şükela:  tümü | bugün
  • bu merkezde dillendirilmiş bazı iddialar varsa da, bunların, mezkûr alimi itibarsızlaştırmak için sarf edilmiş olma ihtimali fevkalâde yüksektir.

    buna dair sahih bir kanıt, ciddi bir tanıklık osmanlı arşivlerinde, ya da yabancı arşivlerde, bugüne değil ele geçirilememiştir.

    ilerleyen süreçte, bu başlığa cevap mahiyetindeki kapsamlı çalışmamı ekşi sözlük'ün muhteviyatına ve münderecatına ilâve edebileceğimi ümit etmekteyim.
  • şânizade ataullah mehmet efendi’nin yaşamının köşe taşları

    son asır osmanlı ilim (1) hayatının en önemli simalarından olan şânizade, 1771’de istanbul, ortaköy’de doğdu, 1826’da, arpalığına (2) sahip olduğu tire’de öldü . hekim, tarihçi, askeri teorisyen, coğrafyacı, matematikçi, eğitimci ve çevirmendi. çok varlıklı olan ailesinin ortaköy’deki yalısında dünyaya gelen mehmet ataullah, şânizade lâkabını, dedesinin mesleği olan tarakçılığa nispetle almıştır. medine mollası şânizade elhac (hacı) mehmet sadık efendinin oğlu olan ataullah mehmed, bir taraftan, asırlardır bu topraklarda yapılan klasik medrese eğitimini alırken, aynı zamanda da batı tarzı modern bir eğitim görerek, çok yönlü bir ilmi formasyonu temellük etmesini bilmiştir.

    eğitiminin daha ilk yıllarında pozitif bilimlere, özellikle de tıbba ve matematiğe karşı büyük ilgi duymaya başlayan şânizade, gerçek bir hezarfen (3) oluşunu, büyük ölçüde; latince, italyanca, fransızca, rumca ve almanca dersleri aldığı bulgarzâde yahya naci efendi’ye borçludur (4) .

    mehmet ataullah efendi, aldığı batılı eğitimin tesiriyle, vakanüvislerin (aman dikkat, müverrih değil!) (5) yazdıkları ‘ecdadın şanlı tarihi’ni kritikçi bir nazarla değerlendirebiliyor; onların aktardıkları mâzi ile, halde yaşananları karşılaştırdığında gördüğü uçurumun ancak, ‘batı’nın ilmini, fennini ve tekniğini almak, ve ama, kendi kıymet hükümlerini ve inançlarını korumak’ biçiminde özetlenebilecek olan bir yenileşme, cedid (takip eden dönemlerdeki ifadesiyle modernleşme, batılılaşma) hamlesi ve hareketi ile aşılabileceğine inanıyordu. o, mürebbi ve mümeyyiz vasıfları öne çıkan bu ilerlemeci (progresif) ideolojiyi (ülkü) taşıyan aydınlar kuşağının da adeta prototipi ve öncüsüydü.

    tam bu noktada, dönemin zihniyet dünyasıyla, hakim rejimine sinen başat bir hususu, parantez içinde paylaşmayı faydalı görmekteyiz.

    klasikle, gelenekle olan bağlarını koparmadan muasıra, moderne, yeniye açık olmak ve bu iki düzlemi makul bir tarzda sentezlemek (tertip ve terkip etmek) şeklindeki formül, 19. asrın başından cumhuriyet kurulana kadar geçen süreçte, osmanlının reformist bütün padişah ve devlet adamlarının izleyecekleri temel usûl olagelmiştir. ‘yeni bir toplum’, ‘yeni bir insan’, ‘yeni bir devlet’ yaratmak peşinde koşan cumhuriyet rejimi ise; bu terkipteki geleneksel unsurları büyük ölçüde tasfiye etmiş, bu suretle de, 3. selim’den beri yaşanan evrimci progresif süreç mahiyet değiştirerek ‘radikal ve devrimci’ bir sürece tahvil olmuştur.

