şükela:  tümü | bugün
  • bu söz bende trafikte kavga etmiş iki araç sahibinden birinin söyleyebileceği söz olarak çağrışım yaptı.

    ''el kol yapma, el kol yapma. sopam nerde lan? aha burda. gel gel...... sağa çektim bekliyorum amk.. çek arabayı laaaaaaaaaaaaan....''

    diğer bekleme çeşidi olarak:

    (bkz: tostumu yedim bekliyorum)
  • okul disindaki kizlara yoneldi ilgisi. yasca buyuk, tecrubeli
    agabeylerle gezmeye basladi. cok sey ogrenebilirdi onlardan. ogrendi
    de. caddelerde gezip, gelen gecen kizlara laf atmaya basladi. "uf
    agabey, su kiza bak, cok guzel." "hakikaten huseyin, ne kiz bee?
    sana bakiyo oglum, asil suna." "yok agabey su gelene asilayim.
    baksana o daha hos. degil mi ali agabey?"
    degildi maalesef. "daha hos" deyip laf attigi kiz, ali abisinin
    kizkardesiydi. birkac kufurle pacayi kurtardi. sahipsiz kizlara
    asilmak iyiydi, sahipliler ise bacimiz olurdu. ama sahipsiz
    dediklerimiz de bizim gibi birilerinin ablasi yahut kardesi degil
    miydi?
    acaba su an ablasina kim nerede laf atiyordu?

    igrendi bu cifte standarttan. cozemedikce cozuluyordu.
    cok fazla kizla cikmak makbuldu arkadas cevresinde.
    populer bir delikanlinin fazla kiz arkadasi olmaliydi.
    ama kizlarin erkeklerle fazla cikmalari iyi degildi, "kasar" damgasi
    yerlerdi. peki o zaman erkekler kiminle cikacakti ki? meselâ
    kendisinin kiz arkadaslariyla gezmesi anne babasinin hosuna
    gitmisti.
    ama ablasinin bir erkekle cikmasi evdekilerin en buyuk korkusu idi.
    kendisine bir kiz telefon edince "aslan oglum" diyen bakislar
    gezinirdi uzerinde. ama ablasini bir erkek ararsa evde kiyamet
    kopardi.
    .
    .
    .
    sonunda babasi dilinin altindaki baklayi cikardi: "evladim, asiri gitme.
    namazini da kil, kur'ân da oku,ama kizlarla gezip gerektiğinde icki de ic.
    dengeli yasa." "nerede yaziyor bu denge baba?" diye sordu.
    .
    .
    .
    askere gitmeden once bir ise girip calismak istedi.
    birkac yere basvurdu. torpilliler yuzunden ilk basvurdugu yere
    alinmadi. babasi ofkelendi. "bu torpil yuzunden memleket batacak"
    dedi. bir hafta sonra ikinci basvurdugu yer icin torpil bulunca sevindiler.
    baskasi lehine olunca kotuydu torpil. ama, biz yapinca iyi oluyordu.
    .
    .
    .

    kısımları günümüzin çarpık anlayışını çok güzel yansıtmış yazı. herkesin mutlaka okuması, 5 dakika olsa dahi düşünmesi gerekiyor.
  • tam metni aşağıdaki gibi olan denemedir;

    ben iyiyim doktor ağabey, ben iyiyim, hiçbir şeyim yok. sağa
    çektim, bekliyorum."

    böyle demişti hüseyin, daha odaya ilk girişinde.
    on sekiz yaşındaydı. şizofreni hastasıydı. gözlerinde hayalet
    görmüşçesine bir korku ile hiçbir şey görmüyormuş gibi bos bir bakış
    yer değiştiriyordu. çocuk gibiydi tavırları. büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip
    küçük bir çocuğun o problemsiz, saf dünyasına donmuştu sanki. artık
    mücadeleyi bırakmış, dış dünyaya kapılarını kapatmıştı. kendisine
    ait bilinmez bir dünyadaydı. neyi neden yaptığını, ne zaman ne
    yapacağını kestiremiyordu ailesi. insanlardan kaçıyor, bazen kendi
    kendine bir şeyler konuşup gülüyordu. ama, gariptir, halinden memnun
    görünüyordu.
    ve yerli yersiz ayni sözü tekrarlayıp duruyordu:
    "iyiyim ben, iyiyim. sağa çektim, bekliyorum."

    çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından yediği bir tokattı.
    oyundan eve biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak etmişlerdi.
    "geldim iste, sevinin" dercesine masum bir neşeyle yüzüne baktığı
    babasının öfke dolu bakışları, yediği tokat esnasında gördüğü
    yıldızlara karışmıştı. neye sinirlenmişti babası, bilemedi. çok
    korktu ve yatağına gidip ağladı. babasının "asabi"
    olduğunu, bazen isten gergin geldiğini, o yüzden ufak şeylere
    sinirlendiğini, "aslında iyi bir insan"
    olduğunu zamanla annesinden öğrenmişti. iyi de, kendisinin ne
    kabahati vardı ki? hem babası "sizin için çalışıyorum, ablanın ve
    senin geleceğiniz için yoruluyorum" demiyor muydu? bizim için
    çalışıp yorulduğu ve sinirleri bozulduğu için bizi dövmesi nasıl
    isti? bizden intikam mi alıyordu yoksa? neden ki?

    bazen "aslan oğlum, akıllı oğlum" derdi babası kendisine, bazen de
    "salak, haylaz!" ne zaman nasıl tepki alacağını bilemiyor,
    güvensizlik içini kemiriyordu.

    babasına bile güvenemeyecekse, bu dünyada kime güvenebilirdi ki?

    annesi, babasının aksine, çok şefkatliydi. bir o kadar da evhamlı.
    devamlı pesinde dolaşır, "hasta olacaksın"
    der, başka şey demezdi. bu ağır ilgiden boğulacak gibi oluyordu
    bazen. ama seviyordu kendisini, dövmüyordu ya; yetebilirdi bu. bu
    sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi gerekiyordu ama, olsundu.
    hep sevildiğini bilmek güven vericiydi zira. ama hayır; maalesef her
    zaman sevmiyordu annesi onu. uslu olduğu zamanlarda geçerliydi bu
    sevgi. şartlı bir sevgiydi yani.
    annesinin hoşlanmadığı bir şey yaptığında "seni doğuracağıma tas
    doğursaydım" sözünü duydu. bir gün dayanamayıp "acaba benim gerçek
    anne-babam siz değil misiniz?" sorusunu sorduğunda, annesi öfkeli
    gözlerle "saçmalama salak!" diye bağırdı. bu cevap acaba ne anlama
    geliyordu?

    bazen annesiyle babası kavga ederlerdi. daha doğrusu, öyle
    hissediyordu. içeriden bağırışlar gelir, yanlarına gidince
    susarlardı. bir şey yokmuş gibi davranırlardı. ama evde birkaç gün
    sessiz bir gerginlik olurdu. içini dağlardı bu gergin donemler.
    neydi problem, anlayamadı hiç. neden anlatmazlardı ki?
    problem varsa söylesinler, yoksa güzel güzel sohbet etsinlerdi.
    böylesi daha mi iyiydi sanki? suratsız bir çocuk olmuştu artık.
    evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyfi biraz yerine gelirdi.
    anne baba ne kadar gergin de olsalar misafirin yanında gülümserlerdi
    çünkü. yalancıktan da olsa onları öyle mutlu, kibar, konuşkan görmek
    hoşuna gidiyordu. hoşuna gidiyordu da, neden biz bize iken böyle
    davranmıyorlardı ki? biz komsulardan daha mi değersizdik? saflık
    derecesindeki patavatsızlığı misafirliklerde başına dert oldu.
    anne-babasının evde "keltoş" dedikleri komsu, evlerine misafir
    olduğu bir gün ona "keltoş" diye seslenince buz gibi bir hava
    esmişti. ablası çimdikledi. yanlış mi söylemişti adını yoksa? adi bu
    değil miydi? niye öyle diyorlardı o zaman?

    gelen giden arttıkça, çelişkiler de artıyordu.

    "yine mi o gıcık tipler geliyor? / aman efendim ne iyi oldu da
    geldiniz?"
    "o ayten de çok saçmalıyor canim / haklısın aytenciğim, ne yaparsın?"
    "keşke evde yok deseydin oğlum / inanın çok özlemiştik."

    bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu çoğunlukla. bu karmaşık
    oyunun kuralı acaba neydi? ilkokula başlayışını, evdeki
    sıkıntılardan kaçış olarak, sevinçle karşılamıştı. ama siyah
    önlükler, anlamsız kısıtlamalar olmasa daha iyi olurdu. hele bazen
    bayat nutuklar atıp bazen de öfkeyle bağıran asık suratlı
    öğretmenler olmasa çok da güzel olabilirdi. nutuklarda başka
    konuşuyorlardı, koridorlarda başka.

