şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: sanomi)
  • lizeta kalimeri'nin sokratis malamas ile seslendirdiği,piyano ve keman eşliğinde insanın derinliklerine işleyen güzel şarkı.
    özellikle ikinci kısımda lizeta ve sokratis "..ve onun kalbi ilk kez kağıt gibi yanacak" derken,sizde yanarsınız,hatırlarsınız..
  • sabahın sekiz buçuğunda, güne gözlerini o'nun yatağında, o'nun yastığının kokusunu içine çekerek açtı. güne daha güzel bir başlangıç olabilir miydi? olurdu elbet, yanında o olsaydı.

    bir önceki günün akşamında, saat tam yedi buçukta şehrin en merkezi istasyonunda onunla buluşmuştu. "tanıdık birilerine" görünmekten çekinerek, sahile doğru yürümeye başlamışlar; pubları, restoranları ve hala açık olan ışıltılı küçük butikleriyle, en cıvıltılı saatlerini geçirmekte olan ara sokaklardan birine dalmışlardı. karşılarına çıkan küçük ve mütevazi bir fransız restoranı, ilk görüşte akıllarını çelmişti.

    sokakla ve insanlarla iç içeydi oturdukları masa, sofralarında ise balık, kalamar ve beyaz şarap vardı. zaman ve mekan kavramını yitirmişti, şarabın sarhoşluğu değil, o'nun sarhoşluğuydu bu. o'nun ağzından, kendine özgü aksanıyla çıkan ingilizce kelimeler damarlarında dolaştıkça başı dönüyordu. çoğunlukla dinlemiyordu, yalnızca duyuyordu. çoğunlukla izliyordu, mimiklerini, ciddiyetini, şaşkınlığını, gülüşünü, yüzündeki çizgileri, o'na ait her şeyi ama her şeyi, o'nu bir ay sonra böyle yakından izleyemeyecek olmanın telaşıyla hafızasına kazımaya çabalıyordu.

    şarap bittiğinde, saat on buçuğa geliyordu. aklını okur gibi, "eve gitmiyoruz değil mi?" diye sordu. "gitmiyoruz." hep yaptığı gibi, plansız, anlık kararlarla hareket ediyordu, onunsa hiçbir itirazı yoktu. nereye gideceklerini dahi sormadı. yalnızca ayağa kalktı, yeniden yürümeye başladılar. sakin bir pub'da, siyah bira içerek bir saat daha geçirdiler beraber.

    o eve yürüyerek dönecekti, öteki ise, başını camına yaslayıp o geceye ait bütün detayları bir bir gözlerinin önüne getireceği trenle. ikisi de son trenin gece on ikide olduğunu sanırken, ellerinden geldiğince ağırdan alarak istasyona yürüdüler. son trenin çoktan yola çıktığını öğrendiklerinde çok geçti. artık gidebileceği tek yer, o mavi kapılı beyaz evdi.

    sabahın sekiz buçuğunda, güne gözlerini o'nun yatağında, o'nun yastığının kokusunu içine çekerek açtı. iş günü olmasından mütevellit, o çoktan hazırlanıp çıkmıştı. telefonunda ise, hala silmeye kıyamadığı o mesaj vardı. mesajdaki iki cümle, bir önceki gece beyninin derinliklerine iyice işleyen o sesle kulaklarında yankılandı, gülümsedi. bonkörce kullanmaya bayıldığı noktalama işaretlerine gözü takıldı, yeniden gülümsedi. yataktan kalkıp hazırlandı, çantasını aldı ve kapıyı yavaşça çekip çıktı.

    sabah serinliği yüzüne vurdu, daha da uyanabilmek için bir şarkı açmaya karar verdi. kapağından başlayıp kokusunu içine çekti, henüz tadına varmadan gülümsemesini geri kazanmıştı. lizeta kalimeri adlı efsunlu ses, salomi ismindeki nazik bir şarkıyı söylüyordu. aynı şarkı, kahramaniyemizin ellerinden tuttu, o'nun memleketine götürdü, deniz kokulu sokaklarında dolaştırırken aklından bütün dünya telaşını sildi, attı.

    istasyona varıp, kendini dün gece kaçırdığı trene attığında, pire limanı'na varmıştı hayalinde. yanında uzun zamandır eksik olan kız kardeşinin özlemiyle, onu da tutup kolundan o limana getirsin diye, mavi beyaz bir meleğin omzuna yükledi salomi'yi.

