şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: friedrich nietzsche)

    iki temel sorunu var insanlığın. adaletsizlik ve anlamsızlık. birine karşı hukuk'u bulduk, diğerine karşı sanatı. ama insanlar hukuk'a ulaşamadı. ve sanat insanlara.
  • sevgili okur.
    sen beni bilirsin, ben seni bilirim. hatta ben senin ciğerini bilirim. o yüzden sana hiç götüm başım oynamadı. neye inanıyorsam dosdoğru onu söyledim. amma ve lakin şimdi yazacaklarımı yazmak konusunda çok uzun süre düşünmek zorunda kaldım. zira benim de herkes gibi bazı hassasiyetlerim var. yumuşak bir karnım var. bu sanat denen kavram üzerine bitmek tükenmek bilmez bir tutkum var. benim için böylesi büyük olan bu arzu nesnesini doğru anlatamamaktan ziyadesiyle korktum. halen de korkmaktayım.

    çünkü yazmak başka şeye benzemez. daha önce de belirttiğim üzere kelimeler yetersiz, sağlıksız, kerpiç tuğlalar gibidirler. yeterli özenle yerleştirilmezlerse bir gece ansızın tepenize yıkılırlar. bazen okurlar bana ulaşmasını istedikleri bir kaç cümleyi oradan buradan bir şekilde bana yolluyorlar. çoğunlukla da pür dikkat ne dediklerini anlamaya çalışıyorum. olumsuz eleştirileri bir kenara koyarsak bir kısım okur da bendeki maharetin sebebini sorguluyor. bu yazsının içinde olmasını istediğim için buna da değineceğim. eğer yazdıklarımda işe yarar bir şey varsa bunun sebebi yazmadıklarımdır. öyle havalı olsun diye söylemedim bunu. ben bir yazıyı fiilen yazmaya başladığımda çoktan yazıyı tamamlamış oluyorum. yeteri kadar içime sindirdikten ve bir şey anlattığıma kendimi ikna ettikten sonra kağıda, bilgisayara aktarıyorum.

    bunu neden anlattım peki. çünkü sanat konusuna gelince iş pek öyle olmadı. çok uzun bir süredir bir sanat objesinin bende yarattığı heyecanı detaylıca analiz etmeye çalışıyorum. egom ile sanat arasındaki çıkar ilişkilerini elemine etmeye çalışıyorum. kusursuz, saf, içinde riya olmayan arzuyu damıtmaya çalışıyorum ama olmuyor. yani bu sefer yazı tamamlanmıyor sayın okur. bir yanlış anlaşılması muhtemel konuyu da hemen bertaraf etmek isterim. bu yazının amacı sanatçıyı övmek değildir asla. amacım sanatı halktan, insandan, evrenden uzaklaştırıp, elitleştirip, ulaşılmaz hale getirmeye çalışanları tefe koymaktır. en büyük sanatçıların, sanatı en iyi hissedenler olmaktan başka kimse olmadıklarını haykırmaktır. dünyanın en iyi sanatçısı olmak için saf niyetten öte başka bir ham maddeye ihtiyacınız olmadığını çığırmaktır. sanatı ürün haline getiren. sanatı galerilere, sergilere, kitaplara, salonlara hapsetmek isteyen iktisada siktir çekmektir amacım.

    bir kısımınızın fark edebileceği üzere demin bir insanın yapabileceğini düşündüğüm en geniş sanat tanımını da yaptım. "sanat niyettir." yani gecelerce kıvranarak ortaya koyabildiğim en duru tanım bu. sanat yapma niyetiyle, sadece arzuyla oluşan her düşünce sanattır. öyle ki bu düşünce fizik dünyada hiç bir forma bürünmese bile sanattır. yazılmamış ama düşünülmüş bir kitap sanattır. bir heykel sanatçısının yontmadığı taşa bakarken kurduğu hayal sanattır. ajdar eğer o şarkıları sanat niyetiyle yapıyorsa bence sonuna kadar sanattır. buradan nereye varmak gerekir peki derseniz. bence şuna varmak lazım. sanat çoğumuza öğretildiğinin aksine bir hobi değildir. sanat onun eğitimini alan bir kesimin oyuncağı değildir, sanat yetenekli insanların çok para kazanmak için ürettiği ürünlerin katalizörü değildir. aksine sanat evrenin lenf bezlerinde akan, var edenin niyetidir. o niyete paralel ivmelenen herkesin saf varoluşa övgüye ulaşacağı aşikardır.

    fena kafa siktiğimin farkındayım lakin işin ciddiyetini baştan söyledim. bu konu bence sululuğu ve aptallığı kaldırmaz. bana deseler ki limon bu evrenle ilgili neyden eminsin derim ki sanattan eminim amına koyayım. ama size sanat tarihi dersinde öğretilen sanattan değil elbette. konservatuar diye gittiğiniz yerlerde, klasik eserleri tekrar etmek için gerekli teknik bilgiden öte bir kavramı öğretme ideali olmayan insanların bahsettiği sanattan da değil.

    inandığım sanat ona ulaşanı sınırsız ve çoskun haz ile ödüllendiren ama o haz için değil insanın elyaf yönü o olduğu için koşulan pınarbaşı canım benim. (elyaf yönü ağaçlarda bulunur genelde ne demek olduğunu arayın bulun. sözlükte bile yokmuş anasını satayım) ben şahsen büyük sanatçıların sanatını fizik dünyaya aksettirirken yüzlerinde oluşan o huşuyu buna bağlıyorum. erkan oğur'un gitarını çalarken suratında beliren rahatlamayı karıştığı yüce niyete teslim oluşuna yakıştırıyorum. insanın kendi niyetini evrenin niyetine paralel bir frekansa taşımasının yarattığı tamamlanmışlık hissine bağlıyorum. bir insanın her ne yaparsa yapsın bu niyete yaklaştığı oranda mutlu olabileceğine inanıyorum. azıcık yavşak bir adam olsam kişisel gelişim ayağına bu yaklaşımımı milyonlarca liraya satabileceğime inanıyorum.