    "gelecek sizin elinizde / siz haylazsınız!"
    "okuyup büyük adam olacaksınız / adam olmazsınız siz!"
    "bu ülkenin umudu sizlerde / sizi her gün dövmek lazım!"
    "atatürk bu ülkeyi sizlere bıraktı / aptallar!"

    anlayamıyordu çoğu şeyi. atatürk'ü öğretmişlerdi ona önce ve sonra
    ve hep -beden eğitimi dersinde bile. "en büyük o! bizi kurtardı. bir
    millet yarattı." ama hüseyin dedesinden "allah en büyüktür, tek
    yaratıcı o'dur" diye öğrenmişti. bir gün öğretmenine "allah mi
    büyük, atatürk mü?" diye sordu. öğretmen ters ters baktı ve "böyle
    saçma soruları bir daha sorma; fena olur" dedi. korktu yine.
    korkmaya aliışmıştı zaten.
    korkutucuydu dünya. nasıl korunacaktı?

    ilkokul öğretmeni kopyaya çok kızardı. bir kez sınavda kopya çeken
    bir arkadaşını sınıfın ortasında evire çevire dövmüş, hatta bacağını
    kanatmıştı. kopya kotuydu, çekmemeliydi. hiç çekmedi de. son sınıfta
    ilkokullar arası bilgi yarışmasına katıldılar. final yarışmasında
    öğretmeni yanlarına yanaştı ve "şöyle bir soru gelecek, cevabi da
    şu" diye fısıldadı. duymazdan geldi. kopya kotu değil miydi?
    öğretmen kendilerini deniyordu herhalde. yarışma sonrasında öğretmen
    "beni niye dinlemediniz? size cevabi söyledim. ya yarışmayı
    kaybetseydiniz?" diye bağırınca, kafası iyice karıştı,
    bir gün birisi "bunlar kamera sakasıydı" diyecek diye bekliyordu.
    ama ya değilse?

    bir de kafasındaki çelişkileri tutabilseydi!
    anlaşılan, onları kendi kendine ve kendince çözmesi gerekecekti.
    yapabilirse...

    susmak çok iyiydi aslında. zaten ilkokulda öğretmenleri hep "susun!
    çok konuşmayın bakayım!"
    derdi. ama lisede öğretmenler "niye aval aval bakıyorsunuz, derse
    katilin biraz, sizin gibi koyunlar yüzünden bu millet geri kaldı!"
    deyince, sessiz ve uslu olma konusunda da çelişkide kaldı.

    büyümeseydi keşke. hep küçük bir çocuk olarak kalsa ne iyi olurdu.
    zaten genellikle odasında tek başına oyuncaklarıyla oynamasına,
    onlarla konuşmasına, annesi "hâlâ çocuk gibisin" diye tepki
    gösteriyordu.

    ergenliğe girdiğinde garip şeyler yasamaya başladı.
    öteden beri bildiği bedeninde o güne dek bilmediği şeyler oluyordu.
    ama kimseye soramadı. kimse de, ne olup bittiğini ona doğru düzgün
    anlatmadı. "ayıp!"
    deyip sustular. "kızların şeyi var mi?" sorusunun cevabini bile
    arkadaşlarıyla baş başa verip üç ayda öğrenebildi. yine o donemde
    öğrendiğini sandığı bir yığın şeyi düzeltmesi yıllarını alacaktı.

    zaten kızlardan yana başı dertteydi hep. çıktığı bir kız olmadığı
    için arkadaşları kendisiyle alay ediyorlardı. üzülüyordu. neredeyse
    sırf bu alaylardan kurtulmak için, hoşlandığı bir kızı gözüne
    kestirdi.
    ders aralarında onunla konuşmaya başladı. hatta ona âşık oldu bile
    denilebilirdi. ama bu kez de âşık olmasıyla alay edildi. insanlar
    neden böyleydi ki? bir gün teneffüste hoşlandığı kıza "seni
    seviyorum" demek geldi içinden. dedi de. ama kız ağlamaya başladı.
    hatta kendisini öğretmene şikâyet etti. tabii ki, dayak yedi
    öğretmenden. çok üzülmüştü. durumu düzeltmek için krizin yanına
    gitti, özür diledi ve "tamam, seni sevmiyorum" dedi. ama kız buna da
    ağladı.
    yine şikâyet edildi, yine dayak yedi, yine anlayamadı neler olup
    bittiğini. su kızlar da garipti doğrusu.

