1. rıfat ılgaz ve aziz nesin ile birlikte marko paşa adlı dergiyi çıkartan edebiyat adamı. fakat diğer iki kişiden farklı olarak mizah dergisindeki ciddi yazılarıyla ağır muhalefeti yapan kişidir.
    (bkz: nasıl öldürüldüğünü bilememek)
  2. silkeleyen yazar. sinirlarinizi zorluyor ve siz sonunda o nun demek istediklerini dillendiriyorsunuz.
  3. güney dergisinin ocak-subat-mart 2005 sayısında, utku erişik tarafından yazılmış bir yazıyla anılmış kişidir. yazıda markopaşa da dahil olmak üzere sabahattin ali'nin çeşitli yazılarından alıntılar da yapılarak politik kimliği ile ilgili yorumlara da yer verilmiştir. bulabileceklerin okumalarını önereceğim bu yazıdan sabahattin ölümüyle ilgili bölümden bir kesiti aşağıya ekliyorum.

    ... sabahattin ali'nin bu yazılarındaki 'doğruların' biraz fazla 'doğru' olması, 'yalan' ve 'yanlış'larla halkı yönetmeye çalışanları rahatsız etti. peki ne oldu sonra? rahatsız olanlar, düzenin falakasına yatırdıkları usta bir yazarın tabanlarına sopayı indirdiler!

    "...işte bu milli düşünce ile birden bire irademi kaybederek elimdeki sopa ile kirap okumakta iken kafasının sol tarafına yüzüne doğru şiddetle vurdum. suratı, gözlükleri, kulağı kan içinde kalmıştı, arkasından aynı yere şiddetle bir daha vurdum. bu iki darbeden sonra sabahattin ali sağ tarafına doğru yıkıldı. ağzından, burnundan kanlarboşandı. dikkat ettim; hafif hafif nefes alıyordu. bu defa üçüncü bir darbeyi ensesine vurunca nefesi tamamen kesildi. ölmüştü."

    yurt dışına kaçmaya karar veren sabahattin ali, kendisini sınırdan geçirecek olan -sözümona- ali ertekin'in işlediği cinayet sonucu yaşamını yitirdi.
    ...
    bu ölüm olayı, ilk günkü karanlığını korumakta hala... sabahattin ali, sofya'dan moskova'ya geçeceğini, oradan da çek pasaportu çıkararak roma ve fransa'daki türkleri örgütleyeceğini söylemiş. ali ertekin ifadesinde, "bu sözleri işitince beynim attı. vaktiyle rusların 93 harbi'nde dedelerime fena muameleler yaptığını babam bana söylemiş ve anlatmıştı. bu sözlerden sonra sabahattin ali'nin türklük ile alakası olmayan ve türk milletine fenalık için harice kaçmak isteyen bir canavar pşduğunu anladım. zaten elinde de şişkin bir çantası vardı, bu çantada mevcut olması muhtemel olan evrakı düşündüm. heyecanım teessüre inkılap etti. titremeye başladım. her geçen saniye asabımı bir kat daha sarsıyordu. gözlerim kararır gibi oldu. işte bu milli düşünce ile..." bu ifadedeki saçmalık aklı başındaki kimseyi ikna edemedi doğal olarak.

    gözleri kararıp titreyecek kadar'milli duygulara' sahip olan ali ertekin, 1946'daerbaşlık yaparken tüfek hırsızlığından dört ay, yirmi güne mahkum olur. bu olaydan sonra ordudan kovulan aynı ali ertekin'in daha sonra mikki emniyet'te çalıştığı ortaya çıkar...
    vay be! vatan için kurşun adanı da, kurşun yiyeni de 'şerefli' ilan edenler ile tüfek hırsızı erbaşın vatan sevgisi arasında kurduğum benzerlik çok mu yanlış sizce de? ya da, faili meçhul bir aydın cinayeti desek şuna, nasıl olur? aklı mantığı yerinde herkes söylesin; sabahattin ali'nin kendisine sınırı geçirmek üzere para verilmiş bir adama yurtdışında yapmayı düşündüğü bütün işleri sıralaması çok mu normal?
    ...
  4. dağlar şiirinde

    "bir gün kadrim bilinirse,
    ismim ağza alınırsa
    yerim soran bulunursa:
    benim meskenim dağlardır."

