şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • perfect day isimli $arkida gecen, parca ilk dinlenildiginde ne ki bu simdi dedirten kokteyl.

    $oyle yapiliyor:

    6 bardak sek kirmizi sarap
    1 ½ bardak portakal suyu
    1 portakal, dilimlenmis
    1 limon, dilimlenmis
    toz seker
    buz
    ½ bardak maden suyu

    sarap, portakal suyu, portakal ve limonu buyuk bir surahinin icinde
    karistirin.

    seker ilave edin, buzdolabinda sogutun. bardaklara birer ikiser buz
    koyup maden suyunu paylastirin, sangriayi uzerine doldurun.

    bir park bulun.
  • aslında içecek alanında entryler girmek huyum değildir ama püf noktasını bulamadığım için bu sıcaklarda adamakıllı sangria yapmak isteyenlere bir katkım olmasını istedim.
    denemeler sebebiyle 4 gündür kaç tane şarabım ziyan oldu ama bugün itibariyle muradıma erdim. o kadar esmer şekerlere vay efendim şuruplara falan gerek yok aslında. meyve içerisinde bekledikçe tadının güzelleştiren şarapların seçimi işin püf noktası. çoğu reçetede belirtildiği gibi meğer bu mereti elimize geçen her şaraptan yapamıyormuşuz.

    öncelikle şarapta tanen denen unsuru bilmemiz gerek çünkü bu şey üzüm tadında, tohumlarda ve saplarda, şarap tadını acı veya büzücü hale getirebilen doğal olarak oluşan bileşiklere deniyor. biz sangria yapımında bol tanenli (cabernet sauvignon) üzümleri tercih ettiğimizde şarap soğutarak beklettiğimizde ortaya rahatsız edici ekşilikte bir karışım çıkıyor. yurtdışında taneni az olan pinot noir yaygın olarak kullanılsa da ben meyve aromalı, hafif-orta gövdeli, düşük asitli ve düşük tanenli kalecik karasını tercih ettim ve muazzam sonuçlar aldım. öyle çok pahalı yada ithal şaraplara gerek yok. damak tadınıza uygun bir markadan kalecik karası işinizi görüyor.

    şarap olayını geçtikten sonra bu içeceğin portakal haricinde belirli bir meyve ile sınırlandırmaya gerek yok. portakal bizim ana meyvemiz çünkü.

    şimdi klasik ölçüm 4 çay bardağı seçtiğiniz şaraba 1 çay bardağının yarısı kadar sıktığınız portakal suyu ekliyorsunuz. kalanında ise olgunlaşmış mevsim meyvelerini birer adet içerisine doğruyorsunuz ( meyveler kesinlikle dondurulmuş olmayacak) bu aylarda nektarin ya da kırmızı erik çok iyi giderken ağustos sonuna doğru armut ve elmayı deneyebilirsiniz. yarım portakal ya da bulabilirseniz yarım greyfurt da güzel olabiliyor. bu karışıma yine bir çay bardağının yarısı kadar varsa brendy yoksa daha azı vodka, bu alkolü dengelemek için de varsa bir kaşık akçaağaç şurubu yoksa isteğe bağlı miktarda niğde gazozu yeterli ama gazoz işini en sonuna saklamalıyız çünkü karışımımız en az 4-6 saat buzdolabında bekleyecek ve meyvelerin tadı iyice şarabımıza geçecek. en sonunda benim gibi hafif bitterness bir tat istiyorsanız sorun yok ama size yoğun gelmişse soğuk niğde gazozu ile dengeleyebilirsiniz.
    miktar size az gelmişse ikiye çarpın bilemedim şimdi.
    artık sangria yapmasını biliyoruz.
  • kırmızı şarap, sprite ve meyve parçacıkları ile korsanı imal edilebilen, orginali tüketildiğinde ise, gördüğüm "en mutlu insan" ları yaratan içki. ispanyol mucızesı, mideyı asla rahatsız etmez, toplu halde içildiğinde, toplu halde mutlu mekanlar yaratır.(bir yaşgünü partisinde test edilmiş denenmiştir.)*
  • rize maçı...

