şükela:  tümü | bugün
  • ha-joon chang'in "bad samaritans" adli kitabi, emin akcaoglu'nun tercumesi ile "sanayilesmenin gizli tarihi" adiyla turkce'ye kazandirilmis.
    http://www.eminakcaoglu.com/…enin-gizli-tarihi.html

    tanitim yazisindan:

    bu kitapta, adi sadece dipnotlarda geçen türkiye adli bir memleketin ekonomisinden ve bu ekonomik politikalarin on yillardir nasil uygulandigindan bahsediliyor.

    “derinligi, kadar kolay anlasilirligi ve çarpici örneklerle canlilik kazanmis, içinize isleyen bu çalisma, ‘dünyada isleyen gerçek ekonomi’ olarak adlandirilabilirdi.
    sanayi devriminin kökenlerinden günümüze kadar cereyan eden ekonomik gelisme ile standart/egemen doktrinin anlattiklari arasindaki uçurum giderek büyümektedir, chang
    gerçekte ne oldugunu gözler önüne sererek bu boslugu aydinlatmaktadir. chang’in zekice analizleri, saltanatlari hâlen süren doktrinlere
    dayanan ekonomik reçetelerin, özellikle gayet korumasiz ve savunmasiz olanlara [ülkelere/halklara] hangi amaçla ve nasil ciddî zararlar verdigini ve bu
    zararlarin devam edecegini gösteriyor. chang, küresel ekonominin çok daha insanî ve medenî bir güzergâhta nasil yeniden düzenlenebilecegi konusunda, iktisat teorisine ve somut tarihsel kanitlara dayanan, akla yatkin, yapici öneriler getiriyor. sâyet telâfî edici eylemler gerçeklestirilmezse meydana gelebilecek muhtemel vahametler konusunda uyariyor.”

    – noam chomsky

    “kitapçi raflari, ekonomist ve
    yorumcularin anlasilabilir bir dille yazdigi, küresel serbest ticaretin dünya ülkeleri tarafindan neden arzu edilmesi, hattâ neden vazgeçilmez oldugunu anlatan kitaplarla dolu. fakat serbest pazar ortodoksluguna temkinli yaklasan okurlar, “sanayilesmenin gizli tarihi”nin ikna gücüyle keyiflenecekler. ha-joon chang’in kitabi, küresellesme amigolarinin yaydigi küresel serbest ticaret dogmasina karsi zengin bir anlati sunuyor.”

    – paul blustein, washington post
  • güney kore mucizesinin nasıl gerçekleştiğini de anlatan ve aslında herkesin bildiği ve gelişmekte olan ülkelerin uygulaması gereken ekonomik gelişim düsturlarının gelişmiş ülkeler tarafından nasıl çarpıtıldığını anlatan başucu eseri niteliğinde bir kitap.

    özellikle bizim ekonomi ve sanayi bakanlarına zorla okutulmalı.
  • durmadan kopyalanması ve türkiye'de sanayi, ticaret, ekonomi vs. ile uzaktan yakından ilgili herkese döve döve okutulması gereken kitap. kitapta anlatılanların sonuçları güney kore'ye ilişkin yayınlanan her yeni raporla bir kez daha gözler önüne seriliyor.

    (bkz: #43585754)
  • --- spoiler ---

    imf'de en önemli 18 alandaki kararlar % 85 çoğunluk gerektirir. abd'nin sahip kuruluşta sahip olduğu pay oranı % 17,35'tir. dolayısıyla, abd hoşuna gitmeyen herhangi bir teklifi tek taraflı olarak veto edebilir. bir öneriyi bloke edebilmek için abd'den sonraki en büyük dört hissedarin (% 6,22 ile japonya, % 6,08 ile almanya, her biri% 5,02 ile olmak üzere ingiltere veya fransa'nın) en az üçüne ihtiyaç vardır. ayrıca% 70 çoğunluk gerektiren 21 konu vardır. bunun anlamı, bu konulara ilişkin herhangi bir teklifin yukarıda anılan beş hissedar tarafından birlikte engellenebilecegidir.
    --- spoiler ---
  • online satın almak için küçük bir araştırma yapınca idefix, d&r, kitapyurdu, nadirkitap, imge ve hatta n11, hepsiburada' da bile tükenmiş olduğunu gördüğüm kitap.

