şükela:  tümü | bugün
  • gezici festivalin 1999'da gösterdiği, lars von trierin 1987'de çektiği film.
    (bkz: epidemic)
  • aniden başlayıp,son derece geniş çevrelerde her kısım insan tafından ,hiç umulmadığı kadar popüler olan akımlar için de kullanılan bir kelimedir.
  • robin cookun sürükleyici romanlarından birinin adı.
  • türk sinemasında ilk olarak renkli çekilen filmin adıdır.
  • bir murathan mungan siiri;
    " yalnızca aşk değil bu,
    yalnızca ayrılık değil, salgın
    bize geçmişten geçen
    kandan, tarihten, doğamızın bize kurduğu tuzktan
    kaderimizden ve yıldızlardan geçen salgın
    yalnızca bir humma değill bu,
    ellerindeyiz bilmediğimiz bir tutsaklığın

    damarlarımdaki kana hükmediyor
    şefkat, şehvet, şiddetle
    kendini bende sınayan salgın
    ölümün kenarına düşen satırlarla
    batan ayın kenarına düşen satırlarla
    bu sayrıl hüküm, bu kara humma, bu kanama
    kendini sürdürüyor bende
    sormayın bana ben bilmiyorum
    ben hiçbir şey bilmiyorum,
    içindeyim salgın gibi
    derin sayrılığı başka çağlara ait bu aşkın
    kilitlendiğim var oluşundan çıkamıyorum
    ben de isterdim serin, uzak, kuzeyli bir
    olmayı, hesaplarını tutmayı
    sözlerin, duyguların, davranışların
    gelecek sağlamak için yapılan ince ayarların
    ama ben saf korkudan yapılmış tehlikeli mısraları,
    hikayesi uzun olan kılıçları,
    çölde geçen şarkıları ve onu seviyorum
    onu seviyorum onu seviyorum onu seviyorum "
  • ykb'den alinan krediyle cekilen turk sinemasinin ikinci renkli film halici kiz'in vizyona daha once girmesi nedeniyle adi pek duyulmamis olsa da 1954'de ali ipar tarafindan cekilmis turk sinemasinin ilk renkli filmi.

    laboratuvar islemlerinin amerikada yapilmasi nedeniyle vizyona girmesi gecikmis film.
  • hiç kimse tek basına insan olamaz: birbirimizi insan kılarız.
    içimizdeki insanlığımız başkalarından "bulasmıstır" bize:
    benzerlerimizin yakınlığı olmasaydı hiçbir zaman yakalanmayacağımız bir hastalıktır insanlık
    (fernando savater - yasam soruları)
  • lucretius 'un dilinde şöyle açıklanmış hadise;

    "..anlatalım sayrılıkların nedenlerini, açıklayalım,
    budur dileğim. nedendir bu salgınlar kişi soyuna,
    hayvan sürülerine ölüm saçan, yıkım getiren.
    ilkin, birçok öğe vardır yukarda değindiğim,
    bize canlılık veren. ölüm getirir birçoğu da,
    sağlığı bozar, uçar öteye beriye, rasgele toplanır
    bunlar, sonra yayılırlar ortalığa, havaya.
    sayrılık getiren bir ortam oluşur havada.
    tüm bu salgınlar, bulaşıcılar dıştan gelir,
    sislerde, bulutlarda olduğu gibi, ağar göğe,
    bunlar bir yandan çıkar yerden yağmurlar toprağa
    işleyince, bir yandan da güneş sıcağından
    isınan kokmuş nesnelerden doğar, yayılır.
    görmez misin, yuvasını bırakan, bize gelen
    bir yabancıya, alışmadığı bir ülkenin suyu,
    soğuğu nasıl dokunur, başka bir etki
    gösterir? bir ayrılık vardır britanya havasıyla
    mısır'ınki arasında, evren baltasının böyle
    derine işlediği, pontus'tan gades'e değin
    uzayan bir uçurum açtığı, insan soyunda
    kara-yanık yüzlülerin yaşadığı yerde. evren
    dört bölümdür birbirinden ayrı göksel
    yörüngelere, esen yellere göre. kişiler
    renklerinden, dış görünüşten dolayı ayrılır,
    ulusların ayrılıkları da böyledir, kan soyundan,
    sayrılıklardan. fil hastalığı orta mısır'da
    nil ırmağı yakınlarında, görülmez yeryüzünün
    başka yörelerinde. diz ağrısı attika'da, göz ağrısı
    achaia'da çoktur. böyledir başka yerlerde de,
    öteki örgenleri çökerten bu hava değişimleri.
    uzun süre etkilerse, rasgele, hava akımı bizi,
    yıpratıcı bir durum belirir, yayılır gökte
    bulutlar gibi, sisler gibi yavaşça ortalığa,
    bir değişme, karışıklık doğurur, gördüğümüz
    gibi; bizim ülkemize varınca değişir durum,
    bulaşır bize de salgınlar, dolar içimize
    hızla, baskın gelir, ya sularda, ya yaban
    yemişlerinde yuvalanır, ya kişisel besinlerde,
    ya hayvan yeminde yerleşir, sayrılık taşıyan
    uygun nesneler bekler, çıkar havaya, soluk
    aldığımızda, ağulu salgının bulunduğu, yellerden
    yutarız bilmeden salgın taşıyanları, solunandan,
    benzer bir yolla bulaşır sığırlara salgın, kırar
    geçirir bütün yünlü hayvanları. önemsizdir
    bizim, salgın bölgesine girip girmememiz, ülkenin
    havasına direnecek bir örtüye bürünmemiz.
    doğa, kendince, getirir bir ülkeye yıkımı,
    çökmüş, bozulmuşsa, çetin işler açar başımıza
    alışmadığımız, yeni bir yıkıma sürükler bizi."

