şükela:  tümü | bugün
  • askerin tek zaman birimi.

    -abi, hem uyduruk tanım hem de askerlik parantezinden bir türlü çıkamadın?
    -zoruna gitmesin esteban, gece 12’den sonra şafak 106!

    askere gelmeden önce azat etmeme rağmen, bana olan bağlılığını göstermek için diyarbakır’a yerleşen fakat özgür bir birey olmanın lavukluğuyla aklına geleni söyleyen eski kölem esteban hemen yanıma sandalyesini çekmiş ve yazdıklarımı okuyor. bunu başkası yapsa çileden çıkardım ama sadık hizmetkârıma geride kalan yıllarda yaptıklarından ötürü kızamıyorum.

    şafak her gün atıyor ve güneşin bir gün benim için de doğacağını biliyorum. bildiklerimi kutsamak için yaptığım kırmızı tuborg ayini, yerini erbaş gazinosundan alınan demsiz bir çaya bıraktı ama tarihi belgelemekle yükümlü kukuletalı cüceler geçen seneki halimden daha mutsuz olduğumu söyleyemezler. yattığım ranzanın her tarafında son on senede gelmiş geçmiş insanların şafak geri sayımları var. izmirli bir çocuk altı sene önce, “bu askerlik bitmez” deyip şafak 250’yi kazımış demirlere. bir gün gelmiş 159 yazmış, sonrasında 100’den düşmüş ve bitmez dediği askerliğin son gecesinde “şafak doğan güneş”i de ekledikten sonra çekmiş gitmiş. 3 sene önce de ankaralı birisi gelmiş aynı ranzaya, aynı şeyleri hemen hemen aynı sırayla yaşamış ve menkıbesini tamamladıktan sonra o da geri dönmüş. ranzamın demirden tavanı sayısal bir günlük olmuş adeta. “bu çocuk gidecek” yazısının hemen yanına yazıverdim ben de; çünkü bir gün gelecek bir gün kalacak!

    155 şafaktan şimdilik 106 kaldı ve 6 gün sonra çift hanelere ineceğim ama önümde ciddi bir sorun var: şafakla birlikte iq da hızla düşüyor ve uyandığım her sabah bir önceki günden daha gerizekalı bir şekilde tıraş olmaya iniyorum. günahıyla sevabıyla 135 iq ile geldiğim askerlikten hesaplarıma göre -20 ile çıkacak ve bir mayıs günü elimde yedi tane lahmacun ile babamın gelip beni almasını küçük enişte gibi bekleyeceğim.

    kliplere olan onulmaz öfkem yerini atiye ya da bengü çıktığı zaman görkemli taklalara bıraktı, sesi bana ulaşmadan kanalı değiştirmeyi başardığım için yıllardır sadece görüntüsünden haberdar olduğum ismail yk etkisi ise facebook temalı süpersonik klibinden sonra çaresiz bir hayranlığa dönüştü. hele ki helikopterle kaçış sahnesinden sonra daha bir boş bakar ve olur olmaz yerlerde tuhaf sesler çıkarır oldum. psikolojik destek birimine gittim ve saatler sonra tüm birimin psikolojik desteğe ihtiyacı vardı, birim sorumlusu beni akşama kadar değnekle kovaladı. aldığım dağcı komando eğitimleri sayesinde efsanevi bir dayaktan profesyonelce kurtuldum.

    günlük tutma denemelerim, her günün birbirinin aynısı geçmesi sonucu sekteye uğradı; bir sayfa yazıp 150 adet fotokopisini çektirdim ve zımbaladım. torunlarıma zengin bir kaynak bırakmak isterken, iktisat vizesine hazırlanır gibi fotokopi okuyacak çocuklar. “ne pis adammışsın dede” dedirteceğim. “dedirten dede türbesi” olacak yattığım yer, bir şeyi dedirtmek isteyenler ikametgâh ilmühaberi ve iki adet canlı horozla makamıma gelecek.

