şükela:  tümü | bugün
  • nazım hikmetin son eşi vera tulyakovaya ithafen yazdığı şiiri. ünlü mutluluğun resmi dizesini ve on dokuz yaşım şiirini de içerir.

    seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alaca karanlıkta alt ranzada
    sacları saman sarisi kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
    bilmiyorum nereden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üst ranzada ben uyuyorum
    varşova’da biristol oteli'nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarisi kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
    asansör bozulmuş yine
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri
    belki yirmi yaşındayım belki yüz yaşındayım
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    uçuncu katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor
    sağ elimde kederli bir gül açıldı ağır ağır
    kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
    sair nikolas gilyen havana'ya dondu çoktan
    yıllarca avrupa ve asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
    yudum yudum şehirlerimizin hasretini
    iki şey var ancak ölümle unutulur
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    çıktılar önüme ansızın
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören olmadı
    bir mangaydılar
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri
    elleri ellerinde otomatikleri vardı
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
    hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
    yürüdük
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    gözlerinden belli diyemem
    başları yok ki gözleri olsun
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    belli çizmelerinden
    korku belli olur mu çizmelerden
    oluyordu onlarınki
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
    butun yapılara butun taşıt araçlarına butun canlılara
    her sese her kımıltıya ateş ediyorlar
    hatta şopen sokağı’nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
    ölüler bir ss mangası da olsa ölüler öldüremez
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
    derisinden kitap kabı yapılmamış miydi yağından sabun saclarından sicim
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen
    yelin içinde sıcak bir francala gibi
    vakit hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    belveder yolunda düşündüm lehlileri
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
    bana ilk ve belki de son niş_animi bu sarayda verdiler
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
    girdim büyük salona genç bir kadınla
    sacları saman sarisi kirpikleri mavi
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanepeler bebek
    evlerindeki gibi
    ve sen bundan dolayı
    bir resimdin açık maviye çizilmiş belki de bir taş bebektin
    belki bir pırıltıydın düşünden damlamış sol mememin üstüne
    uyuyordun alaca karanlıkta alt ranzada
    ak boynun uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
    ve iste kira kof şehrinde kapris barı
    vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
    onu oraya sen koydun
    bir tas kuyunun dibindeki suydu
    bakıyorum eğilip
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
    sesleniyorum
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
    ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
    gözlüklü bir garson getirdi onu ama sen ısmarladın
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
    sigaranın ucunda senin
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avlucunda
    ayrılık masanın üstündeydi dirseğini dayadığın yerdeydi
    aklından geçenlerdeydi ayrılık
    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
    ayrılık rahatlığındaydı senin
    senin güvenindeydi bana
    büyük korkundaydı ayrılık
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
    ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
    diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu
    ama kendisi vardı
    vakit hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
    yürüdük yıldızlara değen ortaçağ duvarlarının karanlığında
    vakit hızla akıyordu geriye doğru
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
    ardımızdan koşuyordu önümüze
    yegelon üniversitesi’nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra batıra dolaşıyor
    bozmağa çalışıyor kopernik'in araplardan kalma usturlabını
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında roka
    ene rol oynuyor katolik öğrencilerle
    vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    vuruyor bulutlara kızıltısı nova huta'nin
    orda köylerden gelen genç isçiler madenle birlikte
    ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
    meryem ana kilisesinde can kulesinde saat başlarını çalan
    borazan gece yarısını çaldı
    ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
    şehre yaklaşan düşmanı verdi haber
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
    borazan iç rahatlığıyla öldü
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
    öldürülmenin acısını düşündüm
    vakit hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş
    bir vapur iskelesi gibi arkada kaldı
    seher vakti habersizce girdi gara ekispires
    yağmurlar içindeydi pirag
    bir gölün dibinde gümüş kakma bir saatti
    kapağını açtım
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekispires
    yağmurlar içindeydi pirag
    sen yoksun
    uyuyorsun alaca karanlıkta alt ranzada
    üst ranza bomboş
    sen yoksun
    yeryüzünun en güzel şehirlerinden biri boşaldı
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
    yitirilmiş akşamlar gibi viltava suyu akıyor köprülerin altından
    sokaklar bomboş
    butun pencerelerde perdeler inik
    tramvaylar bomboş geçiyor
    biletçileri vatmanları bile yok
    kahveler bomboş
    lokantalar barlar da öyle
    vitrinler bomboş
    ne kumaş ne kristal ne et ne şarap
    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
    ne bir karanfil
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi
    yalnızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden
    silkinmek için lejyon erler köprüsü’nden martılara ekmek atıyor
    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
    her lokmayı
    vakitleri yakalamak istiyorum
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    ben değilim bir uyuyan varsa orda
    belki de üst ranza boş
    moskova'ydı üst ranzadaki belki
    duman basmış leh toprağını
    birest'i de basmış
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerinin içinden geçiyorlar
    berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
    garson kız tanıdı beni
    iki piyesimi seyretmiş moskova'da
    garda genç bir kadın beni karşıladı
    beli karınca belinden ince
    saçları saman sarisi kirpikleri mavi
    tuttum elinden yürüdük
    yürüdük günesin altında karları çıtırdata çıldırta
    o yıl erken gelmişti bahar
    o günler çoban yıldızına haber uçurulan günlerdi
    moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
    yitirdim seni ansızın mayakovski alani'nda yitirdim ansızın
    seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim
    avlucumda elinin sıcaklığı senin sonra elinin
    yumuşak ağırlığını yitirdim avlucumda sonra elini
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı çoktan
    ama yine de ansızın yitirdim seni
    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine yoksun
    bulvarlar karlı
    seninkiler yok ayak izleri arasında
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini birde
    tanırım
    milisyonerlere sordum
    görmediniz mi
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyor
    görmedik
    istanbul’da saray burnu akıntısını çıkıyor bir römorkör
    ardında uç macuna
    gaf ediyor da vah vak ediyor da martı kuşları
    seslendim mavnalara kızıl meydandan römorkörün
    kaptanın seslenemedim çünkü makinesi öyle
    gümbürdüyordu ki sesimi duyamazdı yorgundu da
    kaptan ceketinin düğmeleri de kopuktu
    seslendim mavnalara kızıl meydandan
    görmedik
    girdim giriyorum moskova’nın butun sokaklarında butun
    kuyruklara
    ve yalnız kadınlara soruyorum
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler
    şapşal kızlar da var ama onlardan bana ne
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
    görmediniz mi
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
    prag’da aldı
    görmedik
    vakıalarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacağım diye ödüm kopuyor
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
    koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır alıyor beni
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
    bolşoy'a gitmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
    kalamış’ta balıkçının meyhanesine girdim