    "evrenin niyetine yaklaşarak mutlu olmanın yolları" limon kimyon zorro. satmazsa adam değilim.

    ama meselem cidden bu değil. hissettiklerimi bilen bir kesim beni anlayacaktır. bazen bir heykele bakarken onu düşünen insanın heyecanına kapılıyorum gözlerim doluyor. yahut;

    "ne yanar kimse bana ateş dilden özge
    ne açar kimse kapım bad-ı sabahtan gayrı" * *

    diyen iki dize okuyorum. ya da daha da beteri;

    "belâ dildendir
    ol dildâr elinden dâdımız yoktur.
    gönüldendir şikâyet,
    kimseden feryâdımız yoktur."*

    diyen bir şiir okuyorum. elim ayağım boşalıyor. şunu yazacak kadar niyetini temizlemiş bir sanatçının ulaşacağı dinginliğe gıpta ediyorum. tüm sanat dallarının aynı niyeti ifade etmenin farklı şekilleri olduğunu görüyorum. bernini'nin*1625 yılında yaptığı apollon et daphné heykeliyle, bahçada yeşil çınar türküsü aynı saf duygunun ürünüdür diyorum. bizi dünyevi arzularımızdan uzaklaştıran her şeyin bizi gerçek olana yaklaştıracağını söylüyorum. kulağın dibinde çalınan klasik kemençe sesinin de insanın gerçeğe ulaşma çabasına yardımcı olduğunu söyleyebilirim.

    bahçelerde gül varı
    var git ellerin yari
    sen bana yar olmazsın
    yüzüme gülme bari

    vay anam vay be. biz de şiir yazıyoruz diye çırpınıyoruz. bir gün bunun yarısı kadar niyete yaklaşan bir şiir yazarsam sallanan sandalyemde güneşi seyrederek ölene kadar mutlu yaşayabilirim.

    tatmin edici uyaranların en doyurucusu, var olan her şeye en çok yakışan, evrenin maddi formunu anlamlı kılan sanata saygılarımla.

    ekler;
    gian lorenzo bernini - apollon et daphné, 1622-1625
    kardeş türküler/erkan oğur - bahçada yeşil çınar
    nur yoldas-defter-i divanimiz
    nilay kütük - nihavent klasik kemençe taksîmi
    incesaz - yalnız benim ol (güfte mustafa nafiz ırmak, beste selahattin pınar)

    not: üsttekini okumadan linklere tıklayanların amı tıkanıyormuş/siki düşüyormuş.
  • pratik hatta mekanik bir yetenegin, yaraticilikla yogurulup ortaya siradi$i bir eser halinde dokulmesi.. sanat, siradi$iligini her zaman uygulamada ta$imaz, zaman zaman sabit bir uygulamanin icinde dahiyane bir fikirle ya da yaralayacak kadar derin bir duygu ile yakalar..
  • tanrı olamamanın ağıtını yakmaktır.
  • " "ölüme karşı tek yanıt sanattır" diyor malraux.
    bense tam tersini düşünüyorum:
    yaşama karşı tek yanıttır sanat"

    ferit edgü
  • "sanat yapıtının temeli çocukluk üzüntüsüdür." *
  • sanat'in bir cevabi yoktur. sanat asla cevaplandirilmamasi gereken bir sorudur.
    yaratmak tanriyla iliskilendirilir ve sanatin her dalinda birsey uretenler bence tanridir.
  • "insan hergün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir..yaşamaya zaman ayırmalıdır insan; zira insan bunun için yaratılmıştır."

    goethe
  • dün gece yaptığım şey diyerek format zorunluluğundan çıkıp kendi çapımda takılasım var..

    öyle değişik kafelerde, barlarda, mezunlar toplantısında, ne bileyim falancanın arkadaşının sevgilisinin kuzeninin arkadaş çevresinde geçmeyen, topu topu beş altı arkadaşımla paylaştığım neredeyse asosyale yakın, kapalı ama kendimce özel bir hayatım var benim. sıkılmıyorum, hayatımdan memnunum. yeni insanlar da tanıyasım yok. ihtiyaç duymuyorum. sahip olduklarım beni tatmin ediyor. ya da kendimi kandırıyorum. çünkü birilerine kendini tanıtmak taş taşımaktan, beşik sallamaktan çok daha yorucu. karşımda daha önce hiç görmediğim ama arkadaş adayım olarak duran biri.. insanlar bu gibi durumlarda birbirlerine kısıtlı zamanda maksimum derecede açılıp kendilerini pazarlamaya çalışır. süslenir, püslenir, abartır, en iyi ve ilginç gelebilecek, onları diğerlerinden ayıran unsurları masaya saçmaya bakar. ama o kadar zor geliyor ki bana. izlemeyen birine çok sevdiğiniz bir filmi sevdirmeye çalışıp saatlerce üzerine konuşmak gibi. ya da upuzun bir hikayeyi en ince detayıyla aktarmak gibi. ben yoruluyorum bunu yaparken. hikayeden teaserlık kareler vermek bile bayıyor beni. kimse tanımasın etmesin beni, yanımda dursun takılsın. ben anlatmasam bile zamanla tanır zaten..

    ama bazen karşımda birilerini buluyorum. orada ne işim var, ben ne yapıyorum, daha önce hiç karşılaşmadığım bu adamın neden şu anda masasında oturuyorum? gerçekten bilmiyorum ve kısa sürede yabancılaşıyorum. ve eziyet daha yeni başlıyor..