    gecenin köründeki manasız nöbetler sonucu çoğu zaman hangisinin rüya hangisinin görev olduğunu şaşırıyorum. ve her şaşırdığımda yaptığım gibi en yakınımdakine şimşek gibi bir tokat çarpıyorum. dünün talihlisi saçlarına ak düştükten sonra askere gelen ve 9 kişilik yüzük kardeşliğinde gri gandalf’tan farkı olmayan bir kader mahkûmuydu. neyse ki rüyaymış da ikinci bir meydan dayağından şans eseri kurtuldum.

    yeterince uyuma fırsatı bulamadığım gecelerin ertesinde halüsinasyonlarım dörtnala giden atlar gibi ortalığı talan ediyor; ordunun yuvarlak ekmeğini double whopper olarak görebiliyor ve hemen hemen aynı lezzeti alabiliyorum. gözlerimi kapatıp düşlemem mevcut gerçeği hızla değiştirirken yemeklerin berbatlığından şikâyet eden devrelerimin arasında çaktırmadan sırıtıyorum. tüm bu gerçeği dönüştürme meziyetime rağmen hindiye bir şey yapabilmiş değilim. hayvandaki kemiği gördüğümden beri hindinin gerçek boyunu tahmin etmeye çalışıyorum. pi’yi 2 aldım yine de hayvan 5 metre civarında çıkıyor. ben öyle kemiği danada bile görmedim ulan, sen ne hindisinden bahsediyorsun? dinozorların soyunun tükendiğinden gerçekten emin olamıyorum, ordunun özel güvenlikli bölgelerinde beslenmeye devam ediyor olabilirler. bir gün intikam için yemekhaneyi basacaklarını en karanlık kâbuslarımda görüyor ve haykırarak uyanıyorum.

    ölümüne devre-tertip muhabbeti yapıyor ve kulaktan şafak alıyorum. düşen iq’um sağ olsun, aynı anlamsız şeyleri bitmek bilmez bir ısrarla yapıyor ve zerre sorgulamıyorum, bu şafaktan sonra ben mi sorgulayayım? 100’den düşmeyi bekliyorum, hem hareketlerim daha manasızlaşacak hem de şafak sıkıştırmaya başlayacak. tedirgin bir portmanto gibi tezkeremi aldıktan sonra da eski ayarlarıma dönmek için format atacağım. format disketimi ülkenin her tarafındaki tuborg satan yerlere dağıttım, kırmızı ambalajında beni bekliyor. o metalik tadı dilimin üzerinde bekletirken fabrika ayarlarım yavaşça ortaya çıkacak ve eski halime geri döneceğim. 155 günün son on saniyesini; sadece bu iş için yapılmış “geri sayım sitesi”ne bakarak, buğulu sesini duymak için sabahın köründe arayarak uyandırdığım, bana ocak ayının ortasındaki sıkıntılı bir günde kocaman bir gökkuşağı hediye edip dayanma gücü veren sevgiliyi ayrı kaldığımız her saat için öperek ve damarlarımda lineer artan promille ıslatarak kutlayacağım. olimpos’un çakırkeyif tanrıları ve 20 temmuz 2009’da deep purple konserinde olup da gelecekte neler olacağından pek haberi olmayanlar şunu bilsin ki; kutlamayı ve kutsamayı her zaman sevdim.

    -yüksek rütbeliler coğrafyasında bir garip onbaşı olarak zamanını geçiren genç, eski halini çok matah bir şeymiş gibi gösterdiğini düşünüp bundan utandı. üstünü başını parçalayıp, omzu sürüsüyle logo ve yıldızlarla dolu bir amcanın üzerine koşarak biraz daha utanmayı ve kısa dönem askerliği en uzun sürede bitiren asker olarak 54 yaşında terhis olmayı düşündü. çalıştığı binada adeta takı töreninden henüz gelmişçesine üstünden başından bir şeyler sarkan adamlar vardı ve bir elin parmaklarından çok daha fazlaydılar.-