    ve sait faik'le tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten
    çıkalı bir ay olmuştu onun karaciğeri sancılar içindeydi
    ve dünya güzeldi
    lokantalara giriyorum estirt orkestraları yani cazları ünlülerin
    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
    gardıroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
    görmedik
    çaldı gece yarısını stirasnoy manastırı'nın saat kulesi
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım
    birbirimizi birde tanıdık
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
    fotoğraflarımızı bile
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
    ve stirasnoy alanı'na şimdi puşkin alanı kar yağmağa başladı
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım
    oysa yün çoraplıyım kunduralarımla eldivenlerim kürklü
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını
    elleri çıplak
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
    gözünde türkülerin boyu kilometre ölümün boyu bir karış
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına
    sevdim seveceği bütün kadınları
    yazdım yazacağı bütün şiirleri
    yattım yatacağı bütün hapislerde
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden
    hastalandım bütün hastalıklarıyla
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
    bütün yitireceklerini yitirdim
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedefli düğmeleri koskocaman
    görmedim
    on dokuz yaşım beyazıt meydanı’ndan geçiyor çıkıyor
    kızıl meydanca konkord'a iniyor abidin'e
    rastlıyorum da meydanlardan konuşuyoruz
    evveli gün gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü
    titof da dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere
    dolanacak ama daha bundan haberim yok
    meydanlarla yapılardan konuşuyoruz abidin'le tavan arasındaki otel odamda
    sen ırmağı da akıyor notr dam'in iki yanından
    ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
    sen ırmağını rıhtımında yıldızların
    bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda
    paris damlarının bacalarına karışmış
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saman sarısı saçları bigudili, mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
    çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz abidin'le
    meydanda fırdonen celalettin'den konuşuyoruz
    abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
    ben renkleri yemiş gibi yerim
    ve matis bir manavdir kozmos yemişleri satar
    bizim abidin de oyle avni de levni de
    mikroskopun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar renkler ve sairleri ressamları çalgıcıları onların
    hamlenin resmini yapıyor abidin yüz elliye altmışın meydanlığında
    suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
    öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan
    vakitlari tuvalinda abidin'in
    sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
    genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
    onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip
    kaç kere bulacağım
    işte böyle işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir
    parçasını sen ırmağına sen misel köprüsü’nden
    ömrümün bir parçası mösyö dupon'un oltasına takılacak
    bir sabah çiselerken aydınlık
    mösyö dupon çekip çıkaracak onu sudan paris'in mavi
    suretiyle birlikte ve hiçbir şeye benzetemeyecek
    ömrümün bir parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
    atacak onu mösyö dupon gerisin geriye paris'in suretiyle
    birlikte suret eski yerinde kalacak
    sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük
    mezarlığına ırmakların
    damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
    parmaklarımın ağırlığı yok
    parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
    salına salına dönecekler basımın üstünde
    sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
    abidin'e söylemeli de resmini yapsın beyazıt meydanı’nda
    şehit düsenin ve gagarin yoldasın ve daha adini sanını
    kaşını gözünü bilmediğimiz titof yoldasın ve ondan
    sonrakilerin ve tavan arasında yatan genç kadının
    küba’dan döndüm bu sabah
    küba meydanında altı milyon kişi akı karasi sarisi melezi
    ışıklı bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini
    güle oynaya
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin abadin
    işin kolayına kaçmadan ama
    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
    ne de ak örtüde elmaların
    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı baliğinkini
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
    1961 yazı ortalarında küba’nın resmini yapabilir misin
    çok şükür çok şükür bu günü de gördüm ölsem de gam yemem
    gayrinin resmini yapabilir misin üstat
    yazık yazık
    havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini yapabilir misin
    bir el gördüm havana’nın 150 kilometre doğusunda deniz
    kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
    ferah bir türküydü duvar
    el okşuyordu duvarı
    el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
    on yedi yaşındaydı el ve mariya'nın memelerini okşuyordu
    avlucu nasır nasırdı ve karayip denizi kokuyordu
    yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
    yirmi beş yasındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
    otuz yasındaydı el ve havana’nın 150 kilometre doğusunda
    deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
    okşuyordu duvarı
    sen el resimleri yaparsın abidin bizim ırgatların demircilerin ellerini
    kübalı balıkçı nikolas'in da elini yap karakalem
    kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya
    kavuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek kübalı
    balıkçı nikolas'in elini
    kocaman bir el
    deniz kaplumbağası bir el
    ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
    artık butun sevinçlere inanan bir el
    güneşli denizli kutsal bir el
    fidel'in sözleri gibi
    bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
    1961'de küba’da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler
    ve çok rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
    çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
    mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
    yalansız hürriyetin eli
    fidelin sıktığı el
    ömrünun ilk kurşunkalemiyle ömrünun ilk kadına
    hürriyet sözcüğünü yazan el
    hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları kübalıların
    bal kutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
    ve gözleri parlıyor erkeklerinin
    ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet sözcüğüne
    ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum içiyor
    mutluluğun resmini yapabilir misin abidin
    hürriyet sözcüğünun resmini ama yalansızının
    aksam oluyor paris'te
    nötr dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve paris'in
    bütün eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
    bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
    filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
    bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri
    sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
    dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan bir o dur
    paris'te bir kestane ağacı olacak
    paris'in ilk kestanesi paris kestanelerinin atası
    istanbul’dan gelip yerleşmiş paris'e boğaz sırtlarından
    hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
    gidip elini öpmek isterdim
    varıp gölgesinde yatsak isterdim bu kitabin vaadini
    yapanlar yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı
    dükkanında satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler
    bir de abidin bir de ben
    bir de saman sarısı belası, başımın.
  • film gibi, kitap gibi, gercek ama ruya gibi bi $iir.
  • karelerini tek tek insanin gozunde canlandiran muthis bir nazim hikmet eseri. yanlizca bir $iir, bir roman, yada bir filme sigmayacak guzellikte...
  • nazım'ın o bütünlüklü karakterinde aşkı ve devrimci mücadeleyi nasıl "birini çıkartıp birini giydiği kimlikler" gibi değil de "birbirini besleyen ve onu o yapan iki unsur" şeklinde bir arada tuttuğunu gösteren ve hayatın -acının en katışıksızı da bunun parçası olarak- ne kadar derin ve şahane olduğunu gösteren şiir...
  • nazim hikmet'in evet, buyuk sair oldugunu bir daha, bir daha gozume sokan siir. bir arkadasin* da cok guzel belirttigi gibi, buyuk sair sonrasini onceler; nazim hikmet sonraki kırk yılın siirini bir yerlerinde yaratmistir. biz asagidaki dizeleri ikinci yeni'ye benzettik en cok. cansever, uyar, bunlari okumus, okumus da yazmistir diye dusunduk. ayrılıktan bahsetmesi cabası!