    demiştir.
  5. yesil murekkeple mektuplar yazan biriymis... o mektuplari okudukca yazasi, daha cok yazasi gelir insanin.
  6. uzun yıllar çeşitli baskılar altında yaşadıktan sonra, öldürülmeden önce durumunu şöyle güzel özetlemiş yazar:

    “namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. bir gün almanlar’ın pabucunu yalayan, ertesi gün ingilizler’e takla atan, daha ertesi gün de amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik… kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. iç ve dış bankalara para yatırmadık. han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. milletin derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. bu ne affedilmez suçmuş meğer!”
  7. cesur ve romatik adam..
    edebiyatın chesi diyebilirim ancak ona..

    ataturk'e yazılı hakaretten hukum giydigi ve bu suretle konya lisesi ogretmenliginden kovuldugu bir donem de mevcuttur yasamında..
  8. türk roman ve hikaye tarihinin gelişimi içerisinde, hüseyin rahmi'den sonra en gerçekçi yazar olarak nitelendirilen usta kalem.
    ne hüseyin rahmi gibi sadece istanbul'un kenar semtlerinin dışına çikamayan,köy yaşantısından uzak eserler vermiş, ne de nabizade nazım gibi sadece köy yaşantısının sorunlarına yönelmiştir.sabahattin ali'yi de farklı kilan işte bu köy ve kasaba yaşantısını ilk kez toplumcu bir anlayış içinde yorumlamış olmasıdır. yani yerel rengin ötesine geçişi..

    yazarın en bilinen eserlerinden biri olan kuyucakli yusuf,gerçekçi köy romanı geleneğinin ilk başarılı örneğidir.edremit'te yaşadığı süreçteki izlenimlerinden oluşan eserde,imparatorluğun yıkılışı sırasında gücünü yitiren devlet kavramını ve eşraf karşısındaki durumunu anlatır.

    yine tanınan önemli hikayelerinden biri olan 'kamyon'da, iş bulmak niyetiyle, hiç parası yokken gizlice konya'dan bir kamyona binip izmir' e giden bir gencin, yakalanmamak için bir virajda kamyondan atlamaya çalışırken ölümünü anlatır.

    bir diğer hikayesi 'kafa kağıdı'nda, tarlasını mahkeme kararıyla ağasına kaptıran,ayrıca ölü torununun nüfus kağıdını kullandığı için onun yerine para vermeye zorlanıp sonucunda hapse giren seksenlik mehmet'i anlatır.

    sabahattin ali yalnızca köyü ve köylüyü değil,bürokrasi, aydınlar ve kent hayatını da eserlerinde ustaca kaleme almıştır.

    örneğin 'içimizdeki şeytan' adlı romanında, ikinci dünya savaşının eşiğinde aydınları konu almış, bu eseriyle de kendisinden sonraki aydın çevresi romanlarına esin kaynağı olmuştur.

    şiir alanında da başarılı örnekler vermiş olan sabahattin ali,dil öğrenmek için bir sene kaldığı potsdam'da,disiplinli okul çevresinden duyduğu rahatsızlıkla,en önemli şiirlerinden birini kaleme almıştır ; 'daüssila'
    daüssila,28 aralik 1928'de yazılmış,
    ancak 1970'lerin sonlarına kadar hiçbiryerde yayınlanmamıştır.

    " -daüssila

    bugün de potsdam'dan süzerken potsdam'ı,
    yaktı yine içimi kimsesizliğin gamı.
    gözlerim inhinasiz uzayan caddelerde,
    dedim : bu soğuk şehir nerde, istanbul nerde?
    ve istedim birazcık size de dert yanmayı,
    hayalen memlekete doğru bir uzanmayı...

    burda tebessümün de günü,saati vardır;
    dükkanlar hep bir çeşit, evler hep bir karardır...
    gerçi bizim evlerden temizse de sokaklar,
    süslese de muhteşem meydanlarını taklar;
    ne yıkık surlar gibi bu şehrin bir süsü var
    ne de -ah sormayınız- ne de bir köprüsü var...

