şükela:  tümü | bugün
  • efendim eski yunan a baktıgımızda bu ayrımın olmadıgını görüyoruz..peki bunu ilk kim yapmıştır..her taşın altından çıkan kant yapmıştır..(tabii ki kuramsal anlamda)
  • sanat sanatla ilgilenen, ressam, müzisyen..gibi insanların kendi alanlarında urettigi eserlere verilen ad iken zanaat ise kisinin ki bu usta olabilir isci olabilir kisinin meslegidir*..ha bunu neden yazıyorum ..diyelim bir demir ustasının yaptıgı zanaat a sanat denmezmis efendim**.. yani kompozisyondan notum kırılmıstı..lakin kanımca hala bir isin ustasının ozenle yaptıgı is o kisinin sanatıdır...ooledir kalacaktır..
  • hep aklımdaydı, hep ama, öyle böyle değil, sanat ve zanaat ayrımı üzerine bırakın konuşmak, düşünmek bile elzemdi, işte bu açıdan sadece benim için, benim korku ve kaygılarım için, algılarımın bu noktada cahilleşmesi ve dipsiz bir kuyuya sürekli düşmesi durumunda benim için hep bir paradoks idi; sanat ve zanaat ayrımı.
    aslında hiç de zor değildi, üzerine sanki zerdüşt'e eğilir gibi eğileydim, belki de pek çabuk şekilde algımın bu noktadaki körlüğünü hem de korkuların başını ezerek yok edebilirdim, meğerse heidegger 'in hakikat'ine bakmak yeterliymiş.
    bugün arif 'le yaptığımız bir dost meclisi oturumunda konuyu gündeme şöylesine dolaylı bir şekilde getirdik; scorsese 'nin the last temptation of christ inde ne gibi bir delilik ve iblislikle filmi alıp götürdüğünü, hem de yeni nesil rüya avcısı tim burton veya eserlerinde olduğu gibi kakılmış şekilde değil de, olabildiğince saf bir aletheia statüsüyle yani hakikati şeytanın yılan-ateş ve hatta kadın biçiminde, tanrıyla olan o rutin sorgu durumlarında artık kazancakis 'in elinde iyice radikalleşen isa 'ya yasak elmayı yani yaşıyor olmak eylemini bırakması ve yaşamak durumuna geçmesini sunmasını, teklif etmesini ürkütücü derecede sanat eserinin ayak izi olarak değerlendirdik, bu örneğin yanında bir başkasını, tarantino 'nun şu meşhur, benimse geç müşahit olduğum kill bill'deki animelerini de benzer bir mülahaza ila değerlendirdik.
    peki sanat ve zanaat ayrımında ürkütücülük ne tarafta ağır basıyordu?
    aslında bu satırları yazmazdan evvel, sözlükte sanat zanaat ayrımı yapılmış mı, başlık açılmış mı diye yaptığım taramalarımın aslında honestus yani ahlaklı olduğunu söyleyemem, zira mousa'lar esmeliydi ve ben bu esiş karşısında heyecana kapılıp, mevcut hakikati (yani mevcut olamayan aslında) kendi açtığım başlıkta incelemeliydim, daha sonradan sevgili sözlük yazarlarından birkaçı bana ayar verip, aramaya inanmamakla suçlamalıydı, bunlar gerçekleşmedi, ben hem de sevgili -uzun zamandır hiçbir şekilde yolumuzun kesişmediği eskilerden bir deli insan - jiletlipasta 'nın açtığı başlıkta buluverdim kendimi, samimiyeti biraz da bu güzel insanın tabii ki kuramsal anlamda ;), açtığı başlıkta hisseder gibi oldum, yazmaya koyuldum.

    heidegger 'in hakikati veya nietzsche 'nin diyonisyak açılımları bir kenara, benim kendi hayatımdan yoğurduklarımı bu entiriye eklemezden evvel, ben yine de heidegger 'in hakikatiyle başlayayım bu ilginç ve benim için hep ürkülmüş konuya. bir kere üstad'ın hakikati, örtülü olanın açığa çıkması veya üzerinden örtünün kalkması 'dır. sanat işte tam bu noktada söylenmeli ki, hakikati açığa çıkarma, görünür hale getirme ehliyeti bakımından tektir.
