düşe inandırıyorlardı. sevişmeye başladılar, otların arasında. içlerindeki tek başınalık o kadar diğeriyle birleşerek tamamlanıyordu ki, otların üstünde yuvarlanırken tüm vücut parçaları birbirlerini tamamlayan bir puzzle’a dönüşüyordu. uzak, bu şehvetsel metaforda salınırken, bir yandan, sırtına batanların ne kadarı rüya’ nın tırnakları, ne kadarı yerdeki dikenler kestiremiyordu. delicesine öpüşüyorlardı. nereden gelmişlerdi ? ne kadar gerçek varsa tersyüz etmişlerdi. aslında bu iki kişi ne kadar kendileriydi ? birbirini tamamlayan birer anagram gibiydiler. harflerini soyarken iki beden, gecenin içinde rüya’ nın teni duyuşsal imgelerin üzerinden ışıldıyordu sanki. uzak, sevişmekten çok bu kadar güzel bir kadına bakarak bile istediği hazlara ulaşabilirdi. ama bu ona da fazla değil miydi ? bir an durdu. bir dakika rüya dedi. bak ben aslında, sana bunları yapmak istemem, demesine fırsat vermeden öp beni dedi rüya. tüm engelleri aşıp deli gibi sürüklendiği bu adama geri kenetlendi. birleşen iki ten, birbirlerinin parmak izinden geçerek alev alev gecenin içerisinde terleyerek, birbirlerini hep sevmiş gibi sevişerek uzadı gitti soluksuz kalıncaya kadar.

    rüya, sevişmeye nasıl birdenbire başladıysa, bittikten sonra da aynı acelecilikle, hiç bir şey olmamış gibi kalkıp, saçlarına girmiş otları çekiştirerek, ah çok geç kaldım, annem beni öldürecek dedi. gün geceyarısını çoktan geçmişti. üstlerini giyindiler. uzak, rüya’ yı gecenin bu saatine kadar burada tuttuğu için kendine kızdı. kalkıp yürümeye başladılar. rüya evim çok uzakta değil, hemencecik şu yokuşun ucunda dedi. sessiz, sevişmenin (s)edası üzerilerinde, hiçbir şey konuşmadan yürüdüler yokuşun başına kadar. rüya; sen git artık dedi. bir gören olmasın. mecbur kabullendi uzak. rüya bu düşsel gecenin hatırına gibi bir öpücük kondurdu, bu yalnız erkeğin yanağına. bir daha görüşecek miyiz dedi uzak. bilmem dedi rüya, ve saçlarını savurduğu yere doğru dönüp yürüdü gitti. uzak arkasından eve girinceye kadar bekledi. rüya, sanki beklendiğini biliyormuş gibi, bahçenin kapısını açarken dönüp el salladı. uzak parmaklarını öperek küçük bir öpücük yolladı rüya' ya.