    "istikamet, sevgili melek..." diye fısıldadı. "istikametin, eftimia. tanırsın, bilirsin, o olduğunu ilk görüşte anlarsın."
  • bu şarkıyı bana tanıtan insanı hiç tanımıyorum. hiç görmedim. bilmiyorum. ama o beni kesinlikle çok iyi anlıyo.
  • bayağıdır dinlemediğim, 2 gün önce dinleyince yine saplantıya çevirdiğim, sözlerinin ingilizce çevirisi aşağıdaki şekilde olan şarkı. ya da düzeltiyorum, şarkı değil masal. gayet hüzünlüsünden.

    the silver of the moon
    got spread on the
    narrow pebble road
    and anna the wild
    got up as fotis started to
    devise a song

    to come up and dance
    and bewitch the men
    at the party
    and foti's heart
    she will burn first
    like paper

    ıf salome ever cried
    in the passion of forgiveness
    she will be redeemed
    but on her heavy crown
    ruby and blood
    will be mixed
  • sözleri sadece alışveriş listesi bile olsa, duygusallığından bir şey kaybetmeyecek kadar güzel bir melodiye sahip şarkı.
  • sanki geçmişte yaşanmış başka bir hayat var bu şarkıda. bana ait ama hatırlamıyorum. salomi kadar kuvvetli bir bütünlük / tam bir hayat olmasa da, bazı şarkılarda geçmişe dair bir yaşanmışlık hissine kapıldığım vakidir. ama bu bambaşka. çok yoğun / çok kuvvetli / fazlasıyla somut. her dinlemede aynı etkiyi yapıyor ve bu etki azalmıyor.

    anlamadığım sözlerde muhtemelen hiçbir şey yok. melodi ise (müzik ile ilişkisi "hmm, güzelmiş bu"dan öte olmayan bana) sadece keyif veriyor en yüzeysel anlamda. yine de o kadar eminim ki bunun benim tüm bir hayatımı içerdiğinden / anlattığından...

    ama muhtemelen ya o hayat 40 yıldır yaşadığım ve yaşamakta olduğum bu hayat değil. ya da bu ise bile yeni yeni / çok yakın tarihte başladı yaşanmaya. yani o "yaşanmış" gibi duyduğum / salomi'nin her notasında dinlediğim hayat ya şimdiki benden çok öncedir ya da zaten bildiğim bir hayatı yaşamaya / geçmiş gibi hissettiğimi geleceğe taşımaya doğru gidiyorum.

    hüznü çok yoğun / korkarım bu kadar hüzünden ama her ne ise o hikayeyi merak ediyorum.
  • izafiyetten şüphe ettiren, zamanı olmayan şarkı.

    (bkz: hayatın fon müziği)
  • lizeta kalimeri ve sokratis malamas düetinden dinlediğiniz zaman
    (ki son bir haftadır bu hallerdeyim) sadece bu şarkıyı dinleyerek yunanca
    öğrenebildiğinizi görebilirsiniz.

    hem bu parçaya ağlamak için yunanca bilmek mi gerek?
  • iki gündür kesintisiz bu şarkıyı dinliyorum. lizeta kalimeri ve sokratis malamas'dan başka kimselerin daha iyi söyleyeceğine inanmadığım hüzün parçası. yağmur parçası. kar parçası. şarap kahve parçası..uzaklara dalma parçası..