    1936 yılında bir manyak konferans düzenleniyor; konusu "sanat eserinin kökeni" ve bu manyak konferansın tek fikir mabutu da bizzat heidegger. sanat eserinin şeyimsi karakteri hususlarında bakınız ne diyor üstad; "..ister bir şiir, ister bir resim, şarkı olsun bir sanat eseri aynı zamanda bir tür bir 'şey'dir. fakat sanat eseri aynı zamanda daha fazla bir şeydir de. sanat eseri hem alegorik hem de simge olarak karşımızdadır." (kaynak: merdivenşiir, 7, 2006) nietzsche ise bakın nasıl değiniyor konuya; "..dionysoscu sanatçı aynı zamanda hem düşlerde hem vecit halleri içinde sanatkardır; dolayısıyla belki de biz onu dionysosca bir coşku ve sarhoşluk ve mistik bir kendi kendini yok etme hali içerisine gömülürken tasvir edebiliriz." (kaynak: tragedyanın doğuşu, 38) sanatçı işte bu noktada alegori, semboller arasında ve sarhoşluk ve mistik bir kayboluş süre cinde kendini imha edendir.
    sanatçının eseri bitmemiş olandır, zanaatçının eseri ise bitmiş olandır.
    hedefe yönelik kullanılmış emek ve bilgi sonunda masa ortaya çıkmıştır. masa kişi için tabakların zemini, çiçeklerin zemini, dost hasbıhalinin merkezinde yararlı ve yapılma sürecinde görevi yerine getirme hedefinin metasıdır. bu zanaat eseridir, bitmiş olandır. muhayyilemizi şenlendiren, zincirleme düşün tamlamalarımızı oluşturan bir karaktere daha çok sanat eserinde rastlarız. öyle ki mozart 'ın requiem 'iyle hislenir, hislendiğimizle bambaşka hayallere dalarız, hande yener 'in sana kırmızı çok yakışıyor veya `aşkın ateşi yakarmış ateşi duydunuz mu aşkın ateşini` ile heyecanlanır şu darıdünyada mevkimizi sallantıya kurban ederiz.
    bir de durumun ihtiyacı karşılama hadisesi vardır, öyle ki hakikati bilme gerekliliği sanat eserinde yoktur, fakat masanın hakikati çok nettir.madde ihtiyacını gideren masadır, hissi ihtiyaçlarımızı paramparça eden hande yener 'in şarkılarıdır.
    tabi latife bu; hande hanım'ın herhangi bir zulümünden söz etmek ahlaksızca olacaktır; zira yunan'da tekhnites yani hem zanaatçı hem sanatçı manasında, emek harcayandır, emek yani latincede labor biraz da çiftçilikle alakalıdır; şimdi gelin şunu tartışalım, ya da ben içimde bu hususta başka korkular büyüteyim; çeşitli ürünlerin, meyvelerin, bitkilerin özlerini birbiriyle karıştırıp ortaya yeni mahsüller çıkaran çiftçi zanaatkar mıdır, sanatkar mı?
    mevcut ihtiyacı boşverin, salt tekhne yani sanat/zanaat hem de labor yani emek açısından cevaplamaya çalışın; buyrun kafa yoralım.
  • "bir küre yapmak üzere taş yontan iki heykeltraş düşünelim. biri, mükemmel bir küre formu ortaya çıkarmak istiyor ve faaliyetinin manasını, bir taş kütlesinin bir küreye dönüşmesi olarak görüyor. diğeri de bir taş yontuyor, fakat yalnızca patlama noktasına gelmiş bir iç gerilimin bir küre formunda ifade edilişini iletmek istiyor. birincisi zanaatkarın işidir, ikincisi ise sanatçının." demiş ernst neizvestny
  • farkları kısaca şudur: tekrar..
    sanatçı, diyelim ressam, bir resmi bir kere yapar, kendisini tekrar etmez, sürekli yeni eser üretir.. zanaatçı, yine resim yapan birisi olabilir, ama hep aynı resmi ya da resimleri yapar. mesela sultanahmette, ayasofya'nın resmini yüz kere yapar ve satar..
    yine bu bağlamda, beethoven sanatçıyken, serdar ortaç zannatçıdır..