    köprü, bende bulmuştu serserinin hasını;
    şimdi hatırlamaz mı eski aşinasını?..
    ilk ışık belirmeden karsıki tepelerde,
    az mı gözümü açtım ıslak kanepelerde?..
    yorgundum, uykusuzdum, paraca tamtakırdım...
    ben orda bir simide bir ceket bırakırdım...
    bazı geceler köprüyü pek canım istemez de,
    gezerdim samatya'da, langa'da, etyemez'de..
    çoktu tel örgüleri tırmanarak girdiğim,
    uykuyu kimsesiz bir bahçede kestirdiğim..
    fakat yine herkese neşeli görünürdüm,
    çünkü hürdüm.. uçan kuşlardan daha hürdüm...
    köprü gerçi soğuktur, yattığım duba katı..
    bana bunlar hoş gelir.. size verdim rahatı... "
  9. sabahattin ali - duvar

    uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı.tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.

    bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. on adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır? bahçede insanın ayakucuna inerek ekmek kırıntılarını toplayan ve aynı hürriyetsiz topraklarda sağa sola adım atan bir kurşun bir kanat vuruşuyla bu duvarları aşarak serbestliklerle kucaklaşmaya gittiğini görmektense, nefes almaktan başka hürriyeti hatırlatacak hiçbir şey bulunmayan bir yerde kapanmak daha iyi değil midir?

    fakat benim kaldığım hapishanede her şey, her ses, hürriyeti gözlerin önüne kadar getirmek, sonra birdenbire çekip götürmek için yapılmış gibiydi. surların üstünde büyüyen ufak ağaçlar, yosunlu taşlardan aşağı sarkan sarı çiçekler bir bahar havası içinde eli kolu bağlı olmanın bütün acılarını içime dökerdi. uçsuz bucaksız gökte bir kuğu gibi ağır ağır yüzen küçük beyaz bulutlar benden bir tek teselliyi: unutmayı alırlardı.

    ve burada konuşulan şeyler hep eskiye, dışarıya ait şeylerdi. sanki hiç kimse buraya girdikten sonra yaşamıyor, yahut hafızası bunu zapt etmiyordu. buradaki hayattan bahsetmek lazım gelince de o kadar isteksiz anlatılırdı ki, insanda, söyleyene azap veren bu şeyleri susturmak arzusu uyanırdı.

    yalnız kır saçlı bir mahpus bana hapishaneye ilk geldiği günlere ait bir vaka anlattı. belki bunu ona sıkılmadan anlattıran, içeriden ziyade dışarıya ait olmasıydı. bu, yarı kalmış bir firar hikâyesiydi.

    yalnız daha evvel hapishanenin duvarlarından bahsedelim:

    avlunun dört tarafını çeviren surlar kara tarafında kalın ve birbiri arkasına birkaç tane idiler. bir zamanlar burası şehrin iç sarayı imiş ve şimdi sarı yüzlü, sakallı ve dünyadan uzak zavallıların dolaştığı bu bahçede asırlarca önce genç cariyeler, belki aynı hürriyet aşkıyla gözlerini yukarı çevirip denizi dinleyerek, dolaşırlarmış. bu kalın surlar onları hem yabancı gözlerden, hem de düşmandan korumak için yapılmış.

    şimdi yer yer çöken ve üzerlerinde biten bin türlü ot altında taşları görünmez olan bu duvarların garp köşesindeki kısmının yıktırılmasına başlanmıştı. buraya yeni münferit (*) daireler yaptırılacağı söyleniyordu.

    bir gün yukarıda söylediğim kır saçlı mahpusla birlikte bu yıktırılan duvarı seyrediyor, kazmayı vurdukça parça parça aşağı dökülen harçlara bakıyorduk. sekiz metre kadar geniş olan surun yıktırılması epey uzun sürüyordu ve dış bahçenin bu tarafına gelmelerine müsaade olunan emniyetli yahut eski mahpuslar, uzun seneler içinde pek bol olarak görülmeyen bu "eğlenceyi" sabahtan akşama kadar oturup seyrediyorlardı.

    duvar yarı yarıya yıkılmıştı ki, benim yanımda sesini çıkarmadan duran kır saçlı mahpus yavaşça kulağıma eğildi:

    "bir zamanlar ben bu duvardan kaçacaktım!" dedi.

    merakla yüzüne baktım. o, bahçenin bir kenarındaki kuru ayva ağacına doğru yürüdü. yan yana çömeldik, gözlerini parça parça aşağı düşen duvardan ayırmadan anlattı:

