şükela:  tümü | bugün
  • genelde çukurova yöresi'nde, çocuk sahibi olmak (başta erkek çocuk) isteyen kadınlar, istekleri yerine getirilirse çocuklarını saçlarını uzunca bir süre kesmeyecekleri adağında bulunurlar. çocukların saçları 7 - 8 yaşına değin kesilmez, bu yaşa geldiklerinde de çocukların saçları özel bir tören ile kesilebilir. kimi yerde kurban kesilir kimi yerde de saçın ağırlığınca/uzunluğunca sadaka dağıtılır. geçmişte adana'daki yaygınlığı orhan kemal'in romanlarından anlaşılabilir; misal eskici ve oğulları'nda belli bir yaşa gelen çocukların ashab-ı kehf'te saçlarının kesildiklerini okuruz. günümüzde, hatay bölgesinde yaşayan nusayriler'de yaygınlığını korumaktadır, adak hz. hızır türbesi'ne giderek adanır...

    ilginç bir haber:

    http://www.hurriyet.com.tr/…sikintisi-oldu-10384707
  • yıllar evvel, çocukluğumu geçirdiğim kasabaya mevsimlik işçiler gelir, fındık tarlalarının yakınlarında bir düzlüğe çadırlar kurup burada konaklarlardı.

    5/6 yaşlarında olan şahsım, ilk kez dedemin köyüne gitmiş, orada bu bahsi geçen işçileri görmüştü.

    ilgimi çeken her bir şeyin üzerine gidiyor olmamdan dolayı, hemen içlerine karışıp iletişim kurma çabalarıma başlama kararı almıştım.

    çoğunluğu küçük çocuklardan oluşan ve bir de kadın barındıran topluluk, çadırın yakınında bir şeyler yapıyordu. biraz daha yaklaşınca, ateşin üzerinde gargamel'in şirinleri pişirebilmek için kullandığı büyük siyah tencereyi gördüm. yüzüne ışık tutulmuş tavşan gibi, kocaman gözlerle donakalmıştım. karşımda yüzü asık, bitkin ve mutsuz olduğu her halinden anlaşılan bir cadı vardı!

    çocuklar ise içinde bulundukları tehlikenin farkında olmadan neşeyle oyunlar oynuyordu. bu durum küçük beni ziyadesiyle korkutmuş fakat içimdeki kahraman olma isteğine dokunamamıştı bile.

    biraz daha yaklaştığım zaman, çocukların söylediği ilahiye benzer şeyi duydum. ilahiye benzer diyorum, çünkü ne dediklerini hiç anlamıyordum. ilahileri de anlamazdım zaten.

    anlam veremediğim o şey, hareketlerime fon müziği olurken yaşıtlarıma ulaşıp "kaçın buradaan!! bu kadın gargamel ruhlu!! kaçıııın! kaçsanızaaağ!?!!" diye bağırmaya başlamıştım. yaptığıma anlam veremeyen bir kısım çocuk boş gözlerle bana bakarken geriye kalan yaşça daha küçük olanlar korkuyla birbirlerinin arkasına sinmişlerdi.

    herkesin ilk şaşkınlığı geçer geçmez çocuklardan biri, yine bir ilahiden alınmış gibi duran bir şeyler geveledi. boş bakışlar bende de zuhur etmişti. derken cadı yanımıza geldi!! kendi aralarında ilahice(!) konuşup beni sahipsiz koyun gibi çayırın ortasında bıraktılar.

    iki üç saniye duraksamanın ardından ben de peşlerinden gittim. cadı fındık tarlasını işaret ederek bana: "bak orada abilerle ablalar çalışıyor, ben de burada onlara yemek yapıp çalışıyorum. çocuklar bizimdir, oyun oynarlar." dedi. olanlara az çok anlam verebildiğini düşünen küçük ben, fazla takılmayıp yaşıtlarıyla kaynaşmaya gitti.

    beş dakika içinde arkadaş seçimini tamamlayan şahsım, beden diliyle anlaşabildiği arkadaşından ilahice öğrenmeye başlamıştı bile. benim yaşlarımda, upuzun ve açık kumral saçlı, yemyeşil gözlü, buğday tenli ve ilahice konuşan bu arkadaşın yanında ben, çekik gözlü, az kaşlı, beyaz tenli, küt kesilmiş düz saçlarımla ortamın japon karaktere olan ihtiyacını karşılarcasına takılıyordum.

    gün boyu birlikte maceradan maceraya koşup, birbirimizi azami şekilde anlıyor olmamıza rağmen deliler gibi gülmüştük. fakat her güzel şeyin bir sonu vardır elbette klişesiyle sonuçlandığını bilmiyorduk hikayemizin. dedem beni almaya geldiğinde vakit işçilerin tarladan çadıra döndüğü vakitti.

    arkadaşımla birbirimize sıkıca sarıldığımız o an, bir amca önce ilahice sonra türkçe bir şeyler söylüyordu. gülerek yanımıza geldi, ikimizin de saçlarını okşadı. "sen benim oğlanı sevdiiin?" cümlesiyle, zaman kavramının insan beyninde bir hulahopa nasıl dönüşeceğini deneyimliyordum.

    işittiğim travmatik gerçeği algılayış sürecim bittiğinde "neden saçları uzun??" sorusunu çoktan sormuş, cevabını da slowmotion bir ışık hızında çoktan almıştım.

    evet. saç adağı.