şükela:  tümü | bugün
  • yekta kopan'ın 1 kasım'da çıkacak olan yeni kitabı. önsiparişimi verdim, merakla bekliyorum. bazı dostlarla aramızda bir iletişim şekli olarak kendisinin kitaplarını almak var birbirimize. şimdi bu yeni bir heyecan olacak. bir dosta yeniden selam demiş olacağım.

    "içimde bir şey koptu, koptuğunu hissedebiliyordum, bir şeyler çalkalanıp yükseldi içimden. deniz kenarında oradan oraya savrulan bir taş kadar özgür olamayan ruhlarımıza üzüldüm. doğanın muhteşem dengesine çomak sokmaktan zevk alan birilerinin ayak işlerinde geçen ömrümüze üzüldüm. bu kadar zor olmamalı özgürlük!" vidalı kapağı iki tur çevirip mazotun kalanını kafama diktim. ruhumun bedenimden ayrılıp gün batımına gitmesine izin verdim. uzandım. gözlerimi kapadım. artık tanımadığım bir sesle mırıldandım:

    seni senden başka kim özgürleştirebilir ki?"
  • az önce bitirdiğim yekta kopan'ın son öykü kitabı. önceki tüm öykü kitaplarını okumuş biri olarak bu kitabının insana yumruk attığını söyleyebilirim. ümitvarlığın azaldığı karanlığın bastığı öyküleri daha yoğundu bu kitapta. öykülerden birinin de adı olan herkes kadar mutsuz belki de yarattığı hissin özet cümlesi olabilir.
    kitabın kapağı da öykülerle oldukça uyumlu ve 'bulutlar açmadı mavi gök orda mı'* dedirtti.
  • en çok factotum hoşuma gitti. öyle içe sıça çekip gitmek istedigim icindir belki.
  • piyasada pek rağbet görmemiş yekta kopan kitabı.
    daha evvelki eserlerinin çoğunu okumuş ve çevreme okutmuş biri olarak bu kitabı boykot ediyorum.
    gerek can yayınları'nın adeta zorlama videolar çektirerek gözümüzdeki yekta kopan imajını bozması, onu bir propagandacıya dönüştürmesi, gerekse matbuu medyada gözümüze sokulması nedediyle protesto uyguluyorum.

    yekta kopan da umarım futbol takımı gibi sahiplendiği can yayınları ekibi ve yazarlarını bir kenara itip, kendi projelerine vakit ayırabilir.

    son olarak, yekta baba,

    önceki kitaplarını üç liraya, beş liraya d&r'da almayanı dövercesine satıyorlar reis, hak ettiğin bu mu senin?

    bence değil.
  • çok uzun sürede bitirebildiğim yekta kopan kitabı. yekta kopan'dan ilk defa "bir de baktım yoksun" kitabını okumuştum. o kitaptan sonra okuduğum yekta kopan kitaplarından haz alamadım. bu kitap da aynı şekilde. yekta kopanın entelektüel birikimine, okurluğuna filan bir diyeceğimiz yok elbette ama olmamış bu kitap. üzgünüm.
  • ben bu adamın kitabını okurken çok sevdiğim bir yemeği yiyormuş gibi keyif alıyorum, sözcükler o kadar güzel bir şekilde harmanlanıyor, cümleler öyle güzel akıp gidiyor ki, öyle güzel betimlemeleri var ki, ne anlattığından bağımsız olarak "oha ne güzel cümle" falan derken buluyorum kendimi. aile çay bahçesini okurken de böyle keyif almıştım, ama o kitaptaki hikayeden de keyif almıştım. bu kitaptaki hikayelere yakın hissedemedim kendimi, yine de okuması keyifli.
  • kitabı okuduğum gecenin sabahı kendimi yekta kopanın editörüne dönüşmüş olarak buldum... yok ya, ter içinde uyandım (kötü espri), o nedenle fazla bir şey yazmak istemiyorum. zaten burcu bayer, sabitfikir'de gayet güzel anlatmış. burada da dursun:

    insanın kendini kurduğu, sırtını yasladığı, eminlik bulduğu anne hafızasını yitirirse çocuk da yitirir.