    şânizade, mezuniyetinden 30 yıl sonra bile öğrenciliğe devam ediyordu

    süleymaniye medresesinde tıp ve astroloji, halıcıoğlu mühendishane’sinde ise matematik ve astronomi okuyan ataullah mehmed, 1786’da rüus alarak (6) müderris olduktan sonra tam 30 yıl boyunca (1786 – 1816) hiçbir resmi görev almamıştır. bu oldukça uzun zaman zarfında o, bir taraftan ordu kadısı olan babasının yanında, ona yardımcı olurken, esas olarak da kendisini geliştirmeye, öğrendiği dillerde derinleşmeye, özellikle de batı dillerinden bazı temel ilmi eserleri osmanlı türkçesine çevirmeye odaklanmıştı.

    tıp, eczacılık, askerlik, matematik, tarih ve coğrafya başta olmak üzere, çeşitli disiplinlere dair kitap taslakları ve risaleler hazırlayan ve bunlara mesnet teşkil etmek üzere de çok sayıda çeviri yapan şânizade’nin, resmi görev almak noktasındaki 30 yıllık orucu, nihayet 1816’da, eyüp sultan kadısı olmayı kabul etmesiyle sona ermiştir. bu vazifesinin yanı sıra, ilgili kamu otoritesi, kendi isteğiyle uzunca bir süre kıyıda köşede kalmayı tercih etmiş bu hezarfen’e, çorlu medresesi müderrisliğini de vererek, adeta, onun, topluma olan hizmet borcunu biran önce tahsil etme gayretine girmiştir.
    şânizade’nin bir sonraki resmi görevi ise, vakanüvislik olacaktır.

    şânizade’nin vakanüvisliği ve tarihçiliği

    şânizade’nin en büyük emeli, saraya hekimbaşı olabilmek iken, onun saraya intisabı, tıbbi yetenek ve yeterliliği sayesinde değil, ‘tarihçiliği’yle gerçekleşmiştir. 1819 – 1825 döneminde padişahın maiyetine girerek, osmanlı imparatorluğunun resmi vakanüvisliğini yapan şânizade, bu zaman zarfında, selefi olan mütercim ayıntablı asım efendi’nin açığını kapatmak için mesai harcamıştır. 2. mahmut’un tahta çıkışından (28 temmuz 1808) itibaren, ancak 4 aylık hadiseleri yazıp padişah’a sunabilen asım efendi, takip eden 12 yılın olaylarını kaydetmiş; ancak, arasında sağlık sorunlarının da olduğu bir dizi neden yüzünden, bu müsveddeleri, padişaha sunulabilecek metinler haline getirememişti. imparatorluğun fiilen vakanüvissiz kalması, devlet ricalinde ciddi sıkıntılara neden olmuştu.

    payitahtın ve osmanlı sülalesinin resmi tarihinin yazılmasının kesintiye uğradığı bu süreç mütercim asım efendinin vefatıyla noktalandı. bu durum, şânizade’nin başına ‘devlet kuşu’ konmasına yol açtı. aslında, epeydir saraya hekim olmak için kulis yapan hezarfenimiz, bu emeline erişemese de, bir başka vesileyle, saray vakanüvisi olarak, padişaha kapılanmaya muvaffak olmuştu. ocak 1819’da vakanüvisliğe atanan şânizade’ye, bu vazifenin yanı sıra, sadrazamın denetiminde bulunan mekke ve medine (harameyn) evkaf müfettişliği de verilmişti.

    artık sarayın bir unsuru olan şânizade, çok yakın olduğu padişah 2. mahmut’a, tarih yöntemi üzerine kaleme aldığı bir metni takdim imkânını buldu. batılı metotlarla ve alışılmışın aksine, oldukça objektif kriterlerle çalışan şânizade, vakanüvisliğine memur edildiği döneme dair usûl hatası yapmamak ve tekrara düşmemek için, bir önceki vakanüvis mütercim ayıntablı asım efendi ‘ye ait olan 12 yıllık müsveddeleri sadrazamdan temin etti.