    de rerum natura
    çev: ismet zeki eyüboğlu
  • yatılı okuldaki salgın insanı çileden çıkarır. işgüzar hemşire kendi kendine idarenin öğrencilerin revirde yatırılmasına karşı çıktığına inanır, ateşi 39'a çıkmış bir sürü insanı hemen iyileşemesinler diye, bir de sınıfta, yatakhanede mikroplarını saçsınlar diye bomboş olan yataklara yatırmaz, geri çevirir. bir çay-çorba yapan zaten yoktur. salgın büyüdükten sonra kimse o allahın cezası maskeleri takmaz, hastalık biraz daha yayılır. sınıfta cam açılmaz, santimetreküpteki mikrop oranı katlanarak artar. sonra eve gidince, 1 gramlık antibiyotik ve annenin itinalı bakımından mürekkep tedaviyle bile iki haftadan önce ayağa kalkılmaz.

    hemşireye kılım.
  • insanlık tarihinde savaşlardan daha çok can almış fenomen. jared diamond un guns, germs and steel kitabının 11'inci bölümünü baz alarak hafif özet, hafif çeviri, hafif yorum tadında bir şeyler yazasım var.

    hayvanların evcilleştirilmesi ve tarım devrimi insanlığın gelişimi için önemli bir adım olmuş olsa da insanlık bu önemli aşamaların sadece kaymağını yememiş, aynı zamanda derdinini de çekmiş bu ademoğlu. bugun bir virüsün yapısını çözebilmek için her yıl kallavi miktarda para harcıyor ve dünyanın en zengin şirketleri ilaç sektöründen geliyorsa şayet bunun sorumlusu, dolaylı olarak, tarım devrimi ve hayvanların evcilleştirilmesidir.

    virüsler de tıpkı diğer canlılar gibidir. bunun anlamı onlar da diğer canlılar gibi doğal seleksiyon aşamalarından geçmişlerdir. bunun neticesinde türün en verimli bireyleri hayatta kalmayı ve yeni döller verebilmeyi becerebilmiştir. virüsler için yayılım türlerinin devamı için büyük bir önem teşkil etmektedir ve bu nedenle, bizim "hastalık belirtisi" dediğimiz, bazı stratejiler geliştirmişlerdir. bu stratejiler hem pasif hem de aktif karakterli olabilir. yeni bir bireyi enfekte etmek için bir canlının vücudunda yenmeyi beklemek pasif bir strateji sayılabilirken( trişinozu yeterince pişirlmemiş domuz etini yiyerek kapmak yada gulme hastalığının yamyamlık neticesinde yeni bireylere geçmesi gibi), yine yeni bir bireye ulaşmak için üçüncü bir canlıyı kullanmak aktif bir stratejidir (sıtmayı yeni bireylere taşımak için sivrisineklerin kullanılması gibi). bunlara ek olarak virüsler, hayatta kalmak ve kendilerine karşı geliştirilmiş bir mekanizma olan akyuvarları aldatmak için kimyasal yapılarını değiştirmek gibi daha dahiyane yolları da deneyebilirler. enfekte edilmiş canlının vücudunda tüm bu bizans oyunları donerken,enfekte edilmiş bireyin ölümü gerçekleşebilir. ancak bu, şayet ölümden önce yeni bireyler enfekte edilmişse, pek o kadar da önemli değildir. önemli olan türün devamı için yeni bireylere ulaşılıp ulaşılmadığıdır.