    yeni birine mizahınızı göstermek bence çok daha eğlenceli ve mücadelesi olan bir şey. ortamın kaynaşması için de şart. ama bakkaldan bile daha az gördüğüm adam neden bunu yapmayıp karşımda oturmuş bana sanat anlatıyor? ve benden karşılığında attığı topu göğsümde yumuşatıp ona geri paslamamı bekliyor? yeni bir masada bismillah çekilip neden sanat konuşuluyor? gerçekten idrak edemiyorum. ve esas anlamadığım şey şu ki, bu tarz her muhabbetin sonu neden dünyayı kurtarmaya varıyor? ben istemiyorum dünyayı kurtarmak. onu bırakın cüneyt arkın yapsın, bırakın anakin skywalker yapsın, ne bileyim clark kent yapsın. ben yapmayayım da kim yapıyorsa yapsın. umrumda da değil..

    ne olduğunu söylemeyeyim, o apayrı bir tartışma konusu ama sanat dahilinde saymakta dahi zorlanacağım bir bölümün ilk sınıfını bitirmiş bir freshman kendi çağına uygun, dünyayı ele geçirip insanların halay çekip göbek atacağı ütopya bir galaksiye inandığını söylüyordu gene karşıma geçmiş. içme umuduyla götürüldüğüm mekanda alkol yok, bira bile yok. zaten daralmışım, ice tea mangoya kanaat getiriyorum. susmuyor adam, susmadığı gibi ikna etmeye çalışıyor. anadolu'nun köylerine gidip dişleyecek ekmeğini zor bulan travmatik çocuklara sanat dersi verdiğini ve mutlu olduğunu söylüyor. her üniversite kantininin ana geyik malzemesi olan "ben üç kişiyi kurtarsam, sen üç kişiyi kurtarsan, böyle böyle kıvılcım çıksa da gandi gibi devrim yapsak" diyor arada. hatta abartıp dünyanın en çok işlenen ve köşe bucak kaçılası o amansız soruyu sorup cevaplıyor kendi kendine.

    "sanat sanat için midir sadece? bence değil. toplum için.."

    "allah cezanı versin" demeyi çok istiyorum o anda. "bunu da mı yaptın?!" ama ben asla böyle ani çıkışlar yapamam. söyleceğim şeyi sekiz kere düşünüp etkilerini ölçüp biçmeye çalıştığımdan ben tepkimi verene kadar konu çoktan ilerlemiş gitmiş oluyor. hep böyledir. ama daha dün öss puanıyla okul seçmenin derdine düşmüş oğlan sanki telefon kulübesine girmiş süperman gibi bir anda hop dünyayı bilgisiyle ve sanatıyla kurtaran yüce insan oluveriyor karşımda.. bir şeyler demeliyim. on dakikadır "ya, yaa?" ve "heheh" haricinde ağzımdan ses çıkmamış. ama üşeniyorum konuşmaya. okul yıllarında, internette, arkadaş çevresinde yüzlerce kez tartışılıp sonu bilinen bu oyunu oynamaktan gerçekten sıkıldım çünkü. mecrayı genişletip yeni dalgalara yelken açabilecek kilit bir soru sorup oyalamak geliyor aklıma bu yüzden. polemiğe girsem de hararetlense, başkaları da konuya girse de arada sönüp gitsem diyorum. ah keşke..

    "insanları değiştirebilme hakkını kendinde nasıl buluyorsun?"

    başka biri beni tasdik edip esasoğlana meydan okuyor.. söndüm. ice tea'mi ve winston'umu içmekle meşgul olabilirim artık..

    üniversitede geçirdiğim ilk yıllar geliyor aklıma. daha iki sene öncesine kadar nefret ettiğim çok klişe bir laf vardır babalarımızın kullandığı. ama artık hak veriyorum ve kullanıyorum: "ben de aynı böyleydim." bu çocuktan biraz hallice ama aynı çizilmiş kalıpta kendi hayal dünyasını yaratmış inançlı/idealist bir edebiyat öğrencisi. ama şu var ki dünyayı sanatla değiştirebilme ihtimalinin farkına varmak on basamaklı bir sürecin henüz birinci basamağı. ve esas sorun zaten üçüncü, dördüncü basamağı bile göremeden ölüp gitmek ya da inancını kaybetmiş olmak. sanatın toplum için olabileceğini varsaymak ta anca bu birinci basamağın eşiğinde duran klişe ve içi bolaşmış bir düşünce çünkü. insanlık plato'dan sonra binlerce yıl yaşadı, yüzlerce avantgarde sayılacak işe yarar düşünür, sanatçı çıkardı. onlarca yüz yıl geçirdi. yüzlerce olay geldi başına. 2006 senesinde hala antik yunanistan'la aynı cümleleri kurmak (bir kaç halen işe yarar filozofu saymazsak) nasıl bir gidememişlik, nasıl bir vizyonsuzluktur?

    felsefenin ve sanat kuramlarının temellerinin atıldığı antik yunan cemiyetinde insanlık halen ne ve niçin olduğunu düşünedursun, orta çağ'la birlikte işin içine hristiyanlığın girmesiyle pratikte hepsi tuz buz olmuştu zaten. unutulmuştu. ortada chaucer, dante bir kaç sayılı adam dışında sanatın olduğu bile muamma, ama hadise, "insanlık ve her değer yargısı gibi sanat ta din içindir."e doğru kaymıştı. karanlık çağın çoktan yozlaşmış ve aşırı kilise baskısı insanları bırakın sanat yapmasını, gündelik hayatlarını istedikleri gibi yaşamasına bile maniydi. tanrı ve kader çarkının altında, insanlık bir sinekten farksız, sadece ahireti ve iyi bir kul olmayı düşünerek vebaya yakalanmadan yaşamaya çalışıyordu. merkez her zaman tanrı, insanlar da özgür iradeleri bile olmayan, kaderleri çizilmiş, kedi köpekten biraz üstün öylesine bir yaratıktı. "chain of being" şemasına bakarsak, orta çağda bir insan, değer yönünden tanrı, isa, melekler ve asillerden sonra bu sırayı hayvanlarıun biraz üzerinde, neredeyse sonuncu tamamlıyordu. bu çağın en eleştirici yazarlarından biri olarak gösterilen choser bile sarayın, kralın ve dinin götünü yalamadan iki satır yazamıyordu. yapmaya çalıştığı imalar o kadar silik ve derinlerdeydi ki bunlar da sıradan bir okuyucunun gözünde yoktular zaten. ki zaten kraliyetin tanımadığı bir sanatçı da o topraklarda barınamazdı. plato'nun tam istediği gibi. sanat toplumun menfaatineyse sanattı.