    bu kadar çok satıyor ise neden tekrar getirilmediğini ise çözemedim.

    lan, yoksa ?
  • emin akçaoglu tarafından çevrilen, epos yayınlarından çıkan, çevrimiçi satış yapan internet sitelerinde yok satan kitap.

    orjinal adı: bad samaritans the myth of free trade and the secret history of capitalism.

    kitap hakkında çevirmeninin yorumu şu şekilde:

    "chang kitabında, kendi tabiriyle kötü samiriyeliler’in, yani zengin batılı ülkelerin ve güney doğu asya’dan japonya, singapur, hong kong ile kore’nin nasıl sanayileştiklerini bütün cepheleriyle ortaya koyuyor. hem de bu konuda doğru olmadığı hâlde doğruymuşcasına ve sıklıkla tekrarlanan hususları tüm çıplaklığıyla deşifre ederek. bunu yaparken öylesine çarpıcı ve ikna edici argümanlar ileri sürüyor ki okuyucu ‘safsata’nın nasıl ‘gerçek’mişçesine sunulduğunu gördüğünde hayrete düşüyor. kitap özellikle devletin ekonomideki rolünün yeniden sorgulanması için çok yararlı örnekler sunuyor. örneğin, türkiye’de yerli bir otomobil üretimi tartışılırken japonya’nın toyota ve kore’nin hyundai konusundaki tecrübeleri son derece öğretici. toyota’nın, hyundai’nin veya nokia’nın adlarının anıldığı paragraflarda zengin ülkeler grubuna geç katılan ülkelerin sanayileşmeyi aslında büyük ölçüde devletin türlü biçimlerdeki desteğiyle başardıklarını görüyorsunuz. ingiltere’nin, fransa’nın, almanya’nın veya eski bir ingiliz sömürgesi olan amerika birleşik devletleri’nin sanayileşme süreci de kitapta ayrıntısıyla anlatılıyor. ‘bebek endüstrilerin korunması’ tezinin gerçekteki mucidi alexander hamilton tarafından uygulamaya konulan politikaların modern abd’nin yaratılmasındaki rolünü öğrenince sarsılıyorsunuz. kendileri ‘korumacı’ politikalar vasıtasıyla zenginleşenlerin şimdi gelişmekte olan ülkelere ‘serbest ticaret’ methiyesi düzdüklerini anlayınca samimiyetlerinden şüphe ediyorsunuz."

    ilave not: bkz: kicking away the ladder & #62681489
  • bu kitap kore ziyaretimden önce internette kore'yle ilgili araştırma yaparken ilgimi çekti; bulmak için büyük uğraş vermeme rağmen yeni baskısı olmadığı için yaklaşık bir sene sonra satın alabildim. iibf öğrencilerinin, uluslararası ticaret öğrencilerinin, mühendislik öğrencilerinin, ticaretle uğraşanların, ihracat-ithalat yapanların, otomotiv sektörü ya da bilişim sektörü çalışanlarının, aslında herkesin okuması gereken bu kitap umarım bir daha raflardan bu kadar uzak kalmaz..

    özellikle üniversite öğrencilerinin okulda teorik olarak öğrendikleri bilgileri kafalarında doğru yere oturtabilmeleri açısından çok verimli olabilecek bir kitap. temel olarak örneklerle dünya ekonomisi, kalkınma, politika, sanayi, kapitalizm anlatılıyor.
  • "ticaretin serbestleştirilmesi, iktisadi kalkınmanın sebebi değil sonucudur." gelişmiş ulkerin bu günlere nasıl geldiğini, hangi doğru politikalarla ekonomilerini temellendirdiklerini, ne zaman gümrük vergilerinde düzenleme yaptıklarını, subvansiyonlarin nasıl uygulandığını ve gelişmekte olan ülkelere dayatılan ekonomik politikalarin ne kadar da yanlış olduğunu, masum olmadığını bizlere akıcı ve anlaşılır bir dille anlatıyor ha-joon chang.
  • dr jekyll bay hyde’a karşı

    doğu asya ekonomik mucizesinden bu yana, bölgenin ekonomik başarılarının, en azından kısmen, konfüçyüs kültürüne dayandığını ileri sürmek popüler hâle geldi. konfüçyüs kültürünün çok çalışma, eğitim, tutumluluk, işbirliği, ve otoriteye itaati vurguladığına işaret edildi. bir yandan işbirliği ve disiplin teşvik ederken, insan sermayesi (eğitime vurgu yaparak) ve fiziksel sermaye (tutumluluğa vurgu yaparak) birikimini teşvik eden bir kültürün ekonomik kalkınma için iyi olması gerektiği aşikar görünüyordu.

