şükela:  tümü | bugün
  • korkunç bir lanet, ki lanet olsa düzeltilebilirdi belki.
    doktorlar koyarlar bu teşhisi hastanelerde, ömür biçerler ömrünüze, altı ay, bir sene, allah ne verdiyse..
    kızarsınız onlara, elinizde değildir.
    sabaha çıkmaz, bu dünyada en nefret edilen cümlelerden biridir.
  • yaşamak güzel şey be kardeşim romanında geçer bu elem verici söz. nazım hikmet -her zamanki gibi- açık yüreklilikle istiklal harbi'nin anlatılmamış hikayelerinden birini aktarmış bize.

    "yaralıları bu köyde gördüm. köy odasında, ocağın kızıllığında, yerde, toprakta yatıyorlardı. yan yana, kimi sırtüstü, kimi yüzükoyun. kanlı, pis sargıları, yırtık pırtık üniformaları, uzamış tıraşları, sakalları içinde. inlemiyorlar.

    muhtar:
    - dört gün önce yatsıda geldiler, dedi. sabaha gideriz, dediler, gidemediler. ikisi öldü. ötekiler de başımıza kaldı. kasabaya varıp bildirdim. bir icabına bakarız dediler, lakin arayıp soran yok daha.
    - gidecekleri yer uzak mı burdan?
    - her biri bir yana...
    - nerde yaralanmışlar?
    - kim bilir nerde!... yunan'la harp var ya şimdi...

    muhtar "yunan'la harp var şimdi"yi sanki kimsenin bilmediği ve kendisini ilgilendirmeyen bir haber veriyormuş gibi söyledi.
    yaralılara sokuldum, selam verdim, konuşmak istedim. karşılık vermediler. benim sürücü:
    - bırak efendi, halleri yok, dedi.
    sonra birinin başını tuttu, ocağın ateşinden yana çevirdi:
    - yolcu bu, dedi, sabaha çıkmaz. (bunu yavaş sesle filan değil, hala avuçlarında tuttuğu yaralının yüzüne doğru söyledi, yüksek sesle.)
    yaralı asker, sargıları kandan ve topraktan kapkara olmuş başını kaldırdı sürücünün avuçlarından, omuzları üstünde dikilmeye çabaladı, beceremedi, yardım ettim, dayandı duvara.
    - orası bir allaha malum, dedi. (bunu yavaşça, ama fısıltıyla değil, yavaşça söyledi.)
    sürücü:
    - elbet allaha malum. lakin ben seferberlikte, çanakkale'de sıhhiye çadırında çalıştım, bana da malum, tövbe tövbe. sende sabaha çıkacak göz yok, dedi.
    - çıkarım, çıkarım...

    çıkmadı. horoz sesleri, köpek ulumaları ve kadın çığlıkları dışarda birbirine karışırken, o, içerde, ocağın yanında sırt hep öyle duvara dayalı, hırıltılarla can verdi. ölümü ilk önce böyle gördüm."