    sonra yeniden doğuş, yani rönesans çıkageldi. yüzyıllar süren baskılardan ve afetlerden artık entellektüel birikimi sıfıra inmiş insanlık için gerçekten geniden doğuş gibiydi rönesans. insan ilk kez merkeze oturmuştu. artık resimler çiziliyor, heykeller yapılıyor, hatta bunlar işin içine tanrıyı karıştırmadan sadece normal bir insanı anlatarak olabiliyordu. ama özellikle mikelanj, da vinci, rafaello (şimdi kasamıycam isimlerini doğru yazmaya) gibi italyanların bile bu dönemde pek marjinal olduğu söylenemezdi. onlar da devlet tarafından fon ayrılan ve bir nevi onların adına çalışan emektarlardı. ki hemen hemen tüm rönesans sanatçılarının (shakespeare gibi edebiyatçılar hariç) kendi alanları dışında ilimle ulaşmaları da bu yüzden tesadüf değildi. ressam olan bir sanatçı da vinci gibi aynı zamanda anatomiyle de uğraşmalıydı. modernizmin tohumlarının atıldığı bir dönem diyebiliriz bu yüzden rönesans için. insanoğlu hem sanatta hem bilimde ilerleyecek, uygarlık seviyesi yükselecek ve böylece iyi insanı yaratacaktık.. tansu çiller'in dediği gibi hep ileri gidecektik. ama rönesans dalgasının ve ardından manielizm ve barok akımının sonunda en nihayetinde bu yükseliş durulunca sanat ta bir bakıma kendi haline bırakıldı. aslına bakılırsa halen en çok hatırlanan, tartışılan ve saygı gösterilen o isim yığınları da (yığından kastım kesinlikle olumsuz değil burda, niceliksel olarak fazla oldukları için) bu dönemlerden sonra oluştu. agnostiğinden materyalistine, ampiriğinden rasyonalistine, varoluşçusundan soyutçusuna yüzlerce sanatçı/düşünür bir şeyler yazdı çizdi. ve bana kalırsa kimin ak kimin kara olduğu da o zaman belli oldu. sanat avant-garde olmak zorunda, yaşaması için var olan şeyin üzerine hep +1 koyarak ilerlemek zorunda. bu yüzden de başlarda azınlığa hitap etmesi onun yararına. toplumun yüzde doksan beşine hitap eden ve bu kitle tarafından sevilen bir eser zaten ya 20. yüzyılın tüketim çılgınlığında yenip hazmedilip sıçılan bir metadan öteye gidemiyor, ya da çoğuna halen bir şeyler ifade etse bile aslında sanat adına zerre yararı olmuyor. bu noktada aklıma umut sarıkaya geldi nedense. şu yüzyıla değin her türlü sanatsal kanıksanmışlığa ve klişeye belki de kendisi farkında olmasa da çok şahane karikatürize edilmiş eleştiriler getirebilen bir adam zaten. selpakçı çocuğun, ihtiyar amcanın ve güvercinin amatör fotoğrafçıları görünce "amanın yine onlari, kaçın!" diyerek çil yavrusu gibi dağılmaları komik olduğu kadar acınası bir gerçekliğe de sahip. eline makine geçirip kendine sanatçı diyen yüzlerce fotoğrafçı var türkiye'de. yüz bininci vapur resmini, elli milyonuncu ihtiyar amca fotoğrafını çekmekle meşguller hala. ve gerçekten bence yaptıkları şey bir zırvadan öte değik bu yüzden. onların yaptıkları sanatsa şu anda zihnimde çarpışıp duran herkesin tanıdığı (atıyorum) altmış sanatçı nasıl oldu da onlarla aynı kulvarda koşturdu idrak edemiyorum çünkü. sinirleniyorum. ve sinirlenince bir şey de yapamam ben. içimde tutarım. tepki veremediğim her sinir bozucu sinyal de içime gömülür, söner ve unutulur gider öyle. böyle böyle bir çöplüğe döner beynim. son kullanma zamanı geçmiş yüzlerce cümle, yüzlerce obje. daha çok sinirlenirim. ve son sinirim de zihnimdeki çöplüğe gider ne yazık ki. oscar wilde da böyleydi mesela, eminim. sinirlenip "art for art's sake" dedi sonunda. tutamadı içinde. modernizmin göbeğinde dedi bunu. demez olaydı. insanların çok güldüğü bir dizi var atv'de, gülse birsel'li olan. bu sezon denk geldiğim bir bölümünde "hani şu top olan" diyordu karakterlerden biri oscar için. 21. yüzyılın taşakoğlanı.. kendi zamanında o yüzde doksan beşlik çoğunluğun gördüğü gibi görüyorsa onu insanlar, aşağılamaktan zerre çekinmiyorsa burada gerçekten bir sorun var. marjinal olabilmek piercing+dövme+file çorap üçgenine sığınıp kadife sokak'ta gezinmek değil. hele uyuşturucu filmleri izleyip ilk ot deneyimini korka morkak yaşayıp sağda solda artistliğini yapmak hiç değil. marjinal marj'da olabilmek. yığınların (işte bu sefer olumsuz anlamda kullanıyorum) bizden habersizce çizdiği o yapay sınırda, uçta yaşayabilmeyi kaldırabilmek. kendi alt kültürünü ve trendini yaratmış sözde marjinal bir kesimden bir bok olmaz. onlar kendi dünyalarında yine merkezde. yine çoğunluğun bir parçası. aşağılanmıyorlar. hırpalanmıyorlar. onlarca baskı altında her gün taciz edilerek yaşamıyorlar. bilakis el üstünde tutuluyorlar. sokakta yürüdükleri zaman kendilerine doğrultulan meraklı ve şaşkın bakışlardan egolarını tatmnin ediyorlar. bak ne diyeceğimi de unuttum bunlar yüzünden. şekiller, tarzlar sizi..