    tribün en son ne zaman bu kadar rahattı? daha fazla gerilmeye dermanımız kalmamıştı zaten. tribünler hınca hınc dolu değil, stat ne zaman biraz boş kalsa tribün daha iyi olur hep. gerisi iyilik, güzellik...

    maç 2 - 0 olduktan sonra, bazen hayatın debdebesi içinde çocukluğuna dönmeyi özleyip şımaran yetişkinler gibi, şımarıyoruz. bu şımarıklığın kendi jargonumuzdaki adı "makara". ben zaten sürekli takıma bağırmak gibi görevimiz olduğuna inananlardan değilim.. sete "abi biraz da kendimize çalışalım be" dedik. çalışalım ya, gün yüzü görmek bizim de hakkımız, eğlencede yolumuzu bulalım.

    rize'nin isteksizliği ve güçsüzlüğü ile işler rolantiye girdi. tribün bunu anladığında da koptu. "kafanın tavana değdiği yer" maçı zaten pek izlemezdi, tamamen rotayı alabandaya vurdu. "pascaaaaallll, pascaaaalll, pascaaaaallll nouuumaaaaaa"... bunu duyduğum gibi nereye gideceğimizi de anladım. beşiktaş denilen gönlümüzün baharı takımın zenci futbolcusu olmadan sahaya çıkmasından (yalnız zenci dediysem türk kahvesi gibi olacak teni, öyle nescafe üçü bir arada gibi değil) hazzetmeyen ben çocukluk aşkımı zikretmeye niyetlendim.
    önümdekinin omzuna bastım iki elimle ve "danyeeeeeeeeeeeeelll amoooooookaaaaaaaachiii" diye bağırdım. sonrası malûm "makara çok güzel hakem maçı bitirme", "alen çatıya üçlü çektir kartal'a", "aziz sahaya sakso çektir kartal'a"... vs...

    amokachi dedikten sonra önümdeki arkadışımın omzunun üstünden de indim. o sırada çöktü hafiften inleyerek. "adamım n'aptın" dedi. o sırada acıttık mı, ameliyatlı mıydı, yarası mı vardı derken üzüldüğümü görünce
    "bizim dirsek kırılmıştı da zamanında" dedi. ulan dirsek kırılması ne demek? kolu bilirim, kırılır. bileği de. ama dirsek kırılması da neymiş... tam soracakken, bizimkilerden biri "ilahi adalet oğlum" diyerek sırıttı.

    her maç öncesi görüşüyoruz. bazı insanlar vardır birine bile isteye kötülük yapmak aklının ucundan geçmez. bilirsiniz bunu. lisede, üniversitede tanıştığımız, bugün arkadaşımız olmasından mutlu olduğumuz iyi niyetli insanlar. bu da onlardan biri, hep iyi niyetli, hep ara bulucu, hep ölçülü bir eğlenceyi seven, hep sorumluluk alan biri. başka yere mâl olan çocuk esirgeme ziyareti, çamaşır ve kurutma makinesi alımının da sorumlusu...

    maç 3 - 1... diğeri anlattı.

    hayata dönüş sırasında ulucanlardaymış. onu 22-23 yaşının üzerindeki herkesin tanıma ihtimali var. meclis'te "harçlara hayır" pankartı açıp tutuklanan, serbest bırakılan, dört ay sonra tekrar tutuklananlardan. o zamanlar sürekli aydınlık için bir dk karanlık günleri, kamuoyunda "çocuklar" diye tanınıyorlardı. uçuran çiller çıkınından para bulup milyarlarca dolarlık servet sahibi oluyor, mecliste "harçlara hayır" pankartı açanlar 25 yılla yargılanıyordu. 8 kişiydiler, türkiye'de çok konuşuludular o yıllarda.

    operasyonda dirseklerini kırmışlar. vücudunda hâlâ izleri duruyormuş.

    o gün kadıköy'de anması varmış, 19 aralık..., işten geç çıkmış, dayanamamış beşiktaş maçına gelmiş. galatasaray'ın kupaları süpürdüğü uefa kupası kazandığı yıllar da hapisteymiş, çalınan şampiyonlukların hıncıyla bugün dahi bir kez galatasaray demez "malûm takım" der. o yıllardan kalmış bu huyu.