    oysa doğu asya ekonomik mucizesinden önce, bölgenin geri kalmışlığı için konfüçyüsçülük suçlanıyordu. üstelik bu doğruydu. konfüçyüsçülük’ün ekonomik kalkınma için zararlı olabilecek (kalkınma ile ters düşen) birçok yönü mevcuttur. bunlardan en önemlilerine değineyim.

    konfüçyüsçülük insanları, ekonomik kalkınma için gerekli olan işletme ve mühendislik gibi meslekleri edinmekten caydırır. geleneksel konfüçyüsçü toplumsal sistemin zirvesinde bilgin-bürokratlar yer almaktaydı. bunlar, ikinci sınıf yöneticiler olan profesyonel askerlerle birlikte, egemen sınıfı oluştururlardı. bu egemen sınıf, sırayla, köylüler, esnaflar ve tüccarlardan (onların da altında köleler vardı) oluşan halk hiyerarşisi içinde yönetimi ellerinde tutmaktaydılar. fakat köylülükle ve diğer alt sınıflar arasında temel bir ayrım bulunmaktaydı. en azından teorik olarak, bir köylünün bir kamu hizmeti sınavını geçmek suretiyle egemen sınıfa girmesi mümkündü (ki bu bazen oluyordu). esnaf ve tüccarlarınsa sınava girmelerine bile izin verilmiyordu.

    bu da yetmiyormuş gibi, kamu hizmeti sınavı sadece kişilerin, egemen sınıfın pratik bilgiyi hor görmesinin nedeni olan konfüçyüs klasikleri hakkındaki skolastik bilgisini sınıyordu. 18’nci yüzyıl koreli konfüçyüsçü siyasetçiler, kralın, annesinin ölümü üzerine ne kadar süreyle yas tutması gerektiğine dair (bir yıl ya da üç yıl) bitmek bilmez hizip kavgalarına tutuşmuşlardı. bilgin-bürokratların ‘temiz yoksulluk’ içinde yaşamaları gerekiyordu (genellikle uygulamada tersi oluyordu) ve bu nedenle para kazanmak hor görülüyordu. modern çağda, konfüçyüs kültürü yetenekli kişileri, ekonomik kalkınmaya doğrudan çok daha fazla katkı sağlayan meslekler olan mühendislik veya işletme okumak yerine, bürokrat olmak için hukuk veya iktisat okumaya teşvik eder.

    ayrıca, konfüçyüsçülük yaratıcılığı ve girişimciliği özendirmez. katı bir sosyal hiyerarşiye sahiptir ve belirttiğim gibi, toplumun belli kesimlerinin (esnaf, tüccar) yükselmesini engeller. bu katı hiyerarşi, üstlerine sadakate ve otoriteye riayete vurgu yaparak sürdürülür; bu da geleneklerin devamlılığını ve yaratıcılığın bastırılmasını besler. doğu asyalıların pek yaratıcılık gerektirmeyen mekanik işlerde başarılı oldukları şeklindeki kültürel klişenin konfüçyüsçülük’ün bu yönünde bir temeli vardır.