    esas gelmek istediğim nokta ne rönesans, ne antik yunan, ne de oscar wilde'dı aslında. kurgu gereği sanki en başından alıp sanat ve düşünce tarihini baştan günümüze dek yaşıyor gibiyim şu an. sanırım bir kronoloji iziliyorum. öyleyse devam edeyim. daha yeni görüp geçirdiğimiz çağa, yirminci yüzyıla geleyim.

    modernizm paketiyle default gelen fabrika ayarlarının başında "görev bilinci" ve "hep ileri" gazı gelir, üzerine tartışmanın alemi yok. ama ne oluyorsa dünya savaşlarından sonra oluyor işte. dış mihraklarca (dış mihrak diyim ki ülke genelinin hoşuna gidecek bir terim kullanmış olayım, aradan da empati kurup iki bonus puan kapayım) "earth shuttering events" olarak adlandırılan bu iki savaşın ilkinden sonra açıkçası pek bir numara olmadı. insanoğlunun bu kadar teknolojiye ve uygarlığa rağmen ne kadar vahşileşip birbirini katleteceğini görmesi modernizm ve onun getirdiği "aslında hepimiz iyi insanlarız, eğleniyor muyuz gençler?" mantalitesine ilk vurulan aparkat vazifesi gördü. ama düşüncesinin pek öldüğü de halen söylenemezdi. özellikle avrupa'da "yüzbinlerce insan yok yere öldü. biz bir bok yedik. ama bundan ders çıkarıp artık ilerlememize devam edebiliriz." fikri peydah oldu. pek karamsarlığa ve umutsuzluğa kapılmadan, sanat halen birilerini ahlaki ve fikri yönde değiştirebilecek bir büyü rolünü kaybetmedi. ama işte ikinci dünya savaşı'ydı bu yapay moralizasyonu çökerten. çünkü bu savaşta sadece askerler değil, siviller de öldü. bir halk dünyanın gözü önünde soy kırılmaya çalışıldı. dahası savaşlar öyle eskisi gibi kahramanlıkla kazanılmıyordu artık. askerler sadece birer rakamdı, ötesi değil. kılıç kalkan ve iman gücü devri tamamiyle kapanmıştı. bir düğmeyle yüzleri, binleri öldürmek mümkünleşmişti. işte güvensizlik, inançsızlık ve aidiyetsizlik duygusunu da hissettirmeye başlatan hadise oldu bu savaş. birilerinin aklına "god is dead" lafı tekrar geldi. tanrı varsa bu zulme neden müdahale etmemişti? tanrı varsa neden bizi korumamıştı? dua etmek neden işe yaramamıştı? neden artık güvenecek hiç bir şey kalmamıştı? bu değer yargıları tanrı'dan başlayarak domino taşı gibi yıkılmaya başlayınca nihilizm de doruğa ulaştı. artık yeni kuşak anne-babalarının aksine hiç bir şeye değer vermiyordu. çünkü insanlığın özü buydu, elden bir şey gelmezdi. ne kadar yapay kalkanlarla saklamaya çalışırsak çalışalım, insan içinde her zaman şeytanı ve kötüyü de barındırıyordu. bir yan bilgi olarak artık illallah dedirtmiş gotik akım da bu zamanda ikinci baharını yaşamaya başladı zaten. ki hala da içi bomboş kalsa da yaşamaya devam ediyor. olumluluğun ve yaşama sevincinin bitimiyle ölümü ve insanın karanlık yönünü simgeleyen, şu anda siktiriboktan bir onaltı yaş kadıköy/taksim ergeni modasına dönüşmüş gariban bir trendden öte olmasa da bu rezilliği de görmek güzeldi. artık torunlarımıza anlatırız. tekrar konuya dönecek olursak (konu da neyse artık, boku çıktı) dünya savaşlarından sonra ütopya yoktu artık. disütopyalar vardı. değil inancı devleti milleti, sevgilisine bile güvenmeyen ve bu bağlamda bireyselliğe dönüş yapmış milyonlar vardı. bireysellik, algının üstünlüğü, ve her bireye ait unique dünyalar insanlığın güvenebileceği tek şey olmuştu belki. postmodernizm yıllarca bunu sorguladı durdu zaten. dünya savaşları ve insanın amdan götten yalan bir canlı olduğu gerçeğini bir tokat gibi yüzünde hissetmesinin sonunda oluşan güvensizlik, umutsuzluk ve inançsızlığı işledi. görevini yerine getirdi ve bir bahar akşamı sessizce aramızdan ayrıldı. geriye de kala kala popüler kültür ve ucundan kıyısından onunla didişen pop-art kaldı. yani kısacası bana ve bu azınlıkta pek çok insana göre göre sanat, insanları değiştirip iyiye (ki burda iyilik kavramını da ahlak olgusuyla harmanlayıp kanırta kanırta sorgulamak lazım ama başka sefere artık) götürme yönünde bir sikime derman olmadı. hele hele bu saatten sonra da olması imkansız. peki o zaman sanat ne yapacak? ana rahmi pozisyonunda ellerini apış arasına sıkıştırmış eroinman jennifer connely bakışıyla loser loser bizi mi izleyecek? ya da yerin yedi kat dibine gömülmüş, bir gün çivilerini söküp zemine çıkabileceği umuduyla tabutunda mı bekleyecek? bence burada devreye psikolojinin girmesi lazım, geç bile kaldı.