    yekten söyleyelim; yekta kopan’ın öykülerinin toplandığı sakın oraya gitme surat astıran, karamsarlığa boğduran, kötülüğün sıradanlığını yüzümüze vuran modernliğin rüzgarının ürpertisinin öykülerinden oluşuyor. kitabın ilk öyküsü “samodey” de bu yüzden önemli. yavaş yavaş unutuşun karanlık kasabasına giden annesinin ardından hınçlı bir hesaplaşmaya girişen oğlun hikayesi. insanın kendini kurduğu, sırtını yasladığı, eminlik bulduğu anne hafızasını yitirirse çocuk da yitirir çünkü. geleneğin, erdemlerin, güvenli bir dünyanın temsili olan anne kaybedilirse, çocuğun da bu kötücül dünyaya karşı takati kesilir. o kötücül dünya ise takip eden öykülerde resmedilir.

    atay’ın ubor metanga'sı ve kafka’nın dava’sıyla akraba bir “mektup”, küçük insanın derinlerdeki bir korkusuna, kendini kontrolsüz hissettiği muğlak bir dünyanın tedirginliğine işaret eder. orwell’in 1984’üyle akraba olan “ev hali” ile “katil, uşak!” öyküleri ise bir zamanlar distopik dediğimiz metinleri yeniden adlandırmamız gerektiğini ima ediyor. nitekim dünün distopyaları bugün gerçeğe dönüşmüştür. yazarların evlerinde yaşayan sansürcüleri ile danışmanları üzerinde dahi mutlak bir otorite kuran diktatörün o her şeyi kendi lehine dönüştürme gücü karamsar oldukları kadar aşina gelen fikirler. tam da burada “bir yabancı” öyküsü devreye girerek bize bir sonraki varoluş halimizi fısıldar: basit beklentileri olan bir beyaz yakalı, ofistekilerin kötücüllüğünden, “öteki”leri cehennem olarak görmelerinden yorulup kendisi de camus’nün yabancı'sına dönüşür. camus’yü sartre takip ederek yabancının arkasındaki büyük boşluğa işaret eder. kopan, “herkes kadar mutsuz” öyküsünde yazı atölyesi düzenleyen tutunamayan alkolik bir öykücünün atölyede tartışılan bir öykü üzerinden kendiyle yüzleşmesini merkeze alarak bize şunu söyler: bugün mutsuz veya kötü olmak için bir çocukluk travmasına, büyük bir acıya ihtiyacımız yoktur. modern varoluş hali mutsuz olmamız için yeter sebeptir. atölyede, öykü kahramanının hareketlerini meşrulaştırmak için bir sebepler zinciri aranır, aksi halde karakter sahici gelmeyecektir. her birimiz müsvedde freudlara dönüşüp karakterin bilinçaltını eşelemeye çalışırız. halbuki bu öykücü de hayattan sıkıldığı için alkolik olmuştur, babasız büyümenin yarattığı sancılardan değil.

    yabancılaşma ve boşluğu elbette intihar takip edecektir. tolstoy’un pek meşhur, “bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır,” sözüne nazire yapan “källtorpssjön laneti” adlı son öykü aslında tam da wes anderson’ın ağzına layıktır. kitaptaki en etkileyici öykülerden biri olan bu metin, etkileyici ve otoriter bir büyükbabanın mirasını yaşatmaya çalışan ailenin mensuplarının hayatlarına giriveren bir laneti uzun uzadıya yaşamalarını anlatır. anlatıcı olan torun, lanetin başladığı källtorpssjön gölü’ne gider. gölün donmuş sularına daldığında ya sağ salim çıkarak hayatlarının üzerindeki buz kütlesini de atacak ya da ölecektir. kahraman savaşmaz. biz de aslında uzun sürmüş bir intiharın akşamına varırız.

    şimdi soralım, acaba tüm bu hikayeler annenin unutuşun kolay ülkesine giderek çocuğu da hafızasız, öncesiz, kimliksiz bırakmasıyla mı başlamıştır? o halde yekta kopan’ın çağrısına biz de katılalım: sakın oraya gitme!