    o gece vicdan azabı beni bırakmadı. hayatımda ilk defa simit sarayı denilen ucube yerlerden birine girdim hemen bir mekâna girebilmek için. gece bire kadar anlattı. alakalı alakasız, yanan ölen insanları. operasyonu... detaylara şimdi gerek yok, hayret üstüne hayret... yıllarca bir pankart uğruna hapiste kalmış üniversite öğrencesi. pırıl pırıl bir insan.... ben maçtan çıkmış evine dönen biriydim o gece... bu hikayelerle karşılaşacağımı tabii ki bilmiyordum, fena etti.

    sangira dikkat etsin. tribünde üçlü çekerken yan yana gelirlerse dediklerinden utanabilir. ben omzuna bastım, o basmasın.
  • hazır memleket yangın yeriyken içinizi serinletecek bir sangria tarifi vereyim. marbella'da, sevilla'da, malaga'da, granada'da tadımladığım farklı lezzetleri harmanlayıp anadolu'nun kendine özgü renklerini de ekledim;

    - 2 şişe 75 cl kırmızı şarap
    - 15-20 cl votka (bir küçük votkanın yarısı)
    - 1 lt kadar taze sıkılmış portakal suyu
    - 1 şişe niğde gazozu
    - 1 çay bardağı taze sıkılmış limon suyu
    - 1 adet küp küp dilimlenmiş ekşi elma
    - 3 adet mandalinanın dilimleri
    - 4-5 adet küp küp dilimlenmiş kırmızı erik

    tüm malzemeleri yeterince büyük bir kapta karıştırın ama çalkalamayın*, 24 saat buzdolabında bekletin. ince limon dilimleri ile servis edin. afiyet olsun.
  • bu yazara haksizlik yapiliyor. anlatayim neden..

    $imdi bu insan, ömrü hayatinda büyük ihtimal siyaset ile yakin uzak iliskisi olmamis, evine gelen hürriyetin mansetlerinden dünyayi takip etmis ve buralara gelmistir. ona soylenilen, oradakilerin terorist oldugudur. baska türlü düsünecek deneyime, bilgi ve birikime sahip degil. dolayisla bir afis asmaktan dolayi bölücü olarak yaftalanip iceriye tikilan insanin, bizzat korumakla yükümlü kilinan devlet tarafindan öldürülmesindeki insansizligi/katliami algilayamiyor. yazilarindan cikan sonuca göre hareket edip "yahu afis asan, bildiri dagitan, baska baska düsüncelerde oldugu icin cezaevine giren insanlarin öldürülmesinden neden bu kadar keyf aliyorsun" gibi yaklastiginiz zaman sasiriyor.. "abi onlar uc aylik bebegi kesen dagdaki terorist degil mi yaaaa, ben oyle degilim abi" diyor hakli olarak. zira buyuk ihtimal bu ve benzeri deneyimlerden yoksun, neyin ne oldugu kavrayacak bilgi ve birikime sahip degil. bir sekilde olan bitenden bihaber buralarda yorum yapiyor, belki de tek kusuru bilmedigi konular hakkinda konusmak.. hepsi bu. misal inanmadigi bir seyi soylemiyor, bundan eminim ben.

    elbette denilebilir ki "terorist, bebek kesen psikopat dahi olsa, devletin iceriye tiktigi, bizzat savunmasiz biraktigi insanlarin üzerine gidip ates acmasi, öldürmesi anlamsizdir/katliamdir" ama bu biraz fazla olur gibi.

    benim tavsiyem ise , su sorulari kendisine sormasidir ?