    tüm bunlardan sonra akla neden virüsler bizi hasta ediyor gibi bir soru gelebilir. aslında virüslerin bizi hasta etmesi kasıtlı bir hareket değildir. onlar sadece bazı yollar kullanarak varlıklarını sürdürebilecekleri yeni metabolizmalar ararlar. bu noktada bir virüsün işi zordur,çünkü harek etme yeteneği çok kısıtıdır. dolayısıyla üzerinde hareket edip yeni bireylere ulaşabilecekleri bir toplu taşıma aracına ihtiyaçları vardır ki bu toplu taşıma araçlarının içerisinde insanlar da vardır.

    virüslerin neden olabileceği önemli bir fenomen salgınlardır. salgınların dört ortak karakteristiği vardır;

    - çok hızlı yayılırlar
    - sonuç enfekte edilmiş bireyler için ya ölüm yada bağışıklık sistemi veya tedavi yöntemleri aracılığıyla iyileşmedir.
    - bağışıklık sistemi belli bir virüse karşı daha kuvvetli olanlar, doğal seçilim neticesinde, virüsün görüldüğü topluluğun bağışıklık sistemini güçlendirir ( bağışıklık sistemi güçlü olanların hayatta kalması ve yeni doğan bebekler üzerinden sahip oldukları genleri topluma yaymaları gibi).
    - hastalık diğer hayvanlarda görülmez, sadece insanlara özgüdür.

    uzun dönemde salgınlar yok olma eğilimindedir. burada bizi böye bir sonuca götüren iki dinamik aynı yönde çalışır. ilki virüsü kapmış ancak bağışıklık sistemi güçlü olmayan bireylerin ölmesi ve virüsün yayılımına katkıda bulunamaması ve ikincisi bağışıklık sistemi güçlü olan bireylerin hastalığı yenmesi ve iyileşmesi. ancak nüfus bir kez daha yeterince kalabalıklaşır ve yabancılarla etkileşim içerisine girerse, hastaık yeniden baş gösterebilir. diğer bir değişle salgınlar nüfusun büyüklüğü ile doğrudan ilişkilidir. bu ilişki, insanlığın çok eskiden beri sorduğu, amerikayı yağmalayan ispanyolların neden yerlilerin eski kıta kökenli salgın hastalıklardan etkilendikleri oranda yeni kıta salgınları ve hastalıklarından etkilenmedikleri sorusunun bir cevabıdır. yani hastalık neticesinde kırım neden sadece amerikan yerlilerinde olmuş ve yeni kıta hastalıklarına en az yerlilerin eski kıta hastalıklarına yabancı olduğu kadar yabacı olan ispanyollar sulu bir turp misali etkilenmeden savaştan çıkmışlardır? cevap ise yeni kıta yerlilerinin, geliştirdikleri tarım ve hayvan evcilleştirilmesi teknikleri neticesinde büyük bir kalabalığa sahip olan avrupa ahalisinin tersine, yeterince büyük bir populasyona, dolayısıyla da yeterince şiddetli bir salgına sahip olamamalarıdır. bir başka ifade ile avrupalılar salgından kırım kırım kırılmış atalalarının kendilerine getirdiği "avantajı" farkında olmadan kullanmış, savaşlarda hiçbir sayısal üstünlüğe sahip olmamalarına rağmen amerikalı yerlileri, kimi zaman, kıllarını bile kıpırdatmadan yenmişlerdir. bu açıdan koca güney ameriknın şakır şakır ispanyolcakonuşur bir kara parçası haline gelmesinin nedeninin minicik virüslerin dolaylı ve kümülatif etkisi olması şahsıma gayet ironik gelmektedir.