  • sanat ve zanaat farkli olmakla birlikte bazen birbirine dönüsebilirler:

    atelyesinde bir tarz tutturmus, beyni otomatik pilota baglamis, el aliskanligi ile ayni masa ve sandalyeden imal edip durmakta olan bir marangoz, zanaat yapmaktadir. meydana getirdigi ürün ne kadar güzel olursa olsun bir zanaattir, sanat degil.

    ama simdi bu marangoz kardesimizin bir platonik aski oldugunu farzedelim. bu platonik ask, birgün gelir de kendisine bir sandalye siparisi verirse, iste o zaman bu marangoz arkadasimiz bu sandalyeyi daha bir ilhamla, daha bir özenle yapacak, yaraticiligini konusturacak, ve ortaya daha önceki sandalyelere hic benzemeyen, cok daha farkli, türünün tek örnegi güzellikte bir sandalye cikacaktir. iste bu sandalye bir sanat eseridir sevgili sözlükcüler, cünkü bir esi olmamistir, bir daha da olmayacaktir, benzerleri olabilir sadece.

    benzer sekilde, bir sanatci da sanat eserlerini seri üretime dökerse onlar da artik o eserler zanaat, o kisi de zanaatkar olur. paris sokaklarinda kara kalemle 3 dakikada eyfel kulesi resmi cizen bir sanatci artik bir zanaatkardir. bazi türk pop müzik bestecilerini de bu kategoriye koyabiliriz.
  • seri üretime geçmiş ve afedersiniz sıçarmış gibi resim yapan bir ressam zanaatkar iken, yaptıklarına kendi ruh halinden de birşeyler katan, ve belki en sonunda satmaya kıyamayan dokumacı ise sanatkardır mesela...
  • haute couture sanattır, konfeksiyon zanaat...
    frank gehry ürünleri sanattır, tokiürünleri zanaat...
    necip usta ve emine beder konusunda şüpheliyim doğrusu ama whopper kesinlikle zanaat ürünüdür...
  • "seri üretime geçmiş ve afedersiniz sıçarmış gibi resim yapan bir ressam" sanatçıdan ziyade zanaatkar ise, o halde kumar borçlarını ödemek için seri kitap yazan (bu kitaplar az buz değildir, bir bakın üstad'ın en okkalı kitapları seri üretimle ortaya çıkmış olanlardır.) dostoyevski haliyle zanaatkardır. tabi bunun "sanat ve zanaat ayrımı" açısından önemi tümüyle kalkmış olduğundan, bilinçli bir anakronizme kapılarak, günümüzün değerleriyle dostoyevski'nin sanatçıdan ziyade, zanaatkar olarak nitelenmesinden rahatsız olacağını sanmıyorum. zaten mortifera'nın demek istediğini, -kurduğu çapraz diyalektiği; sanatçı/zanaat : zanaatkar/sanat- iyi anlıyorum, ancak sanatçının (art 'tan artist) mousa'ları ile zanaatkarın (craft'tan craftsman) metodlu yeteneklerinin bence tek ortak yönü yaratıma katılımdır, o kadar. çünkü üç aşamalı bir değerlendirmede sanat ile zanaatın birbirinden ne derece ayrılmış olduğunu görüyoruz.