    zihnimizde binlerce kelime, yüzlerce olgu, onlarca duygu var. bunlar birbiriyle match edilip çarpıştıkça yeni yeni duygular, fikirler, kelimeler ediniyoruz. matematiksel bir hesabı bile çıkarabilir bunun. bence sanatın işlevi de bu nokta da aynen böyle olmalı. çoğu kişi bu sözcüğe kızsa da sanat dediğimiz şey aslında bir "saçmalık", ötesi değil. sadece bir kişinin kendi dünyasından çıkan bir materyal yığını, kolaj. ama gündelik hayatımızda kaç tane bu saçmalığı görüyoruz ki? hiç bir filmi izlemeden, kitabı okumadan, resime bakmadan, müziği dinlemeden bu materyale ulaşma olasığımız nedir? bence masada gördüğümüz şekerlikten, televizyonda duyduğumuz saçma sapan bir iki cümleden fazladı değil. işte sanat bence epikür'ün bahsettiği hazcılığın yanında ikincil olarak bize bu güzelliği sağlıyor. kendi dünyamıza ait olmayan saçmalıklar görüp bunları database'imizde olan verilerle çarpıştırıyoruz ve ortaya serbest çağrışım denilen hadise çıkıyor. insanın hard diski sonsuz terabaytlarda geziniyor. henüz kimse dolduramadı. diskimize sanat sayesinde her seferinde onlarca yeni veri depolanıyor ve bu sayede dünyamız zenginleşiyor. her tekil dünya sanat sayesinde bir başkasının dünyasını genişletiyor ama tabi ki bu çıkıp dünya düzenini ya da insanların entellektüel birikimlerini genişletip kardeşçe halay çekeceğimiz anlamına gelmiyor ne yazık ki. john lennon'ı çok severim ve ütopyaları çok güzeldir ama "imagine" şarkıcı gerçek olnayacak hiç bir zaman. çünkü sanat ekranında her piksel bir mesaj değil, bir öğreti değil. olsa olsa bir imaj ya da bir duygu. ötesi yok. öyle dünyaları kurtarmayacağız. olsa olsa bu avant-garde'lık sayesinde içsel dünyamızı hep bir ileri götüreceğiz ve bundan bizden başka kimselerin haberi olmayacak. yani sanat toplum için olmayacak, kendi halinde takılıp ondan bir şeyler kapabilen kapacak. sanat hep küstahça kendisi için var olacak. din için değil, ülkesi için değil, milleti için değil, arı ırkı yaratmak için hiç değil.

    ice tea bitmek üzereydi ve işte benim aklımdan bu kadar düzenli ve detaylı olmasa da bu tip şeyler geçiyordu karşımdaki dünyayı kurtaran adam konuşurken. ama bir şey söylemedim. çünkü üşeniyordum. harcayacağım nefese, tükürüğe acıyordum. öyle değişik kafelerde, barlarda, mezunlar toplantısında, ne bileyim falancanın arkadaşının sevgilisinin kuzeninin arkadaş çevresinde geçmeyen, topu topu beş altı arkadaşımla paylaştığım neredeyse asosyale yakın, kapalı ama kendimce özel bir hayatım vardı benim. tanıyan da tanıyordu beni. sıkılmıyordum. halimden memnundum. eve dönüş yolunda gider gitmez uyumayı düşünüyordum. sert sandalyede oturmaktan belim ağrımıştı.
  • belki de bunları çağdaş sanat başlığında yazmam gerekiyordu, zira bienaller, çağdaş sanat müzeleri vs. hakkında efkarlanacağım (fikir'in çoğulu efkardır ya!..) bu yazılacak metnin uzunluğuna bakıp aldanmayın, herhangi bir iddiada bulunuyor değilim. sadece ve sadece, sesli düşüneceğim, o kadar.

    şurada bir video var. société realisté adlı sanatçı kooperatifinin binaların arkasındaki şehir isimli, ali akay küratörlüğündeki sergisi'nin tanıtımı. serginin başlığı, tarde'dan mülhem. buna göre, işte, ilüzyonlar çevriliyor, dekor dekora bakıyor. ne bileyim, yeşil kart başvuruları, dahası east west bank gönderleri, avrupai çarpık doğu algısının eleştirisi, yeniden kurgulanmış sömürge haritaları, orta çağ yahudilerinin kullandığı bir yazı karakterinin naziler tarafından da kullanıldığı şeklinde kaderin cilveleri vs. gibi işler varmış bu sergide.

    öncelikle, sanat konusunda derinlemesine kuramsal bilgiye sahip olmadığımı tekraren belirteyim. elbette, "sanat" başlığı altında bir kısım bilgileri gayet bildiğim halde hiçhiç benimsemediğimi ve en nihayetinde, bir kısım az buçuk şeyi de, nispeten iyi bildiğimi düşündüğümü söyleyeyim.

    ve hasılı, çağdaş sanat deyince bu yukarıdaki gibi bir şeyi anlıyorum, diyeyim. evde hacetimizi giderdiğimiz klozeti değil, sanat olarak, belirli bir saikle ve belirli bir biçimde, seyirlik olarak koyulmuş, teşhirdeki bir klozet şeysini yani.
    yukarıda, akbank sanat galerisi bahsini o sebepten açtım, betimledim. beni düşündüren, ancak duygulandırmayan, duygulandıramayan o haritalama, enstalasyon gibi şeyler... hani "düşündüren ama güldürmeyen" fıkra misali, "affekt", bir duygulanım etkisi yaratmayan, gündelik deyişle kalbe hitap etmeyen ama beyne hitap eden, daha da sokak ağzıyla sevgilimle öpüşürken, tartışırken ihtiyaç duymayacağım amma sevgilimle tartışırken, hasbihal ederken temaşa etmek, gezip görmek isteyeceğim o şeyler.
    ben, bunların, en nihayetinde, sanat olduklarını düşünmüyorum.
    yanlış anlaşılmasın, elbette, kendilerine sanatçı dediklerine göre, çikita muz ajdar da sanatçı, şahan gökbakar da sanatçı. ne bileyim, bunlar pink floyd'dan, bach'tan, tarkovski'den daha az sanatçı değiller. daha az iyi sanatçı olabilirler, daha az duygulanım yaratan sanatçılar olabilirler, ancak daha az sanatçı değiller. sanatçı sanatçıdır, piyasa koşulları nezdinde.

    benim yapmaya çalıştığım şey, piyasa gibi bir "sonuç" şey üzerinden değil, "nedenler" tefekkürü yürütebilmek.