    şimdi tarım devrimi ve hayvan evcilleştirilmesi ile salgın hastalıklar arasıdaki pozitif ilişkiye biraz eğilelim. ilk olarak tarım devrimi ile birlikte, gıda maddelerinin artması, yerleşik hayat geçiş sonucunda doğum aralıklarının azalması gibi sebepler neticesinde, nüfüs artmış ve büyük insan yığınları bir salgın başlatmak için önemli bir gerekliliği yerine getirmişlerdir. tarım devrimi ile salgın hastalıklar arasındaki ilişki açısından ikinci bir nokta yerleşik düzene geçiştir. yerleşik düzene geçmenin önemli bir özelliği, göçebe yaşamanın tersine, insan ve hayvan dışkılarını da içeren atıkların yakınlarında yaşamaktır. böylesi bir yaşam tarzı salgın hastalıkları tetikleyici nitelikte olmuştur. bunarla beraber tarımsal ürünü arttırmak için gübre kullanımı ve yerleşik olarak yaşayan insanların çevrelerinde yaşayan kemirgenler de salgının lehine pozitif bir katkı sağlamışlardır. tüm bu sayılanlar küçük bir köy simulasyonu ile elde edilmiştir ve ortalama büyüklükteki bir şehrin ele alınması durumunda, tarım devrimi ve salgın hastalıklar arasındaki ilişkiye neden olan bu fatörlerin etkisi katlanmaktadır.

    yaşam stilimizdeki değişimin hastalıkları nasıl tetiklediğinden bahsettikten sonra biraz da virüslerin nereden geldiğine değinelim. bir salgına neden olablecek olan virüsler genellikle hayvnlardan gelmektedir. araştırmalar insanlara özgü salgınlar yaratabilecek virüslerin, hayvanlarda görülen bazı virüslerle oldukca ilişkili olduğunu göstermektedir. bu aslında virüslerin hayvanlardan insanlara geçip, kendilerini insan metabolizmasına ve insan metabolizması üzerinden yayılımını devam ettirebilmeye adapte ettiklerini göstermektedir. bu gibi bir adaptasyon hikayesi kızamık virüsü ile sığır vebası virüslerinin birbirine olan benzerliği üzerinden okunabilir.

    bir virüsün kendini insan vücuduna adapte etmesi 4 aşamadan oluşur;

    - virüs hayvanlardan insana geçer
    - virüs insandan insana transferin mümkün olabileceği şekilde evrim geçirir, yeni metabolizmaya uyum saglamaya calısır ve salgın gerçekleşir. (bu aşamayı hayvandan insana geçebilmiş çok az virüs başarır)
    - bu aşamada virüs enfekte ettiği tüm bireyleri öldürerek ve kendisine karşı daha sağlam bir bağışıklık sistemine sahip bireylerin vücudunda tutunamayarak kaybolur.
    - son aşamada salgın insana özgü bir hal alır, diğer hayvanlarda görülmez.

    yukarıda salgın hastalıklar ile nüfusun büyüklüğü arasında pozitif bir korelasyondan bahsedilmiş olsa da teori ile örtüşmeyen bazı örnekler vardır. tenochtitlan gibi bazı şehirler avrupadaki şehirler kadar kalabalık olmasına rağmen bir salgın hastalığı tetikleyememiştir. böyesi bir durumun bir kaç nedeni olabilir. bunlardan ilki nüfus yoğunluğundaki artışın yeni kıta şehirlerinde, avrupa şehirlerine oranla, daha geç başlamış olması olabilir; diğer bir değişle yeni kıtadaki insanların, yeterince kirli olmak ve dışkılarını ellerine yüzlerine bulaştırmak için yeterince zamanları olmamış olmalı ! ikinci bir neden, ne kadar büyük şehirler olsalar da avrupadaki karşılıkları gibi, bölgeler arasındaki etkileşimin adeta tavan yaptığı, bir ticaret merkezine dönüşememiş olmaları olabilir; yine diğer bir değişle ortalıkta fır fır dönen kokuşmuş tüccarların eksikliği amerika medeniyetlerine pahalıya mal olmuş görünüyor. böylelikle, pis kokan ticaret adamlarının varlığı, uzun vadede, dünya üzerindeki herhangi bir silahtan daha tehlikeli ve daha avantajlı gibi görünüyor !