    okul dışındaki kızlara yöneldi ilgisi. yasça büyük, tecrübeli
    ağabeylerle gezmeye başladı. çok şey öğrenebilirdi onlardan. öğrendi
    de. caddelerde gezip, gelen gecen kızlara laf atmaya basladi. "uf
    ağabey, su kıza bak, çok güzel." "hakikaten hüseyin, ne kız be?
    sana bakıyor oğlum, asil suna." "yok ağabey su gelene asilayim.
    baksana o daha hoş. değil mi ali ağabey?"
    değildi maalesef. "daha hoş" deyip laf attığı kız, ali abisinin
    kız kardeşiydi. birkaç küfürle paçayı kurtardı. sahipsiz kızlara
    asılmak iyiydi, sahipliler ise bacımız olurdu. ama sahipsiz
    dediklerimiz de bizim gibi birilerinin ablası yahut kardeşi değil
    miydi?
    acaba su an ablasına kim nerede laf atıyordu?

    iğrendi bu cifte standarttan. çözemedikçe çözülüyordu.
    çok fazla kızla çıkmak makbuldü arkadaş çevresinde.
    popüler bir delikanlının fazla kız arkadaşı olmalıydı.
    ama kızların erkeklerle fazla çıkmaları iyi değildi, "kasar" damgası
    yerlerdi. peki o zaman erkekler kiminle çıkacaktı ki? meselâ
    kendisinin kız arkadaşlarıyla gezmesi anne babasının hoşuna
    gitmişti. ama ablasının bir erkekle çıkması evdekilerin en büyük korkusu idi.
    kendisine bir kız telefon edince "aslan oğlum" diyen bakışlar
    gezinirdi üzerinde. ama ablasını bir erkek ararsa evde kıyamet
    kopardı.

    "bu tutarsızlıklar beni deli edecek" diyordu içinden.
    kur’an okumanın ve ondaki
    emirlere uymanın çok güzel olduğunu öğrenmişti lise yıllarında. anne
    babası kur’an okumazlardı, ama "okumak lazım, iyidir" derlerdi.
    "okumak lazım, iyidir" derler, ama okumazlardı. normaldi artık bu
    çelişkiler; pek üstünde durmadı. o okudu, etkilendi.
    namaza başladı. kız arkadaşlarıyla samimiyetini kesti. bira içmez
    oldu. tv izlemedi, sohbetlere gitti. bir gün anne babasını fısır
    fısır konuşurken gördü. o aksam babası onu karsısına alıp konuşmaya
    başladı. bir problem olduğunu anlamıştı. bir problem olmasa babası
    onunla konuşmazdı çünkü; ancak bir problem varsa konuşurdu. sonunda
    babası dilinin altındaki baklayı çıkardı: "evladım, aşırı gitme.
    namazını da kil,
    kur’an da oku, ama kızlarla gezip gerektiğinde içki de iç. dengeli
    yasa." "nerede yazıyor bu denge baba?" diye sordu.
    babası sinirlenip "iste burada yazıyor" dedi ve avucunu gösterip
    yanağına okkalı bir tokat yapıştırdı.
    ağlamıyordu artık. etkileniyormuş gibi yapmaya çalışıyordu. ama
    direnci zayıflamıştı. kur’an’ı da, namazı da bıraktı.

    evlerinde televizyon hep açık dururdu. bazen açık saçık programlar
    olurdu. spiker "sok, sok! su rezilliğe bakin!" diye ekranı
    inletirken bir yandan da o rezillikler en ayrıntılı bicimde
    gösterilirdi.
    babası da hem onları seyreder, hem de "tövbe, tövbe!
    başımıza tas yağacak; şunların yaptıklarına bakin"
    derdi. hüseyin "baba, başka kanala gecelim" deyince de, "biraz
    bakalım canim, meraktan izliyorum zaten, neler olup bitiyor bilmek
    lazım" diye cevap verirdi.
    babasının bakışlarında merak denilemeyecek garip bir pırıltı olurdu
    oysa. hüseyin farkındaydı bunun. lise son sınıfta siyasetle
    ilgilenmek ama aşırı gitmemek gerektiğini öğrendi; nasıl olacaksa?
    ve haber programlarını izlemeye, gazetelerdeki köşe yazılarını
    okumaya başladı. birçok şey öğrendi; özellikle dış politika
    konusunda. batılı olmak lazımdı. batılılar bizden üstündü. yok
    hayır, biz en üstündük. sadece, biraz geri kalmıştık. ama en güçlü,
    en akıllı bizdik.
    bu millet adam olmazdı. biz batılıları seviyorduk, ama onlar bizi
    sevmiyordu. onlar bizi sevmediği için biz de onları sevmiyorduk. ama
    onlar gibi olmalıydık yine de. sevmeliydiler bizi, biz onları
    sevmesek de.