    "dokuz sene evvel, yeni hapse düştüğümün birinci senesinde bu duvarların dibinde ahşap dükkanlar vardı. bazı mahpuslar orada marangozluk, oymacılık, kuyumculuk yapar ve çıkardıkları işleri dışarıdaki komisyonculara vererek limana gelen vapurlarda sattırırlardı. biz de, cürüm arkadaşımla birlikte, evimizden beş on kuruş getirterek şu şimdi yıkılan duvarın önündeki bir dükkânda çalışmaya başladık. sessiz insanlar olduğumuz için müdür bizi koruyordu. biz de kârımızdan ona üç beş kuruş ayırıyorduk. fakat ne bu iş, ne de kazanç bize dışarısını unutturamıyordu. düşün! ikimiz de yirmi iki yaşındaydık. dışarıda ele avuca sığar şey değildik. bir orospu kadın yüzünden vukuat yapıp içeri düştüğümüz zaman, burada birkaç günden fazla kalacağımızı aklımız kesmiyordu. fakat cezamız tasdik olup on beş sene yüklendikten sonra aklımız başımıza geldi. daha doğusu aklımız başımızdan gitti. ama ne yaparsın? dört taraf dört duvar. belki af çıkar; cezasını sonuna kadar yatan kaç kişi var ki?..diye kendimizi avutmaya çalıştık.

    bir gün dükkânın bir köşesinde tutkal kaynatıyorduk. çanağın altına sürdüğüm odun, duvarın taşına çarptı. bana, taş yerinden oynar gibi geldi. hemen ateşi ve çanağı oradan kaldırdım, taşın soğumasını beklemeden yapıştım. azıcık kireç döküldükten sonra, koca bir tepsi ekmeği kadar büyük olan taş yere düştü. eğilerek içeri baktım. gözlerime inanamayacaktım: uzakta, ta ileride, dar bir ışık görünüyordu. hemen arkadaşımı çağırdım. o da yere yatarak bakmaya başladı. sonra bana dönüp:

    'bu delikten dışarı çıkmak zor olmasa gerek, hemen kaçalım!' dedi.

    ben kendisine 'düşünelim' diye cevap verdim. acemilik etmeye gelmezdi. akşama kadar iş göremedik, bir içeri, bir dışarı dolaştık.

    bazı geceler, iş çok olursa, gardiyana beş on kuruş vererek dükkânda kalmak mümkündü. gardiyan, koğuş yoklamasında bizi mevcut gösterirdi. o akşam düdük çalıp herkes koğuşlarına giderken arap gardiyanın eline bir yirmi beş kuruşlukla bir tutam esrar sıkıştırdık. o da: 'hapishaneden banker olup çıkacaksınız ellâlem!' diye yarenlik ederek gitti. gece oluncaya kadar ceviz takozlarını keserle yontup sözüm ona sedefli nalın yaparak vakit geçirdik.

    yatsıdan sonra lambayı köşeye çekerek taşı oradan aldım, arkadaş pencereden nöbetçi gardiyanı gözlüyordu. kâfir arap her sefer esrarı çekince bir köşede uyur kalırdı ama, bu sefer domuzuna dolaşacağı tutmuştu. ben delikten içeri süzüldüm. gözüm öbür baştaki delikteydi. ay ışığı olmadığı için orası şimdi koyu yeşil bir fener gibi parlıyordu. biraz daha sürünerek ilerledim. sırtım taşlara dokunuyor, enseme kireçler dökülüyordu. iki adam boyu kadar gittikten sonra birden ferahladım. elimle iki yanımı, üstümü yoklayınca geniş bir yerde olduğumu anladım, yine yoklaya yoklaya doğruldum.

    burası üç adım eninde, üç adım boyunda bir yerdi. başımı eğerek ayakta durabiliyordum. duvara dayanarak solumaya başladım. sürünürken oldukça yorulmuştum. böylece biraz bekledikten sonra dükkân tarafında bir patırtı oldu ve delik karardı. önce korktum, sonra baktım bizim oğlan geliyor. sanki bu yerin dibindeki delikte bizi duyacaklarmış gibi, yavaş sesle:

    'arap gardiyan uyudu mu ki?' diye sordum. yattığı yerde ilerlemeye çalışarak: 'öyle olmalı, yarım saatten beri dolaşmaz oldu!' dedi. o benden daha zor sürünebiliyordu. nihayet benim durduğum yere geldi, hemen:

    'burası ne biçim yer?' diye sordu. sonra ellerini duvarda gezdirerek söylendi:

    'vıyy, her yanlar da yaş!'

    elimle onu aradım, parmaklarıma meşin bir torba dokundu. o zaman ne diye zor zoruna sürüklenebildiğini anladım.

    gündüzün acele ile bu torbayı bulmuş, belli etmemek için yalnız kendi tayınlarımızı içine koyarak saklamıştık. belki bir gün, iki gün insan yüzü göremeyecektik...

    ben bunu unutmuştun bile, arkadaş unutmamış ve beraber getirmiş. o da biraz dinlendikten sonra: ' haydi bakalım, dayan!' dedim. bu sefer o öne düşerek şimdi daha yakına gelen deliğe doğru ilerlemeye başladı. ben de yere uzanarak arkasından gitmeye hazırlandım. önümdeki, birdenbire durdu: 'buradan geçilmez!' dedi. başı deliğe yaklaştığı için, dışarıda, kalenin üstünde dolaşan candarmanın duymasından korkuyor ve yavaş konuşuyorduk. sonra, sesi taşların ve kendi elbiselerinin arasında boğulmaktaydı. ben kalktım; o geri geri sürünerek geldi.

    'delik birdenbire darlaştı. bir taş duvar var, onu söktürmek lazım. ondan sonrası yine ferah!' dedi.

    o sıkıntılı yolu bir daha geçerek dükkâna döndüm. bahçeyi bir güzel dinledim: ne ayak sesi, ne de arap'ın öksürüğü duyulmuyordu. lambayı biraz açtım. sandığın içinden bir keski ile bir çekiç alarak geri döndüm.

    ondan sonra sıra ile deliğe girip çalışmaya başladık. ses çıkarmamak için çekici hiç kullanmıyor, yalnız keski ile taşın etrafındaki harçları dökmeye, taşı oynatmaya çabalıyorduk. bizi dışarı atacak olan deliğe yarım adım bile yoktu. 'bir şu taş düşse!' diyordum.

    gözüm karanlığa alıştığı için dışarısını seçebiliyordum. karşımda öteki surun taşları vardı. fakat bu surlar pek harap olduğu için aralarından geçmek kolaydı. kasabadaki oğlanlar bile kuzularını alıp burada yayarlardı. bu vakadan son hepsini tamir ettirdiler.

    böylece her birimiz üç dört kere girip çıktık. en son ben girmiştim. yarım saat kadar uğraştıktan sonra taş, bir sürü sıva ile beraber, önüme yuvarlanıverdi. sevincimden deli gibi oldum. arkada sesleri duyan arkadaşım da sabırsızlanıyordu. ellerimle sımsıkı sarılarak taşı geri getirdim. onu bir kenara iter itmez deliğe doğru atıldım.

    fakat ben bu işle uğraşırken hiç dışarı doğru göz atmamıştım; deliğe yaklaşınca ne bakayım: şafak sökmüş bile.

    başımı yavaşça uzattım ve elli adım kadar ötedeki kalede nöbetçi candarmanın gölgesini gördüm.

    tere gömülüvermiştim. ağır ağır geriye döndüm ve:

    'yazık, kaçamayız!..' dedim.

    arkadaşım evvela güldü ve deliğe kendisi girdi. fakat biraz sonra o da geldi. karşı karşıya durduk, artık gözlerimiz birbirimizi seçiyordu.

    'bu akşam geçti, başka bir akşam inşallah!' dedim.

    fakat bu kadar yaklaştıktan, hatta serbestliğin içine böyle aşını uzatıp baktıktan sonra insan geri dönmek pek zor geliyor. arkadaş başını salladı:

    'başka akşamı falan yok, bu akşam gideriz!' dedi.

    'artık bu akşam kalmadı, bugün diye konuş!'