    aslında gidip bunlar sanki sarhoşluğun yarattığı bir hologrammış gibi, içine daha derinlemesine dalmak için, içmeye devam edebilirdi. ama bugün her şey değişmişti. belki de yeni bir hayata başlayacaktı. belki de bir düşünce ekmiş, bir eylem biçmişti ! ama yaptığı şey gene de vicdanını rahatsız ediyordu. gene kendi kendine kızmaya başladı. sen hep yanlışların peşinden mi sürükleneceksin ? diye sordu kendine. ama rüya’ nın "bilmem" cevabına takılmıştı kafası daha çok. bilmem ne demekti ? insan bildiklerini, hep bilmediklerine değişirdi. arayış hayat içerisinde çoklu tekrar yapan bilinmeyenler dönenip dururdu hep. tüm bildiklerini, hiç tanımadığı bana değişir mi ? diye düşünerek, pansiyonun yolunu tuttu. odasına girdi ve cd çalara fusion monster’ ı koydu. mernuş’ u açtı. replay düğmesine bastı. dinlemeye başladı. bir sigara yaktı. gitti balkona oturdu. ne kadar zaman oturdu burada ? gün sabaha ulaşıyordu gene. bu sabahların bir anlamı olmalı diye düşündü. belki de artık hayat daha anlamlı olacak. uyandığım her sabah, rüya yanımda olacak. hayal etmesi bile güzeldi. sigarasından derin bir nefes alarak, kendini klarnete bıraktı. güneş doğayı tozlarıyla berraklaştırmaya başlarken, belki de son uyumadığım sabah olacak bu diye düşündü. gecenin yorgunluğuyla artık ağırlaşan gözkapaklarına dayanamayarak, cd çaları kapatıp kendini yatağa atıverdi. yaşadıklarına hala inanamıyordu. bu uyku belki de yattığı ilk güzel uykuydu. artık bu saatten sonra uyanmasa da olurdu. düşüncelerde kaybolurken, uzaklardan bir klarnet sesi duymaya başladı. nasıl oluyorsa tam da istediği gibi içini okurcasına çalıyordu. hayır canım dedi, bu da ne ki? kalktı, pencereden dışarıya baktı. ama dışarıdan doğanın seslerinden başka bir şey gelmiyordu. ilginç dedi, arkadaşını arayıp söylemek istedi. ama saat çok erkendi, hem gene sarhoşsun rüya görüyorsun sen oğlum diyebilirdi arkadaşı. alkolikliğe varan içki düşkünlüğünün yüzüne vurulmasından hoşlanmıyordu. kendini klarnetin sesine bırakarak uykuya daldı. ne de güzel çalıyordu !

    uykusunda uzun zamandan sonra ilk defa düş görmeye başladı. üstelik bu sefer düşünde kendini, yaşadığı geceyi görüyordu. tıpkı bugün olduğu gibi, yatağından derinliklerinde dolandığı deliksiz uykusundan uyanarak doğrulduğunu, saate baktığını, kalkıp hemen üstünü giyindiğini, bir şeyler yemek için dışarıya çıktığını, düşüncelerin içerisinde sürüklenerek, kasabaya panoramik bakan teras bar kafeye doğru ilerlediğini, kendine bir tost, patates kızartması ve çay söylediğini, yemek gelmeden iki sigara içtiğini, denizi seyrederken efkarlanarak içki içtiğini, terastaki kafe bardan çıkarken az buçuk sallandığını, sahil boyunca yürümeye başladığını, tüm güzelliğiyle karşısına çıkan rüya' yı görüşünü, ondan etkilenişini, rüya' nın büyüsüne kapılışını, onu bir kez daha görebilmek için dönüp marketin önündeki magazin dergilerine bakmaya başlamasını, aklından geçenleri, kendi kendine bir kereliğine, yine yanlış ama bir kereliğine olsun istediğin şeyi yap, gözlerini kaçırma, bir kereliğine olsun bu sefer ‘carpe diem’ desen ne olur ki ? dediğini gördü.

    cebinden cep telefonunu çıkarttığını ve rüya' ya doğru uzattığını, konuşabilir miyiz dediğini, onun da dudaklarını bükerek düşünülebilir gibilerinden başını oynattığını, bunun yanı sıra pek oralı olmadığını düşündüğünü, ve ne yapacağını bilemediğini, bir kağıt parçasının üstüne telefonunu yazdığını gördü. düşte de sanki bugünkü gibi heyecanlanmıştı. ama o an olmadık bir şey olduğunu ve içinden bir sesin ona dur, hep yanlışlıklarla geçti ömrün, gene bir yanlışlığa gömülmek mi istiyorsun ? dediğini gördü. bu da ne ki ? dedi, sanki yarı aymışım da, bir düşü gerçekmiş gibi izliyorum ! kendisinin de bu işten vazgeçtiğini, başını önüne eğerek içinden gelen sese haklı dediğini, yazdığı telefon numarası ceketinin cebine koyarak, son bir kez daha rüya' yı göreyim umuduyla marketten çıkışlarında onları nasıl takip ettiğini, rüya' nın dövmesine takılarak düşündüklerini, sonra ben ne yapıyorum ki ? diyerek kendini sarsışını, çiftin arkalarında çok fazla zaman geçirdiğini düşünerek kendini suçlamasını, erkek arkadaşı olan bir kadının peşinden gitmenin, ahlaksızlığın daniskası olduğunu düşünmesini, ondan gözlerini alamayışını, derinlemesine içine düşüşünü gördü.