    hele yunanlılar bize iyice düşmandılar. biz de onlardan nefret
    ederdik. hep savaşmış, hep yenmiştik onları. ama aslında kardeştik.
    bazen bizden korktukları söylenirdi. sinirlendiriyordu bu bizi.
    bizden neden korkuyorlardı ki? fazla sinirlenirsek canlarına okurduk
    onların. korkasınlardı bizden.

    araplar ise zaten oldum olası bizi sevmezlerdi. biz de onları hiç
    sevmezdik. ama onlar bizi neden sevmiyordu ki? biz onları hep
    sevmiş, hep iyilik yapmış değil miydik? oysa onlar bize hep kötülük
    yapmak istiyorlardı. bizi sevmeleri lazımdı. ama bizim onları
    sevmememiz lazımdı.

    zihni iyice dağılmaya başlamıştı. içine kapanmaya başladı. odasından
    çıkmamaya başladı. hayallerle avundu. hayallerinde her şey netti,
    kontrolü altındaydı. en iyisi buydu galiba. ama annesi neden ona
    garip garip bakmaya başlamıştı ki?

    askere gitmeden önce bir ise girip çalışmak istedi.
    birkaç yere başvurdu. torpilliler yüzünden ilk başvurduğu yere
    alınmadı. babası öfkelendi. "bu torpil yüzünden memleket batacak"
    dedi. bir hafta sonra ikinci başvurduğu yer için torpil bulunca
    sevindiler.
    başkası lehine olunca kotuydu torpil. ama, biz yapınca iyi oluyordu.

    işyerinde bir kıza âşık oldu. tutunacak bir dal arıyordu bu
    çalkantılar arasında. her şey bozulmuştu, o kız tertemizdi. onunla
    hayati sihirli bir değnek değmişçesine değişecekti. o da hüseyin’i
    sevecekti mutlaka, hatta seviyordu galiba. zaten gecen gün işyerinde
    sudan bir sebepten bağırmıştı ona; tıpkı küçükken annesinin yaptığı
    gibi. seviyordu kesin, ama tutucu bir aileden geldiği için bunu pek
    belli etmiyordu. özellikle sessiz, mazbut bir kız oluşundan
    hoşlanmıştı onun.

    ama yaz gelince son hayal kırıklığını yaşadı. sevdiği kız bazen
    kısacık etekler giyiyordu. otururken de, görünmesin diye eteğini
    habire çekiştiriyordu. niye kısa giyiyordu ki o zaman? uzun giyse
    rahat ederdi.
    dayanamayıp bunu söyledi bir gün. kız utançla karışık gülümsedi, ama
    giyimini değiştirmedi. sonra bir gün onun yazın plajda bikiniyle
    dolaşıp erkek arkadaşlarıyla denize girdiğini öğrendi. "nasıl
    yani???"

    karşımda oturmuş kendi kendine konuşup gülen bu delikanlı, aslında
    kendince kurtuluşu seçmişti anlaşılan. çocukluğundan beri bu hayati,
    bu insanları çözememiş, doğru bir pusula, tutarlı bir rehber
    bulamamış, cifte standartların, yaman çelişkilerin çekiştirmesine
    daha fazla dayanamamış ve huzuru ancak gerçeği reddederek bulmuştu
    iste. bu kuralsız trafik, üstüne gelenler, arkadan sıkıştıranlar,
    yol isteyenler, küfredenler yüzünden, hayat yolculuğunda sağa
    çekmişti. bekliyordu.

    "ben iyiyim artık, hiçbir şeyim yok doktor ağabey, çok iyiyim ben.
    sağa çektim, bekliyorum."