    excel’den bihaber geldiğim şubede yaptığım ilk ödenek tablosu, sürrealizm akımını yeniden şaşaalı günlerine döndürdü. salvador dali’nin en karmaşık eserleri benim ödenek tablomun yanında basit birer eskiz gibi kaldı. new york metropolitan müzesi tam 3 milyon dolar teklif etti de yine satmadım, klasöre koyup imzaya çıkardım. tablom gerçekten kışlada ses getirdi, hakkımda “vur emri” çıktı. kobra helikopterleri her sabah benim için mühimmat yüklü kalkıyor ve güneş batıncaya kadar beni arıyor. kamuflajlarım sayesinde fazla fark edilmiyorum, eve dönerken de kamuflajları vermeyeceğim. portakal bahçelerinin içinden yılan gibi süzülerek varacağım. kirlenmiyor, kırışmıyor, eskimiyor ve başka bir giysiye ihtiyaç bırakmıyor. hayatımın geri kalanında kamuflajlarımla dolaşmaya ve coğrafi şartlara her şartta uymaya karar verdim.

    geçen senelerdeki printer kabusumdan sonra “kağıt kırpma makinesi” sanat güneşi gibi doğdu hayatıma. ne belgesi olduğuna bakmadan, merhamet göstermeden, bilgisayara tanıtılma gibi küçük ego problemleri yaratmadan, seçenek sunmadan, kartuş bitti demeden, gereksiz yere kapris yapıp beni çileden çıkartmadan sadece işini yapıyor. sivil hayatımda da seviyeli birlikteliğimi sürdürmek istediğim gerçek bir buluş. yavaştan çeyizimi de düzmeye başladım: en keskininden bir kağıt kırpma makinesi, hilti, şarjörlü matkap, halis kumaştan kamuflaj ve beni soğuktan, kara büyüden, astsubayların basiretsizliğinden ve bedduadan koruyan mucize: içlik.

    gizem yapmaktan iş yapmaya zamanları kalmayan masonlar, gelen evrağa gelişine vurmak isteyen topçu asteğmenler ve çarşıya çıkarken depar atan sprinterlar şahidim olsun ki: içliğim olmasa ben de olmazdım. içliğimiz olmasa bir bölük komple olmazdık. her ne kadar yat içtimasından sonra mavi çarşafların etrafında beyaz içliklerle adeta bir şirinler köyü tandansı yakalasak da, entry’nin başlarında bir yerde gri gandalf diye bahsettiğim çilekeş, şirin babaya dönüşse de her şey gayet açık: içliksiz fazla dayanamazdık. biz yetişemedik ama bizden sonraki nesiller içlikle doğacak ve evrim serüvenine sağlam bir zincir ekleyecek.

    erkeklere hükmeden erkeklerin, sınırları ve kuralları belli ülkesinde herkes bir altındakini sindirmeye çalışıyor. bununla birlikte rütbeler alçaldıkça da egolar devleşiyor. bir albay gayet insancıl konuşabilirken, 1986 doğumlu bir astsubayın ağzından köpükler çıkıyor. 1.55 boyunda, ördek formatında, kafasının içinin bomboş olduğu bir kelimesinden bile belli nöbetçi subay, karşısında kalabalığı görünce adeta coşuyor ve “beyler, ızdırap olurum” diyerek meydan okuyor. izdırap olmak için minimum 1.60 olmak gerektiğini, o boyla posla en fazla “portatif ızdırap” olarak sirklerde insanları güldürebileceğini söylemiyorum. aklıma gelenleri kendimle ve kolpa not defterimle paylaşıyorum. çarşıya çıktığımda ise yapacak o kadar fazla şey oluyor ki, o heyecan ve ani özgürlük fırtınasında küçük bir sandal gibi oradan oraya savruluyorum. bu hafta sonu nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde bir deve kervanının başındaydım ve hemen arkamdaki develerin tedirginliğinde saatlerce yürüdüm. pes oynamak için kervanı kapıya bağladım ve liverpool’um ile amiyane tabirle rakibimin eline verdim. bileğim henüz bükülmedi, bu hafta sonu bir teğmenle hesabına oynayacağız. onu da yenersem önüme çıkan ilk yüksek rütbeliye “amca gel de kulaklarından oynatayım” diyerek ya başarımı tescilleyeceğim ya da yasımı tutacaksınız.