    'peki, bugün gideriz!'

    ilkönce ben de geri dönmeyi ister değildim, fakat bunun lazım olduğunu ona anlatırken onu değil kendimi kandırdım. en sonunda sözlerime o kadar inanmış ve kendimi o kadar korkutmuştum ki: 'sen istersen git, ben kalırım, candarma kurşunuyla geberecek halim yok!' diye bağırdım, hızla geriye dönüp dükkâna doğru sürünmeye başladım. o arkamdan bağırdı:

    'ülen gitme! candarmanın gözünü avlar, daha ortalık adamakıllı aydınlanmadan otların arasına sine sine gideriz!' dedi.

    fakat benim yüreğim, kör olası bir korku, bir can korkusu ile öyle yaman atmaya başlamıştı ki, üstümü başımı yırta yırta kendimi dükkâna zor fırlattım ve taşı eski yerıne kapatarak sabahı ve koğuşların açılmasını bekledim.

    o gün kuşluk vakti iş meydana çıktı. gardiyanlar, candarmalar dükkâna doluverdiler. ben yarı korkudan, yarı şaşkınlıktan aptala dönmüştüm. taşı çektiler, delik meydana çıktı. eğilip bakınca öbür baştaki delik, bu sefer kocaman olarak görünüyordu. yol bomboştu... bir candarma mavzerini uzatarak iki sıkı attı. kurşunların karşı surlara vurdukları duyuldu. hemen, bütün dükkânları boşalttılar. duvarlar muayene edildi, bizim arkadaşın kaçtığı delik iki yandan ördürüldü ve bir daha böyle dükkân açmak falan yasak edildi.

    ben çok dayak yemedim. kendim kaçmadığım için hapishane müdürü, karakol kumandanı, hatta müddeiumumi halime acıdılar. fakat keşke dayaktan öldürselerdi!.."

    kır saçlı mahpus bir müddet sustu. yarı kapalı gözleri bir hayali kovalıyor gibiydi. başını bana çevirmeden, küfrediyormuş gibi keskin keskin:

    "ah... ne enayilik ettim!" dedi, "ne enayilik ettim! bir candarma kurşunu on beş seneden daha mı kötü sanki? bir korku yüzünden gençliğimi yok ettim."

    "halbuki o... kim bilir şimdi nerelerdedir? bir daha buralarda görünmedi. herhalde uzak bir memlekette, kendisini tanımayanlar arasında yerleşti, akıllı uslu adam oldu... belki çoluk çocuğa da karışmıştır. istersem ben de onunla beraber olabilirdim. fakat bir dakikalık korku... o kahrolası korku..."

    çenesinin adaleleri gerilmişti. hayatımda kendisini bu kadar istihkar eden, kendisine bu kadar kızan insan görmedim; her gün üst üste yığılarak müthiş bir kin halini alan bu nefret dudaklarından çıkarak bir tükürük halinde kendi korkaklığının yüzüne fırlatılıyordu.

    karşıda ameleler duvarı iyice alçaltmışlardı, ikimiz de ayağa kalkarak o tarafa yürüdük. tam bu sırada gürültüyle birkaç taşın yuvarlandığı duyuldu.

    ameleler geri fırladılar. yanımdaki gülümsemeye çalışarak: "o benim söylediğim boşluğa geldiler galiba, duvarın tam orta yerindeki boşluğa... ben o zamandan beri çok düşündüm, ama bunun ne diye yapıldığını bulamadım. kim bilir, eski zamanlarda burada duvar içinde yollar, kapılar mı vardı?" dedi.

    ameleler bu sefer taşların düştüğü deliğe yaklaşmışlar, içeri doğru bakıyorlardı. birkaç taşı daha ellerine alıp bir kenara koyduktan sonra birdenbire, yüzlerinde elle tutulabilecek bir dehşet ifadesiyle, doğruldular...

    etrafta bulunanlar ve bunların arasında kır saçlı mahpusla ben, o tarafa yürüdük; artık bir metreye kadar inmiş olan duvara tırmanarak deliğe yaklaştık. herkes halka olmuş, ses çıkarmadan, aşağı bakıyordu. bunları aralayarak biz de sokulduk ve gözlerimizi oraya çevirdik...

    elime birisinin yapıştığını, sımsıkı tuttuğunu ve sinirli sinirli titrediğini hissettim.

    orada, binlerce seneden beri güneş görmemiş olan rutubetli taşların üstünde bembeyaz bir insan iskeleti uzanıyordu.

    çoğu birbirinden ayrılmış olan kemiklerin ayak ucunda bir çift eski kundura, yanıbaşında meşin bir torba vardı.

    başımı kaldırarak yanımdakine baktım. o hâlâ elimi tutuyor ve sinirli sinirli sıkmakta devam ediyordu.

    yüzü sapsarıydı ve bu yüzde, henüz ölümden kurtulanlarda görülen şaşkın bir hayata sarılış vardı...

sabahattin ali hakkında bilgi verin