    rüya ile erkek arkadaşını, sahile inen yokuşlardan birine kadar takip ettiğini, daha sonra onları geçmeyi tasarlamasını, bir hayalet gibi sanki hiç hayatlarına girmemiş gibi yanlarından süzülmek istediğini, ikiliyi geçerek sahilin köşesine kadar yürüyüp oradan biraz denizi izlemeyi düşündüğünü gördü.

    buraya kadar sanki kendi yaşadığına yakın bir şeyler yaşıyordu. ama şaşkındı. bazı yerler başka başka ve kopuk kopuktu. düşün sonu ise gerçek gibiydi.

    rüya' nın güzelliğine dalmış bir şekilde yürüyen kendini görebiliyordu. tıpkı önlerinden geçtikleri yokuşun başında freni patlayan, can hıraş kaçışan insanları dağıtarak gelen eski model dodge çöp kamyonunu görmediğini gördüğü gibi. kendisinin, kafasını döndürüp kamyonun siluetine şaşkın bir ifade veren yuvarlak farlarıyla karşılaştığında kollarını kaldırarak ışığı engellemeye çalıştığını, ama artık çok geç olduğunu, son sürat gelen kamyonun kendisine çarpmasıyla savrulan bedeninin havalanarak denizin kıyısına kadar savrulduğunu şaşkınlıkla izledi. kamyonun sonra kumsala saplanarak ancak durabildiğini, şöforün koşa koşa yanına geldiğini gördü. şöfor bağırıyordu kendisine; bir şeyin var mı hemşerim ? cevap ver ne olur ! diyordu. ama ona cevap veremiyordu. odaklandığı tek şey, düştüğü yerde denizin ayaklarına değişiydi. rüyasında tüm bunlar nasıl olabiliyordu ?

    kendi kendine;

    ah minel aşk.
    sen nelere kadirsin ?

    diye mırıldanışını gördü. son sözleriyle beraber gözlerini yumduğunu gördü sonra. ölmüştü. düşte de olsa olmuştu bu. ama aslında bu gece böyle olmamıştı ki? kurtulmuştu bu talihsiz kazadan. ve rüyayla tanışmıştı. yoksa bir rüyada mı tanışmıştı ? etrafına toplanan insanların; yazık adama, ne kadar da dalgın yürüyordu. hiç duymadı mı acaba kamyonun korna seslerini ? diye konuşmaya başladıklarını duydu sonra. içlerinden birisinin; bir yakını falan varsa arayalım da gelsin sahip çıksınlar adamcağıza diyerek ceplerine bakmaya yeltendiğini gördü. sonra kalabalıktan birilerinin bu adama karşı çıktığını; polis gelene kadar bekle. dediğini duydu. diğer adamın burada polisi nereden bulacağız dediğini, eğilip ceketinin ceplerini karıştırdığını, eline, telefon numarasını yazıp da, rüya’ ya vermediği kağıdın geldiğini gördü sonra. adamın kağıdı cebinden çıkartarak; bakın bir numara var dediğini gördü. uzak hala olanlara inanmıyordu. yerde yatan cansız beden kendi bedeniydi. adamın telefonunu çıkartarak numarayı çevirdiğini gördü. birazdan kendi telefonu çalacaktı. telefonun yerde yatan bedeninin üzerindeki ceketin diğer cebinde çalmaya başladığını gördü. güzelliğine vurulduğu rüya' nın başucuna gelerek şaşkın şaşkın neler olduğunu anlamaya çalıştığını, erkek arkadaşının onu teselli etmek için uğraşılarını gördü. eyvah dedi, bir daha rüya' yı göremeyeceğim! keşke tanışsaydın onunla demekten kendini alamadı. telefonun sesi üzerine irkilen adamın; allah allah, herife bak, kimseyi tanımıyormuş demek ki, cebine de sadece kendi telefon numarasını koymuş ! dediğini gördü.