    ölüm orucu nedir ? kac kisi kendisini bu ugurda "neden" öldürmüstür ? yüzlerce gün bir insan ne yaptigindan bihaber o eylemi gerceklestirebilir mi? ölüme kosan bir insani herhangi bir örgüt, herhangi bir konum etkileyebilir mi? baska baska nedenlerden insan ölüme kosar mi abi.. bu insalar bebek keser mi? bu sekilde tasvir edildigi icin, bu sekilde olmak zorunda midir? sonra tecrit nedir ? bir insan kendi icinde tanimladigi güzel bir yasam icin kendisini öldürecek kadar yasama bagliysa, bebegi nasil keser, savunmasiz insanlari nasil öldürür? acaba ben bütün bu insanlari bu sekilde düsünmek/yaftalamak icin kosullandirilmis olabilir miyim? bir kac farkli kitap okusam, bir de baska türlü baksam, misal artik emin colasan, hürriyet okumasam baska baska dünyalari da kesfedebilir miyim ?

    bir de mümkünse, ülkü ocaklarinin herhangi birisine gitsek karsimiza cikacak olan düsünceleri buraya yazip "ezber bozuyorum" komikliklerine girme, ben güler gecerim ama sen samimisin, inaniyorum sana, yazik ediyorsun kendine..
  • komikliği karşısındakinin ezberini bozduğundan değil, hiç bir temeli olmayan iddialarını, tek tek hepsi yıkılsa da, söylediğinin tam aksine "sağcı zırvaları" ezberiyle önüne gelen başlığa taşımasındandır.

    kendisine ezberlerini yenilemesini tavsiye ederim, bunu yaparken de şunu aklında tutabilmesi en içten dileğimdir:
    hayatta her zaman x=y değildir. bir gruptan ölen olması diğer gruptan birilerinin öldürülmesi gerektiğini göstermez.
    hapishanelere düzenleme yapmak gerekliliği, katliamları haklı göstermez. o hapishanede yatanların hangisinin ölmesi gerektiğini kimse söyleyemez. eğer adaletli bir ülkeysen..
    o hapishanedekilerden hangisinin terörist olduğunu bazen yargı bile bilemez, ortalıkta bu kadar onlarca yıldır hapis yatıp, eziyet görüp sonra masumiyeti anlaşılan insan varken hele de..
    insan olabilmek karşısındakinin kimliğini önemsemeden, evrensel doğrulara sahip olabilmektir.
    örneğin, sana işkence yapan adamın bile işkence görmesine karşı çıkmak demektir.
  • politik anlamda hiçbir yaftalamayı haketmeyen bir, bir ne bileyim işte suje...

    şu sözlük maceram boyunca binin üzerinde başlık tanımladım, en çok zorlandığım bu oldu. dediğim gibi, böylesi malum söylemlerin sahibi bir şahsı iyi, kötü ya da rezil, siyasi sıfatlarla itham etmek son derece yanlış bir davranış olacaktır.

    çünkü buradaki esas mesele siyaset ekseninde kendini göstermemektedir. esas mesele, çok daha basit, ama basit olduğu ölçüde de derin bir bir niteliktedir. ve faşist, militarist, sağcı, hiphopçı gibi kavramlar, esasen meselenin odak noktasında bulunmadıkları gibi, söz konusu şahsın da insanı rahatsız eden tavır ve söylemleri bu kavramlarla izah edilemez. aksi durumda aynı sığlıktan bizler de nasibimizi alırız.

    meseleye gelirsek, söylediğim gibi oldukça basit, ama basit olduğu nisbette de derin... hani borges'in bir entrysi vardı karl marx başlığında:

    (bkz: karl marx/@borges)

    bakın bu güzel entry hangi cümleyle noktalanıyor:

    "insani olan hiçbir şey ona yabancı değildi."

    sangria'ya ise bu cümleyi şu şekilde uyarlasam, hiç de haksızlık yaptığımı düşünmem:

    "insani olan hiçbir şeye aşina değildi."

    insanın mesleğine, kendine ve içinde yaşadığı topluma yabancılaşmasını bir kenara bıraktım, ama insanın yine insana olan yabancılaşması ne acı şeymiş arkadaş.