    sadece disket sürücüsüne sahip ve internete ulaşmasına en azından on iki sene olan bu bilgisayarda entry yazmaya çalışmak gerçek bir şuursuzluk göstergesi olsa da dediğim gibi: şafakla birlikte zeka seviyem de kurak bölgedeki bir barajın doluluk oranı gibi hızla düşüyor. bu düşüşü yüzümde anlamsız bir tebessüm ile izliyor ve ismail yk çıktığı zaman vahşice alkışlıyorum. klibin içinde başka klip çekerek paul auster’e ayar veren bu adam ve saykodelik holoholoda dünya şampiyonu olan klip güzeli sayesinde gerçekten tuhaf günler geçiriyorum.

    bu entry’i okursanız (ki imkansıza yakın bir ihtimal) bilin ki şafak:

    askerin tek zaman birimi.

    (15 gün önce yazmaya başladığım entryi sonunda yollamış olmanın haklı gururuyla. arz ederim.)
  • duvara, tavana, şapkaya, ranzaya, kapıya, yere, ağaca, mevziye, uyuyan çocukların alnına, basketbol topuna, bir rivayete göre kobra helikopterine başka bir rivayete göre f-16 savaş uçağına atılır da hayattaki tek beklentisi biraz daha hız olan kaplumbağanın üzerine de atılır mı lan bu meret? atılırmış, dün gördüm (dün: 28 mart 2010 akşamüstü).

    çimlerin arasından koğuşa doğru yürürken, hayattaki en büyük şanssızlığı bir kışlada yaşamak olan kaplumbağa da benimle aynı hızda bir yerlere gidiyordu. biraz daha yaklaşınca üzerindeki rakamları fark ettim; kaplumbağanın kabuğu tamamen rakamlarla kaplanmıştı ve hayvan, biraz önce matematik ispatı yapmış gibi aheste yürüyordu. tepeden tırnağa “şafak:147, ş:35 (şafak olmuş jon bon jovi), ş: 347 (bunu yazan öküzün askerliği çok), yozgatlı, polat, doğan güneş” gibi etiketlere bulanmıştı. reklam panosundan tek farkı bu iş için para almaması olan çilekeş, belki sevgilisiyle “sen beni neden aramıyorsun” temalı bir kavgadan sonra kapıyı çarpıp çıkmıştı ve başına gelenlerden sonra geri hiç dönemeyecekti. sevgilisi ise hayatının sonuna kadar kapıyı gözetleyecek ve bir gün geri gelir umuduyla başka hiçbir erkek kaplumbağayla konuşmayacaktı. belki de evine, yuvasına dönüyor; ailesinin rahat etmesi için tüm gün çalıştıktan sonra karanlık çökmeden hızlı adımlarla akşam yemeğine yetişmeye gayret ediyordu. “bugün de tavuk yapsa bari hanım” diye söyleniyordu.