    vakit hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın arasında
    onu oraya sen koydun
    bir tas kuyunun dibindeki suydu
    bakıyorum eğilip
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
    sesleniyorum
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
    ayrılık masanın üstündeydi cigara paketinde
    gözlüklü bir garson getirdi onu ama sen ısmarladın
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
    sigaranın ucunda senin
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
    ayrılık masanın üstündeydi dirseğini dayadığın yerdeydi
    aklından geçenlerdeydi ayrılık
    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
    ayrılık rahatlığındaydı senin
    senin güvenindeydi bana
    büyük korkundaydı ayrılık
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
    ayrılık bunu fark etmeyişindeydi senin
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
    diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu
    ama kendisi vardı
  • gerek kullanılan şahane tekrarlarla ("saçları saman sarısı, kirpikleri mavi" gibi) yarattığı ritmi; gerek nazım'ın birkaç yılda yaptığı çeşitli seyahatlerdeki mekanları içermesi (misal prag, havana, moskova...); gerekse doğrudan veya dolaylı çeşitli ifadelerden ("vakit hızla ilerliyor, geceyarılarına yaklaşıyoruz" ya da "seher vakti habersizce girdi gara ekspres" gibi) okurken beni koca bir yolculuğun içerisinde nazım'ın kafasında dolaşıyorum hissine sürüklemiştir. bence, şiirin çokça dillendirilen özelliklerinden olan fotoğrafikliği de bundan kaynaklanmaktadır. ayrıca; şiirin sonundaki "tüm dostlarla birlikte o ulu ağacın altında yatma arzusu" şeklinde ifade edilebilecek durum da, buna göre, yolculuğun dingin bir güzellikte tamamlanması şeklinde yorumlanabilir. hatta, biraz daha zorlayan bir okuma ile; mevzubahis yolculuğun cennetsi sonunun komünizm (özellikle de şiirin son kısmının sosyalist bir ülke kurma arzusuyla yanan küba ile tamamlandığını ve nazım'ın dünya görüşü düşünüldüğünde) olduğu da düşünülebilir.
  • nazım hikmet'in, umudu her zaman lirik bir şekilde anlatan nazım hikmet'in, artık yavaş yavaş politik ekseninden uzaklaştığı, karşılık alamadığı aşklarının kırıklığını anlattığı, en büyük aşkı sovyetler birliği'nden artık şüphe etmeye başladığı (yanlış anlaşılmasın şüphe, sosyalizmden değil; sovyetler birliğindendir), çok sevdiği mayakovski gibi "sovyet edebiyat komiserlerini" hiç sallamadan toplumcu gerçekçilik'i bir kenara bıraktığı, anlamı zorladığı, çok sevdiği türkçe'nin en güzel hali olan devrik cümlelerden bol bol kurduğu ve çok sevdiği vera tulyakova' ya "derin saygılarını" sunarak başladığı şiiri.
  • en kısa tanımıyla, dünyanın en güzel şiiridir.