    hulasa, mesele sağcı solcu, faşist, komunist, evangelist ve bilimum bok püsür olmakta değil,
    mesele, vicdan ve merhamet sahibi bir insan olabilmekte, yani yürekte...
  • düşüncelerini hayata dönüş operasyonu/@sangria da yazılı olarak bir sürü kişiye sunmayı yeğlemiş bir insan. (bu cümlede yazan her bilginin doğruluğundan emin olmayı nasıl, nasıl ama nasıl isterdim.)

    sangria nickiyle sözlüğe giriş yapan kullanıcı, tüm bu ölümden haz duyan tavırlarıyla, kim bilir belki de, bir sürü masum insanla aynı dolmuşa bindi dün saat 15:00'te. dolmuştakilerden, sokaktakilerden, manavdakilerden, hapishanedekilerden; hazzetmediği düşüncede olanları patır patır indirmek istedi kuvvetle muhtemel.

    al işte, ilk gördüğüm insan; şu köprü ayağına afiş asan üniversiteli gençler, şimdi bunları taramasan güzel bir silahla, patlatmasan karın boşluklarını fişekle, kanlarını fışkırtmasan o köprünün betonun çimento grisine kıpppkırmızı, belli mi olur bunların yarın öbürgün hangi masum insanın canını yakacakları?

    hadi bunları geçtin diyelim, mermine kıyıp yapıştırmadın mesela. büyüklük yaptın, o an için gebertmeyesin geldi. olur olur. ya karşıda kürtçe konuşan adamlara ne demeli? kim; peki ama kim kim kim kim söyleyebilir onların mapmasum insanları beş sene sonra katletmeyecekleri? doğru muyum? halbuki şöyle bir balta olsa, tam boyun kemiklerinin ortasındakine doğru şöyle. ses gelecek ama. katırrtt etmesi lazım ki bir şeye benzesin, kan ılık ılık akacak yere, tatlı tatlı. başarılı bir operasyon olmalı ki, aman, yarın öbürgün masumlar sakata gelmesin. hayata dönecek masumlarımız, canlarımız. örgülü saçlı bebeler, kel kafalı birler minnettar kalacak sangria'ya. hayat, diyecekler, sayende hayata döndük abi.
  • koyu kirmizi rengi ve yogun kivamindan olsa gerek, adi kan anlamina gelen "sangre"den gelir. biraz rom katilarak hazirlanirsa daha guzel ve kuvvetli olur. bir miktar seker eklemeyi de unutmamali. icine konulacak meyveler zevke gore degisebilir, ama aromasi yogun meyvelerden secmekte fayda oldugu icin, siklikla portakal, limon, yesil elma, seftali konur. bekleyince meyvelerin aromalari sangriaya daha iyi gececegi icin, yeni hazirlanmisi degil, bir sure beklemisi daha makbul ve lezzetlidir. icine soda veya gazoz konmasi konusu, her yigidin bir yogurt yiyisi vardir prensibine tabidir bence, bazilari sprite tipi bir gazoz veya soda olmazsa olmaz derken (terbiyesizlik edip meyveli soda koymuslugum bile vardir benim mesela), bazilari da bu tip ilavelere israrla karsi cikar . ispanyollar da bu konuda fikir birligine varamamistir ve sangrianin icine konanlar konusunda birbirlerine girdiklerini gormek olasidir. gazozlu veya degil, bence iyi hazirlanmak kaydiyla her iki turu de guzeldir. tatli bir icecek oldugundan, yemekle iyi gitmez, tek basina veya meyveyle icmek daha iyi bir fikirdir. zaten ispanyollari da bu mereti yemegin yaninda icerken goremezsiniz pek, "ahh yerel adetlere nasil da uyum sagladim" diye her yemegin yaninda sangria icerken gorecegniz sahislar buyuk olasilikla turisttir.

    kalabalik bir parti verdiginizde sangria cok pratik bir icecektir. kocaman temiz bir cop kovasinin icinde litrelerce sangria hazirlayip, icine bir kepce atip, yanina da bir dolu bardak koydunuz mu sahane olur, gelenleri dort kose edersiniz.

    edit: sangria ayrica hacamat anlamina geliyormus ispanyolca'da. argodaki anlaminda hacamat degil, saglik nedenleriyle kan almak anlaminda.