    konfüçyüsçülük’ün hukukun üstünlüğünü engellediği de söylenebilir. birçok kişi, özelllikle neoliberaller, mülkiyetin yöneticiler tarafından keyfi olarak gasp edilmesine karşı nihaî garantör olması nedeniyle, hukukun üstünlüğünün ekonomik kalkınma için olmazsa olmaz olduğuna inanırlar. hukukun üstünlüğü olmaksızın, mülkiyet haklarının hiçbir güvencesi olamayacağı; bu durumun da, insanları yatırım yapmak ve varlık yaratmak için isteksizleştirdiği söylenir. konfüçyüsçülük keyfi yönetimi teşvik etmiyor olabilir ama bu felsefenin, konfüçyüs’ün şu ünlü pasajında görüldüğü gibi, etkisiz bulduğu hukukun üstünlüğünü beğenmediği doğrudur: ‘eğer halk kanunlarla yönetilir ve cezalarla düzen sağlanmaya çalışılırsa, insanlar cezadan kaçınmaya çalışacak, ancak utanç duygusuna sahip olmayacaklardır. eğer erdemle yönetilir ve ahlak kurallarıyla düzen sağlanmaya çalışılırsa, insanların utanç duyguları olacak ve daha önemlisi iyi olacaklardır’. aynı fikirdeyim. sıkı yasal yaptırımlar olduğunda, insanlar ceza korkusuyla kanunlara uyarlar ama hukuka çok fazla vurgu yapılması onların ahlaki bireyler olarak güvenilir bulunmadıklarını hissetmelerine neden olabilir. bu güven olmadan insanlar, davranışlarını sadece kanunlara uygun değil aynı zamanda da ahlaki kılan ilave mesafeyi almayacaklardır. öte yandan tüm bunlardan sonra, hukukun üstünlüğünün konfüçyüsçülük tarafından karalanmasının, sistemi keyfi yönetim karşısında savunmasız bıraktığı inkar edilemez. peki hükümdarınız erdemli olmadığında ne yapacaksınız?

    öyleyse, hangisi konfüçyüsçülük’ün doğru bir portresidir? huntington’ın güney kore’yle ilgili olarak söylediği gibi, ‘tutumluluk, yatırım, sıkı çalışma, eğitim, organizasyon, ve disipline’ değer veren bir kültür mü; yoksa pratik uğraşları hor gören, girişimciliği caydıran ve hukukun üstünlüğünü geciktiren bir kültür mü?

    bunların her ikisi de doğrudur; ancak, ilki sadece ekonomik kalkınma için iyi olan unsurları, ikincisiyse sadece kötü olanları seçmektedir. aslında, konfüçyüsçülük’ün tek yanlı bir görünümü için farklı unsurların seçilmesine dahi gerek yoktur. aynı kültürel unsur, peşinde olduğumuz sonuca bağlı olarak, peşinde olduğumuz sonuca bağlı olarak, olumlu ya da olumsuz etkileri varmış gibi yorumlanabilir. buna en iyi örnek sadakattir. yukarıda belirttiğim gibi bazı kişiler, konfüçyüsçülük’ün japon yorumunu diğer yorumlarına göre ekonomik kalkınma için daha uygun kılanın sadakate yapılan vurgu olduğunu düşünürler. diğerleriyse, bağımsız düşünmeyi ve dolayısıyla yeniliği boğduğu gerekçesiyle sadakate yapılan vurguyu konfüçyüsçülük’ün esas sorunu olarak değerlendirirler.

    bununla birlikte, robert louis stevenson’ın dr jekyll ve bay hyde adlı eserindeki başkahraman gibi bölünmüş bir kişiliğe sahip olan sadece konfüçyüsçülük değildir. aynı egzersizi herhangi bir kültürün inanç sitemiyle yapabiliriz. islam örneğini ele alalım.

    günümüzde pek çok kişi müslüman kültürün ekonomik gelişmeyi yavaşlattığını düşünmektedir. islam’ın çeşitliliğe karşı tahammülsüzlüğü girişimciliği ve yaratıcılığı caydırmaktadır. ahiret takıntısı müminlerin servet birikimi ve verimlilik artışı gibi dünyevi şeylere karşı daha az ilgi duymasına sebep olur. kadınların yapabilecekleri üzerindeki sınırlamalar sadece nüfusun yarısının yeteneklerinin boşa harcanmasına neden olmaz; aynı zamanda gelecekteki iş gücünün muhtemel kalitesini aşağı çeker. kötü eğitimli anneler çocuklarını iyi besleyemezler ve onlara yeterli eğitim desteği veremezler; dolayısıyla onların okul başarılarının azalmasına neden olurlar. ‘militarist’ eğilim (kafirlere karşı cihat ya da kutsal savaş kavramı ile örneklenebilir) savaşmayı yüceltmektedir; para kazanmayı değil. kısacası, mükemmel bir bay hyde.