    gördüklerine inanamıyordu uzak. bunlar nasıl olabilirdi ? bu insanlar kimdi ? neden böyle bir düş görüyordu ? görüntüler bir süre sonra donuklaşmaya başladı. sanki bir kamera, sahilde yüzükoyun yatan cesedinin üzerinden zoom yaparak yükselip sahil boyunca hızla ilerlemeye başladı.

    sorgu meleğinin yankı yapan sesi, emreder bir tonda kendisine “aç gözlerini” dediğinde, bu kötü düşten bir karanlığın içine, hiçbir acı duymadan uyandı ve uzamsal bölümünü kozmik zamanın esnekliğinin tamamladığı, belki de yaşarken hissetmediği aşkın gerçekliğini vurgulayan yarım kalan bir düş gördüğünü anlamasıyla, artık canlılar dünyasında olmadığını algılaması fazla uzun sürmedi...
  • 1999 yapımı film. (bkz: in dreams)
    http://imdb.com/title/tt0120710/
  • pek bilinmeyen bir kazım koyuncu şarkısı.
    uyurken müzik dinlemek eyleminin fon müziği, öznesi.
    kazım abi'nin ölmeden önce gülbeyaz dizisi için yaptığı şarkılardan. şarkının ilk duyulduğu sahne hafızamda hep ayrı bir köşede kalacak.

    bu da linki: [http://www.youtube.com/watch?v=itgtqpgqdli http://www.youtube.com/watch?v=itgtqpgqdli]
  • rüyada ilke imge, görüntü görmektir. kırk yılda bir haber veren veya hani problem çözen denklemli düşler uğrayabilir. ben, sözü edilen ağacı görür gibi oldum ama düş daha çok cümle dikte ediyordu. ağaç ceviz gibiydi ama pek ceviz altında kır kahvesi olmaz, uyandıktan sonra cevizi çınarla kendim değiştirdim. uyanırken anımsadığım cümleyi ben söylemedim, düşte duyar veya dinler gibi oldum:
    "eski karılarımızın yeni kocalarıyla çınaraltı kahvesinde pinekliyoruz. ha, onlar mutlu."

    ***
    "kişinin yetişkin ve gurbette yaşayan bir oğluyla cinsel ilişkiye girmesi hayırlıdır. çünkü rüya onların yeniden bir araya gelmesine ve birlikte yaşamalarına işarettir... ama eğer yetişkin oğul gurbette değil de babasıyla birlikte yaşıyorsa bu rüya hayırsızdır. çünkü iki erkek arasındaki cinsel birleşme genellikle yüz yüze olmayan bir pozisyonda gerçekleştiği için bu rüya baba ile oğulun ayrılmasına işaret eder...

    eğer [kız] evlilik çağındaysa, koca evine gidecek ve dolayısıyla rüyayı gören babası kızının çeyizi için büyük paralar harcayacak demektir... yoksul bir adamın rüyasında zengin kızıyla cinsel ilişkiye girdiğini görmesi iyidir. çünkü kızından büyük yardımlar görecek ve kızı kendisine bu şekilde zevk yaşatacak demektir." artemidoros daldianus - oneirocritica (al alvarez - night*'ta aktarıyor.)

    (bkz: rüya/@ibisile)
  • küskün gibiydi..
    üşütmüş bayaa bi
    "sigaramın dumanı"nı mırıldanıp
    size selam söyledi