    önce - sırasında - sonra

    öncesinde zanaatkar ne yaptığını bilir. örneğin tarlasını ne zaman ne sıklıkta ve nasıl bir yöntemle ekeceğini bilen çiftçi, ürün sağlamadan önce, üretim sürecinin farkında olup, her duruma uygun önlemleriyle "sırasında" diye tanımladığım adımı olabildiğince bilinçli bir şekilde geçerek, sonra'ya ulaşır. sonra'da yapılan değerlendirmenin kendisi "önce" ve "sırasında"ki eylemlere muhtaçtır. gereken yerine getirildiği için, zanaatkar eserine kavuşmuştur. oysa sanatçı "önce" ve "sırasında" süreçlerinde karanlık dehlizlere düşer, aydınlığı görür veya görmez, notaların içinde kaybolur, bazen bir fırça darbesinde kendi yaşamından bir kareyi farkında olmadan aktarır, bazen dehlizden çıkar, bazen aydınlığı göremez. ama sonra'ya ulaştığında artık o dehlizden çıkıp çıkmadığının bile farkında değildir. o zanaatkar gibi olamaz, çünkü bilinçli değildir. mesela serdar ortaç bilinçlidir. (örneğin şöyle der: topu topu 7 nota var kac ayri beste yapilabilir ki?) sanatçı bilinçli davrandığında, sarhoşluk halinden çıkmış yani sonra'da olacakları net görür hale gelmiştir. bu netlik, sanatın (!) zengin için çok ucuz, fakir için çok pahalı olduğu ülkelerde bilinçli dolar ($) akışına sebep olur. böyle ülkelerde işte bu akışın ürünlerine sanat eseri, ürünlerin sahiplerine de sanatçı diyoruz. ancak bu kinayeli ifadem, başta da belirttiğim dostoyevski örneğinden ötürü spesifikleşir, beynimizi kemirir. o halde nietzschevari bir söyleme sarılalım: sanatın ve zanaatın ötesinde. (ya da sanatın ve sanatçının dostu jimi sundu.)
  • el işi ve beyin işi arasındaki ayrım gibidir ama ayrımı iyi yapmak gerekir.
    diyelim ki ben çok güzel manzara resimleri yapıyorum. öylesine güzel ki böyle dokuymuş, ışıkmış peeh yalamış yutmuşum. görenler vay be bu gerçek mi diyor o derece.
    çok yetenekli diyorlar bana. ama ben bu resimlerime kendimden bir şeyler katmıyorum. gördüğümü çiziyorum. yorumum yok.
    eser kategorisinde yerim de var. doğa resimleri yapıyorum ben .şimdi benim eserlerime gelin de sanat eseri deyin.
    işler bu noktada kopuveriyor. ben gerçekten yetenekli bir zanaatçi miyim. yoksa sanatçı mıyım?
    onlarca resim sergisi açılıyor. hangisi sanat hangisi zanaat.
    bizler genellikle sanat eseri kategorisine tuval üzerine çizilmiş şeylere, taşa yontulmuş figürlere, mekanı yaratan tasarımlara sanat eseri deme eğilimindeyiz. zanaat ise daha çok işte ağaç oymacılığı, ayakkabıcılık, dokumacılık gibi dalları kapsar.
    zanaat işe yarar. sanat ise estetik kaygılarla oluşturulmuş insanda hoş duygular uyandıran çalışmalara verilen addır. ( çok genel bir tanım tabii bu)
    halbuki tanımlamaların allak bullak olduğunu "sanat" a şöyle bir baktığınızda görebilirsiniz. zanaat anlamında bazen çok daha özgün çalışmalar çıkabiliyor ortaya. ama biz onları kullandığımız için onlara zanaat diyoruz. ya da bu değeri biz onlara biçiyoruz da onları sanat nesnesi haline getiriyoruz ( duchamp ın pisuvarı dolaylı bir örnek olabilir)
    son olarak diyebiliriz ki özellikle yaşadığımız yüzyıl ile birbiri içine geçmiş bu iki kavram arasındaki ayrımı beyin işi diye tabir edebileceğimiz yaratıcılıktan ne denli pay aldığına bakarak sınıflandırabiliriz.
    el işi ve beyin işi'nin bir arada bulunduğu çalışmalar da elbette sanat eseridir. fakat sınıflandırmada belli bir üstünlük taşımıyor en azından benim için.
    ayrıca jimi the kewl in yeni söylemine katılmamak içten değil. sanatın ve zanaatin ötesinde evet..
    saygılar sunarım