    ***

    bazen en kaba nitelemeler, en fazla şeyi söyleyebilir. en azından bir arşimet noktası oluşturmamızı sağlayabilir.

    bütünüyle evreni kavrama uğraşı ve ona bir anlam verebilme gayretiyle, eşya ve beşere dair üç temel kategori varsayalım; siyaset, etik, estetik.

    tanımları da:
    siyaset: dost düşman ayırımı,
    etik: iyi - kötü ayırımı,
    estetik: güzel çirkin ayırımı,
    şeklinde olsun.

    yapıp ettiğimiz her şey, kişisel bir edimden, örneğin çabuk öfkelenir olmaktan bir teşhirlik nesneye, örneğin klozete değin her şey, elbette bu üç temel kategoriden de pay alır. çabuk öfkelenen insan, etik konuda çok başarılı değildir muhakkak. hacetimizi giderdiğimiz tuvaletin de, davut heykeline nazaran, pek estetik olduğu söylenemez. misal ernesto "che" guevara, bir devrimci. sömürgeci mantığa karşı, halkın safında dövüştü (dost-düşman ayırımı). en nihayetinde, "son tahlilde" bir devrimci olsa da, onu devrimciliğe götüren öncüller, ne bileyim, sömürüsüz bir dünyanın daha ("iyi" anlamında) etik olacağına ve daha ("güzel") estetik bir varoluşa, daha az yabancılaşılmış şekilde yaşanılacağına dair bir ön kabule dayanıyordu. aksine; birkaç sene evvel, nagehan alçı'nın "che bir yamyamdır, katildir" çıkışını hatırlayın. bu çıkış, temelde, etik ön kabulden bir siyaset algısı eleştirisiydi (berbat bir liberal okumaya dayanıyordu elbette: "insan öldürmek kötüdür, onlar katildir, katiller kötü ve çirkindir, dolayısıyla insan öldürenin dost düşman tayinine ihtimam gösterilmemeli" tarzı bir "teknoloji"yi, bir iktidar teknolojisini devreye sokuyordu en nihayetinde) gibi gibi.

    bunlar bir tarafa, işte tam da ben, sanatı, böyle bir noktada konumlandırıyorum. yani son tahlilde, güzel ve çirkin ayırımına. pink floyd - the wall albümü, elbette politik bir albüm. elbette, yabancılaşmaya dair, yani "iyi olan ve kötü olan"a ilişkin bir şeyler söylüyor. ama ben o albümü, siyaset nedir hiçbir fikrim yokken, hatta ingilizce dahi, yani şarkıların neyi söylediğini bile bilmezken, dolayısıyla etik kodlarla ölçemiyorken dahi, yaklaşık 9 yaımdan beri seviyorum. çünkü bana "güzel" geliyor. beni felaket duygulandırıyor.

    şimdilik, hangi tür şeylerin hangi sınıftan ve statüden insanlara güzel geldiği kısmını, yani pink floyd severler vs. justin bieber severler karşılaştırmasını bir kenara bırakıyorum. bu, en nihayetinde sosyolojinin yetkinde saptayabileceği bir temayüller, yatkınlıklar meselesi. opera sevmek ile rock sevmek arasında, elbette bir güzellik çirkinlik ayırımı koyabiliriz. sonuçta ben opera'ya günaşırı giden biri değilim, amma günde üç progresif rock albümü dinliyorumdur. bu mezkûr rock-opera ayrımını, bir alan analizi ile alanda eyleyen faillerin biriktirdiği sermaye türleri üzerinden daha yetkince ve daha velûd şekilde açıklayabiliriz diye düşünüyorum.
    yine de burada açıklamalarla değil, neyin ne olduğu ve olmadığıyla ilgilenme amacındayım.

    bütün bu* mülahazalar neticesinde şunu söyleyebileceğimi düşünüyorum. ali akay'ın bahsettiği "avrupa ve sömürgeleri" meselesinin bir harita üzerinden gösterilmesi, sanat olamaz. çünkü bu, güzellik veya çirkinlikle alakalı değil. çünkü bu harita bilinçdışına, ya da almanca orijinaliyle, "bilinemez"e hitap etmiyor. bu harita, ya da duvara asılmış yeşil kartlar, aksine, doğrudan bilince hitap eden şeyler. eğer bilince hitap eden bu şeylere "sanat" diyeceksek, o halde (bkz: madem sosyalist ekonomi iyiydi sscb neden çöktü) başlığının da bir sanat olması lazım. ironik, zira sosyalizmi bir kalkınma iktisadına eşitliyor. ironi daha bir ifşa edilse, yani, başlığın yazarı belirli bir marksist felsefi geleneğin birikimine sahip olsa, "işte, sovyetler de, sosyalizmden, bir kalkınma fikri, salt bir "elektrik+işçi konseyleri" algıladı da ondan çöktü", diyesi... (ki bu, geçmişte yapıldı da. "société realisté"nin sergisi sanat ise, bana kalırsa, sözlükteki dengizik rumuzlu kişi, vaktiyle, burada sanatın en şahikalarını üretti. otisabi'nın çoğu girisi, gofret beyin'in kimi yazıları filan da öyle).