    çocuklarının karşısına tüm vücudu dövmelerle kaplı azılı haydutlar gibi çıkacak olması şafak arsızı askerlerin işiydi ama kötü bir gün mefhumu sadece insanların değil hayvanların da başına geliyordu demek. sebepsiz kötülüğün kaynağı ise sadece insanlıktı, kaç günü kaldığını başka canlıların üzerine asetatlı kalemle boyamak sadece en vahşi türe has bir özellikti. değil kaplumbağa, kışla arazisinde çita olsa onu bile yakalayıp üzerine şafak atacak azme ve gerizekalılığa sahiptik. kaplumbağayı yakalayıp kolonyalı mendille silmek ve pırıl pırıl yapmak istediysem de vazgeçtim, tertemiz bir kaplumbağanın pirüpak ömrü birkaç günü geçmezdi burada, daha akşamını görmeden yine çeteleye dönerdi. üzerinde allah yazan balığın neyin ispatı olduğuna pek kafa yormadım fakat üzerinde şafak yazan kaplumbağa tamamen askerin varlığının ispatıydı.
  • -parola ne?
    -parola neee?
    -mankafa!
    -parola mankafa.
    -hayır sersem. parola şafak!
    -parola sersem şafak!
    -şafak be salak şafak!
    -parola şafak be salak!
    -hayır sade şafak!
    -parola sade şafak!
    -şafaaaaaaaaaak! o kadar. parolayı bilmeyeni geçirmeyeceksin. anladın mı? kumandanın bilmese onu da geçirmeyeceksin.
    -aman efendim estağfurullah.
    -aptal! geçirmeyeceksin. unutma! ben bile bilmesem beni de geçirmeyeceksin! neydi parola?
    -neydi?
    -şafak ulan şafaaaaaaaaaak!
    -evet şafak ulan şafak!
    -ıh! çavuş! al bu sersemi. öğret parolayı dik nöbete.
  • araftır, şafak. büyüdür, büyülüdür. ne güneş gibi parlamaya gücü kudreti yeter, ne de geceye sığınmasını, karanlıkta kaybolmasını bilir. yüzü birazdan doğacak güneşe dönük, aklı yeni günde, umut besler içten içe; ama geçmişin gölgelerini de taşır beraberinde, pare pare.
  • askerde kullanılan bir ölçü birimi. askerin kaç günü kaldığını belirtmenin yanında askerlerin birbirleriyle olan ilişkilerini de düzenler.

    misal diyelim ki elimizde yapılacak bir iş var, herhangi bir iş ne olduğu önemli değil. iki tane de askerimiz var; ahmet'le halit. gene diyelim ki ahmet'in şafağı x, halit'in şafağı da y. komutan bu ikisine "şu işi yapın" dedi ve gitti. yani o iş bir şekilde yapılacak, yapılmazsa ahmet'le halit biliyor ki çarşı izinleri yanacak.

    bu durumda bu herhangi bir işin kim tarafından yapılacağı x ve y arasındaki rakamsal bağlantıya bağlı. x ve y birbirine ne kadar yakınsa bu demektir ki ahmet ve halit aynı oranda emek harcıyacaklar. x ve y farkı ne kadar fazlaysa, harcanan emek fazla olan tarafa doğru artacak. ayrıca;

    eğer ki: x-y>90 ise bu halit'in bu işe hiçbir şekilde karışmayacağı bütün işi alt devre ahmet'in yapacağı demek oluyor. (90 rakamı tamamen bilimsel verilerle elde edilmiş olup, iki devre arasındaki yaklaşık gün miktarıdır)
  • genellikle kız kardeşi başak olan unisex bir isim.
  • hayatında yol açtığı derin sarsıntılara rağmen sadece bir seyircisi olduğunu söylediği 12 mart'ta sanık sadalyesine oturtulmuş sevgi soysal'ın dördüncü romanı. yazar bu tanıklığın, gerçekçi olmanın yanında şiirsel bir şekilde hikaye etmiştir. baskınlara, sorgu ve işkenceye karşı insanın sesini duyurduğu için bir kuşağa yazarı sevdiren bu roman, hem döneme tanıklık eden hem de bireysel tepkileri tüm karmaşıklığı ile yansıtan bir başyapıttır.
  • şafak tanrıçası; "rosy fingered aurora" olarak da bilinir romalılarca...
    (bkz: http://thanasis.com/eos.htm)
  • askerlikin bitimine kalan gun sayisi..
  • uzun bir karanlığın, çok uzun bir karanlığın hem de, kör karanlığın (gözü kör olasıca karanlığın) ardından geliyor sanki. başak sarısı bir şafak!