    iddialı bir şey ya bu şimdi; düşüneceksiniz. charles baudelaire mi dersiniz, edgar allan poe mu, yoksa william shakespeare mi? ne fark eder? paris sıkıntısı da diyebilirsiniz, annabel lee de ve hatta 66'ncı sone de...

    fakat?!

    ne fakat! fakat makat yok...

    en başta, çevrilmiş bir şiiri sevmiyorum ben. paul eluard, louis aragon, vladimir mayakovski ya da pablo neruda... hangisini ikinci yeni kadar sevdiniz ya da bir edip cansever'in, bir turgut uyar'ın yanına koyabildiniz? puşkin'i mi bir tutalım, yoksa çok eskilere gidip catullus ya da ilahi komedya mı diyelim? haikular, baladlar, gazeller, sonneler... hangisini karıma mektup'tan daha çok sevebildiniz? oscar wilde'ın, friedrich hölderlin'in, goethe'nin ya da rainer maria rilke'nin şairliği iyi hoş, kabul, fakat hangisinin şiirinde bu şiirdeki gibi mide ağrısı çektiniz?

    kaldı ki bu şiiri nazım hikmet'in herhangi bir şiiri ile bile karşılaştıramayız, yaşamaya dair ya da severmişim meğer istisnalarıyla birlikte...

    demek ki neymiş, bu şiir bu dünyada yazılmış en güzel şiirmiş.

    dağılın şimdi...

    ha bir de, bu şiiri shine on you crazy diamond ile okumayı deneyiniz ve teşekküre zahmet etmeyiniz...
  • bok sarisindan hallice bir renktir.