şükela:  tümü | bugün
  • oyun yazarı. istanbul'da doğdu (1885). ortaöğrenimini izmir'de tamamladı. siyasal bilgiler fakültesi'ni bitirdi (1908). istanbul'da bazı liselerde edebiyat öğretmenliği ve okul müdürlüğü yaptı.
    tedavi için gittiği isviçre'de öldü (1921). mezarı isviçre'dedir.

    eserleri:

    oyun:

    ben başka (1911) (tahsin nahit ile birlikte)
    kırık mahfaza (1911)
    çıkmaz sokak (1912)
    fırtına (1912)

    eleştiri:

    tarih-i edebiyat-ı osmaniye (1910)
    yeni osmanlı tarih-i edebiyatı (1914)
    malumat-ı edebiye
  • bir kalender adammış ki, öyle böyle değil. ahmet samim de pek sever, nerede olsa yanında ister, nereye gitse "şahab'ı da alalım,"dermiş. hüküm gecesi'nde şöyle takdim edilir:

    "şahabettin süleyman o sıralarda her gün veya her hafta biri batıp biri çıkan birtakım gazetelerde yazarlık etmekte idi. bazen günde üç dört yazı yazdığı oluyor ve tabiatıyla bu başından aşkın çalışmalarını bitirebilmesi için gece geç vakitlere kadar uğraşması lazım geliyordu. fakat buna rağmen yine devamlı bir para ihtiyacı içinde idi. ne giyinmeye, ne yıkanmaya, ne de tıraş olmaya imkan bulabiliyordu. hatta ne yiyor, ne içiyordu. fakat ona yine para yetişmiyordu. kalıpsız fesinin altından fışkıran uzun ve yağlı saçlarını ikide bir elinin tersiyle zaptetmeye çabalayarak ve terziden aldığı günden beri -kimbilir altı ay mı, bir yıl mı- hiç ütü yüzü görmemiş ve dikişsiz birer eski kumaş parçasına dönmüş pantolonlara sarılı bacaklarının üstünde haline, tavrına bir çeşit sağlamlık ve zariflik vermek ister gibi dimdik yürüyerek durmadan yazmakta olduğu kitaplarının yazı ücretlerinden bir miktar avans para koparabilmek ümidiyle bâbıâli caddesinin ne kadar kitapçı dükkanı varsa hepsine günde birkaç kere başvurmak, onun açık havada yaptığı biricik ekzersizdi. çoğu günlerde darlığı o kadar dayanılmaz bir şekle girerdi ki, on beş mecidiye alacağı olan bir kitapçı ile, peşin para alacağım diye, beş mecidiyeye anlaşır, bu acayip pazarlığı büyük bir başarı gibi anlatırdı. kahkahalarla gülerek 'herifi yine kafese koydum,' derdi. ve zavallının saflığı o derecede idi ki, kafese kendisinin girmiş olduğunun hiç farkına bile varmazdı.

    zaten şahabettin süleyman'ın en hoş tarafı da bu idi. kendisini dünyanın en ahlaksız, dalavereci ve hatta namus ve onur ile en az ilgisi olan insanlarından biri sanırdı. bu zannını bir çeşit materyalist felsefeye uydurarak ona yüksek bir entellektüalizm süsü verirdi. 'ben bütün kuruntuların üstündeyim ve bu dünyada yaşamak hakkından başka bir şey tanımıyorum,' derdi. sözde ne aşka, ne dostluğa, ne de başka sevgilere inanırdı. bütün kadınları aldattığını, dostlarını ihmal ettiğini, ana babasını hiç sevmediğini, kardeşlerine karşı hiçbir yakınlık duyamadığını söylerdi. lakin gerçekte kadınlar tarafından aldatılan, dostları tarafından ihmal edilen ve genç yaşından beri aile şefkatinden yoksun bırakılan kendisiydi. mesela kadın ve erkek münasebetlerinde kıskançlığın iptidailikten kalma bir his olduğunu ve kendisinde böyle bir histen hiçbir iz bulunmadığını ispat için arkadaşlarını birlikte yaşadığı metresinin odasına götürür ve 'gözümün önünde istediğinizi yapmakta serbestsiniz,' demeye kadar giderdi. oysa bu izne hiç lüzum yoktu. çünkü zavallı şahabettin süleyman'ın tufan gibi alın terleri dökerek beslediği ve kendisi çıplak kalmaya razı olarak giydirip kuşandırdığı bu metreslerden, onun yokluğunda, en çok istifade eden yine bu arkadaşları idi."

    'şahab' bahsine şu hoş hikâyeyi de ekleyip çekilelim bakalım... yine hüküm gecesi'nden:

    "şahabettin süleyman, (...) 'gelin! gelin! size şu yazdığım müthiş yazıyı okuyayım,' dedi. mutlaka her yazdığını, yayınlanmazdan önce en az beş on kişiye okumak illeti de vardı. 'müthiş yazı' dediği ise devrin maarif nazırına bir açık mektuptu. şahabettin süleyman, bu açık mektubunda kendisinin kim olduğunu anlatıyor ve hemen bir muallimliğe tayin edilmesini istiyor; 'bu isteğimi yerine getirmezseniz, işte ben de böyle muhalefet yaparım!' diyordu. şahabettin süleyman, bu yazısını yüksek ve heyecanlı bir sesle okuduktan sonra, gözlüklerinin üstünden -yaptığı tesiri anlamak için- arkadaşlarının yüzüne baktı... samim gülüyor, 'hay allah cezanı versin! sen ne budala çocuksun!' diyordu."