    meramımı umarım anlatabilmişimdir. ben, tuvalet kağıdının eğilip bükülüp teşhir edilmesini, birbirine karşıt aynalar ile çeşitli zahiri görüntülerin üretilmesini, ve tüm bu bienal "saçmalıklarını" sanat olarak göremiyorum maalesef. yalnızca "güzel"e, hani büyük g'li olan güzel'e dair hiçbir özgül/yeni şey söylemeye çalışmadıkları için değil, (darbeci paşa misali) "netekim bunu ben de yaparım" dediğim pek çok teşhirlik eserin, ekseriyetle beni hiç mi hiç duygulanıma sokamaması yüzünden, duygulandıramaması ve fakat, ancak, "haa şunu diyormuş" diye bilincime doğru, siyaseten bir şey söylemesi yüzünden diyorum bunları. tüm bu çağdaş sanat bahsini ben, icra edenlerinin aksine, sanat olarak değil, hayata bir müdahale, bir siyaset edimi biçimi olarak görüyorum. doğrudan siyasetten, örneğin "halkın dostları kimlerdir" diye bir metin yazmaktan yegane farkları, siyaseti imge üretmek üzerinden örgütlemeleridir. bu yeni bir şey değil. romantik hareketten, yani tee rousseau'dan beri bildiğimiz, 300 senelik mazisi olan; günümüzde kendisini bazen özgül bir "kaldırım taşlarının altında plaj var" (68 fransası) sloganıyla bazen, yalınca "diren" kelimesi (gezi) üzerinden gösteren, ne bileyim, 1 mayıs 77'deki o bir kolu zincirli diğer kolu çekiçli (bir ağır sanayi işçisi olduğunu haber edercesine) ve epeyce kaslı işçi imgesinde zuhur eden bir duruma benziyor. hepsini boşverin, sosyolojide yaratılan ideal tipleri, mesele, karizmatik lider'i alın. mills'in "iktidarın seçkinleri" imgesini alın. işte böyle bir şeymiş gibi geliyor bana "çağdaş sanat"ın, en azından bir kısmının, "tarz-ı siyaset"i. üretilip belirli bir şekilde yerleştirilen imge tasarımlarıyla iyi kötü bir "siyasi faaliyet" gütmek...

    halbuki, bir lenin eseriyle bir costa-gavras eseri arasında, bariz bir fark var. bir tanesi "halkın dostları kimlerdir" diyor, ve madde madde, "bilinç"e hitap ederek sıralıyor. diğeri, halkın dostları meselesini alıp onu nasıl güzel sunabilirim, hangi şartlarda "bilinçdışı"na seslenebilirim diye kafa yoruyor. duygulanımlarla ilgileniyor. ayırım, basit bir form ayırımı değil. "araç" meselesi de değil. daha temelde bir şey. üretilen eserin, hatta bizzat o kişinin "varoluş etiğiyle" alakalı bir şeyden bahsediyorum diye düşünüyorum...

    ***

    yukarıda yaptığım bu kurguya getirilebilecek meşru itirazlardan biri, "ya peki bir şey hem bir sanat eseri, hem sanat eseri eleştirisi olursa" kısmı. baskın bir karakteri olmasın da, (siyaset, etik, estetik alanındaki) iki, hatta üç kategori arasında gidip geliyor olsun?
    şöyle.
    nabokov, hem bir edebiyatçı, hem de bir edebiyat eleştirmeni. beğenin beğenmeyin, orhan pamuk da öyle. işte onlarda örtük olarak gözlemlenebilecek, izi sürülebilecek bir şey, bana kalırsa walter benjamin'de açık seçik izleyip büyülenebildiğimiz bir özellik olarak mevcut. (benjamin'de) sanat eleştirisi diye yapılan şeyin kendisi sanat. edebiyat eleştirisi dediğimiz metinler, has edebiyat metinleri. bir başka deyişle, "yaşam nedir" ile "iyi yaşam nedir" sorularına aynı anda cevap verebilecek metinler onlar. hem bilince, hem bilinçdışına hitap ediyorlar. hem etik hem estetik, ve hatta, benjamin özgülünde, aynı zamanda saf politik metinler bunlar...

    peki bu tarz metinleri nasıl kategorize edeceğiz?

    işte buna cevabım, birazcık anlatı dışı olmak, şimdiye dek anlattıklarımı bir nebze de olsa reddetmek durumunda.

    bir büyük entelektüel adam*, bir metninde*, "ömrüm, köpek gibi çalışmakla geçti, geçiyor" diyor. işte, aramızdan akıllı olan insanlar, köpekler gibi çalışılıp arşivlenmiş bir kültür dünyasına doğuyor. hatta, başka akıllı ve köpek gibi çalışan insanlarla birlikte vakit geçirebilecek kadar şanslı oluyorlar. ve bittabii bu hem kolektif, hem kişisel köpek gibi çalışmanın neticesinde, biz sıradan fanilerin ancak bir alanında bir bölüme hakim olabildiğimiz o üç kategorinin (siyaset, etik, estetik) hepsine birden, derin bir şekilde vakıf olabiliyorlar. hatta bazıları daha ileri gidip, üç alanı da kapsayacak bir ontoloji/epistemoloji üretmek suretiyle sistematik bir siyasal düşünce dahi geliştirebiliyor (misal badiou). "derrida" olmak yoluna gitmiş ve onca "derrida olamamış" figürü yok saymamak gerek, yüzlerce, binlerce kişi günde net 12 13 saat zar atıyor, bir tane derridar çıkıyor aralarından. ve, sadece "derrida" olup ismini bildiklerimiz değil, o denli hep deneyip hep yenilenlerin de yaşamlarının kendisi, yani biricik varoluşları, feyzalınası bir varoluş estetiği şeklinde oluyor. hele ki olmuşların, değil felsefeleri, yaşantıları bile bizlerin kudretini arttırıyor. bu kimi kıymetli varoluş estetiklerinin öyküsü dahi bizi fevkalade duygulandırıyor...

    sanat bahsinde, derin derin düşünmeden künhüne varamamada, "anlayamadı" durumlarına yelken açmada bize hayır yok, bu kesin; amma en azından, duygulanımlara, "çok anlayamadım ama beni şöyle şöyle etkiledi"lere evet. bunun peşisıra gitmeli.

    [sesli düşünme/off]