    alternatif olarak, pek çok kültürün aksine müslüman kültürün değişmez bir toplumsal hiyerarşiye sahip olmadığını söyleyebiliriz (güney asya’da kast sisteminin alt sıralarında yer alan hinduların müslümanlığa geçmesinin nedeni budur). bu nedenle yaratıcı olan ve çok çalışan kişiler ödüllendirilir. ayrıca, konfüçyüsçü hiyerarşinin aksine, endüstriyel veya ticari faaliyetlerin küçümsenmesi söz konusu değildir. muhammed peygamber’in kendisi bir tüccardı. ve bir tüccar dini olan islam, sözleşmelere çok önem verir; düğün törenlerinde bile evlilik sözleşmeleri imzalanır. bu yönelim, hukukun üstünlüğü ve adaleti teşvik eder; müslüman ülkeler hristiyan ülkelerden yüzlerce yıl önce eğitimli yargıçlara sahipti. ayrıca peygamberin ünlü ‘âlimin mürekkebi, şehidin kanından daha kutsaldır’ sözünde olduğu gibi rasyonel düşünme ve öğrenmeye vurgu yapılır. bu, arap dünyasının bir zamanlar matematik, fen ve tıp alanında dünyaya önderlik etmesinin nedenlerinden biridir. tüm bunlara ek olarak, kuran’ın birbirleriyle çelişen farklı yorumları olsa da, uygulamada, modern dönem öncesi müslüman toplumları, hristiyan toplumlardan çok daha hoş görülüydüler. 1492 yılında ispanya’nın hristiyanlarca yeniden fethi (reconquista) sonrasında pek çok iberya yahudisinin osmanlı imparatorluğu’na kaçmasının nedeni budur.

    böyle bir müslüman kültür tablosunda dr jekyll’ın köklerini görürsünüz: bu kültür, sosyal hareketliliği ve girişimciliği özendirir; ticarete değer verir; sözleşmeye dayanan bir zihniyete sahiptir; rasyonel düşünceyi vurgular; çeşitlilik ve dolayısıyla yaratıcılığa hoşgörüyle yaklaşır.

    bu jekyll ve hyde egzersizimiz ekonomik kalkınma için iyi ya da kötü olduğu düşünülebilecek herhangi bir kültürün bulunmadığını gösterir. her şey insanların kendi kültürlerinin hammaddesiyle ne yaptıklarına bağlıdır. olumlu öğeler ya da negatif olanlar baskın olabilir. zaman ya da coğrafi mekan anlamında farklı yerlerde bulunan ve aynı hammaddeyle (islam, konfüçyüsçülük ya da hristiyanlık) çalışan iki toplum farklı davranış kalıpları üretebilir ve üretmişlerdir de.

    bu gerçeği göremeyince, ekonomik kalkınmanın kültür temelli açıklamaları genellikle bir keskin nişancının eskiye dair (ex post facto) mazeretleri gibi olmaktadır. yani, kapitalizmin ilk günlerinde, ekonomik açıdan en başarılı ülkelerin protestan hristiyan ülkeler olması sebebiyle birçok kişi protestanlık’ın ekonomik kalkınmaya benzersiz ölçüde uygun olduğunu savundular. özellikle ikinci dünya savaşı’ndan sonra, katolik ülkeler fransa, italya, avusturya ve güney almanya hızla geliştiğinde, protestanlık değil hristiyanlık sihirli bir kültür hâline geliverdi. japonya zengin olana dek, pek çok kişi doğu asya’nın konfüçyüsçülük yüzünden gelişmediğini düşünürdü. fakat japonya başarılı olunca bu tez; japonya’nın başarısının, konfüçyüsçülük’ün bireysel gelişime daha çok önem veren çin ve kore yorumlarına kıyasla, toplumsal işbirliğine önem veren yorumuna sahip olmasından kaynaklandığı şeklinde revize edildi. daha sonra hong kong, singapur, tayvan ve kore’de de işler iyi gitmeye başladı. böylelikle, konfüçyüsçülük’ün farklı türleri hakkındaki bu tespit unutuluverdi. gerçekten de, çalışkanlık, tasarruf, eğitim ve otoriteye itaate vurgu yapan konfüçyüsçülük, bir bütün olarak, birden bire kalkınma için en uygun kültür hâline geliverdi. bugün müslüman malezya ve endonezya’nın, budist tayland’ın ve hatta hindu hindistan’ın ekonomik anlamda başarılı olduklarını görmekteyiz. dolayısıyla, yakında bütün bu kültürlerin ekonomik kalkınma için nasıl benzersiz ölçüde uygun olduklarının ilanına şahit olabiliriz (ve tabii ki bunları yazanların, her şeyi en başından beri bildiklerinin ilanına da).

    (ss.314-320)