    vakanüvisliğe devam eden şânizade, bir taraftan da, yıllardır üzerinde çalıştığı ve 1808 - 1821 dönemini kapsayan 4 ciltlik tarih-i şânizade’yi tamamladı. yürüttüğü vakanüvisliğin yanı sıra, 1821’de mekke mevleviyetine de (7) atanan şânizade, osmanlı tarih yazıcılığında, resmi tarihçilikle müstakil tarihçiliği birlikte yürütmeyi başarmış nadir simalardandır.

    modern osmanlı tıp eğitiminin kurucu babası şânizade’nin saray hekimi olma mücadelesi

    şânizade, dönemin en önemli tabiplerindendi ve bu durumunu da saray hekimi olarak taçlandırmak istiyordu. ancak, bu hedef öyle kolaylıkla erişebilir gibi durmuyordu. zira, sarayın merkezine oturduğu ve sıklet merkezini oluşturduğu çok yönlü komplo ve entrikalarıyla istanbul, hep biraz ‘bizans’ olmuş ve her düzeyde yürütülen amansız mevki ve makam mücadelelerine tanıklık ve yataklık etmişti.
    şânizade’nin saray hekimliği önündeki engel, padişah üzerinde büyük tesiri olan devlet adamlarından mehmet sait halet efendi idi (8).

    mehmet sait halet efendi, birbiriyle çelişen birçok karakter özelliğini bünyesinde birleştirmişti. tarihi kayıtlar onun olağanüstü zeki, becerikli, sadistlik raddesinde acımasız, çok rafine ve ince zevklere sahip, zarif ve nazik, geniş ufuklu ve çok kültürlü birisi olduğunu aktarırlar bize. işte, kavranılması, anlaşılması ve kuşatılması zor olan bu ele-avuca sığdırılamaz devlet adamı, osmanlı imparatorluğunun en muktedir ve en sert padişahlarından olan ve ellerinde 50,000’e yakın yeniçeri, bektaşi ve alevinin kanını taşıyan 2. mahmut’u uzunca bir süre avucunun içine alarak, adeta imparatorluğun perde arkasındaki hakimi olmuştu.
    şânizade’nin bütün tıbbi donanımına ve artık bir parçası olduğu saray civarı da dahil olmak üzere, çeşitli kanallardan yürüttüğü kulislerine karşın, hekimbaşı mustafa behçet efendi’nin padişah indindeki yerini muhkem tutmaya muvaffak olması, padişahın en büyük akıl hocası ve sırdaşı olan mehmet sait halet efendi’nin kendisini desteklemesi sayesindedir.

    hekimbaşılık için verdiği mücadele sırasında, vakanüvislik vazifesini bir hayli aksatan şânizade, bu suretle, bir nevi ayağına sıkmış, bu yüzden de adeta ‘evdeki bulgur’dan da olarak, vakanüvislikten alınmıştı.
    bu operasyonda, vakanüvislik vazifesini aksatması kadar, hiç şüphesiz, halet efendi gibi imparatorluğun en güçlü simalarından ve kudret simsarlarından birisinin muarızı olmasının tayin edici rolü olmuştur. şânizade, vakanüvisliği sırasında, selefi asım efendiden kalan müsveddeler üzerindeki çalışmalarını ancak bitirebildiği için, kendi dönemine dair vakayinameleri tamamlayıp padişah’a sunamamıştı. bu yüzden de, 1822 – 1825 arasındaki olaylara dair tuttuğu notlarından oluşan müsveddelerini son haline getirip padişaha sunmak, halefi olan vakanüvis sahaflar şeyhizâde esad efendiye (9) nasip olacaktı . şânizade’nin, sadece saraydaki pozisyonunu kaybetmekle kalmayıp, sürgüne gönderileceği, o sürgün mahallinde ise çok trajik bir sona muhatap olacağı yokuş aşağı savruluşu başlamıştı.

    dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak bu olsa gerek

    şânizade’nin, gönlünde yatan makama gelmek için uğraşırken, elindekini de kaybetmesine, üstüne üstlük bir de sürgün edilmesine neden olan amillerin başında, ayağını kaydırmaya uğraştığı saray başhekimi mustafa behçet efendi’yi destekleyen dönemin en önemli kudret simsarı halet efendi’nin tertiplediği komplolardı. bu komplo, tertip ve desiselerin en önemli ayağı, şânizade’nin mezhepsiz, mason ve bektaşi olduğu iddialarıydı.

    şânizade’nin bu ithamlarla itibarsızlaştırılması, aktif üyesi olduğu beşiktaş ilim cemiyetiyle, bu topluluğun kurucusu olan ismail ferruh efendi (10) üzerinden gerçekleştirilen karalama taarruzuyla hayata geçirildi. buna göre, ferruh efendi’nin ortaköy’deki yalısında kurduğu ilk osmanlı mason locasının yapıp etikleri, gene aynı adreste kurulup faaliyet gösteren beşiktaş ilim cemiyetiyle maskeleniyordu . halet efendi’nin başını çektiği şânizade karşıtı ekip, işte bu dolayım üzerinden kanıtlamaya çalışıyorlardı onun mezhepsiz, mason, bektaşi ve dinsiz olduğunu.

    bu temelde yapılan kulisler sonunda şânizade’nin sarayla olan bütün irtibatları koparıldı, beşiktaş’taki cemiyet dağıtıldı; o ve mason oldukları iddia edilen diğer cemiyet üyeleri, imparatorluğun değişik yerlerine sürgüne gönderildi (1826). bu bahis aşağıda detaylı olarak ele alınacaktır. şanizade’nin sürgün mahalli, arpalığı olan izmir’in tire kazasıydı. aynı yıl, aşağıda ayrıntıları verilen trajik (belki de traji-komik) bir hata yüzünden, burada öldü.

    beşiktaş ilmiye cemiyeti ve şanizade’nin masonluğu

    ‘beşiktaş cemiyet-i ilmiyesi’, ‘beşiktaş veya ortaköy ilmî cemiyeti’, ‘beşiktaş grub’, ‘beşiktaş ulemâ grubu’ ve ‘cemiyyet-i ilmiyy’e’ olarak adlandırılan yapılanma, xıx. yüzyılın ilk çeyreğinde kurulmuştur. iştigal sahasından hareketle, müessislerinin, bahse konu topluluğu, ingiltere’deki kraliyet bilim cemiyeti’yle (royal society) fransız bilimler akademisi’ni (académie des sciences) örnek alarak inşa ettiklerine hükmetmek mümkündür.

    daha çok, fen ve edebîyat konularında faaliyet gösteren derneğin merkezi figürü, daha önce de dillendirdiğimiz üzere, emekli londra büyükelçimiz ismail ferruh efendidir. üstat ismail hakkı uzunçarşılı, mezkûr organizasyonu ‘ahlâkı güzelleştirme ve din ile felsefe arasında bir uzlaşma sağlamayı amaç edinme’leri bakımından ihvan-ı safa’ya benzetirken, onların masonik karakterine dair tek bir bilgi paylaşımında, ya da yorumda bulunmamıştır.

    cemiyetin, ismail ferruh efendi (ö. 1840) dışındaki diğer önemlice üyeleri: vakanüvis tabip şanizâde atâullah efendi, melekpaşazâde abdülkadir bey (ö.1843) kethüdâzâde mehmed ârif efendi, fehim efendi (ö.1846), mustafa şâmil efendi (ö.1840) ve bektaşî şeyhi mahmud babadır.
    cemiyette fen derslerini şanizâde, edebîyat derslerini ferruh efendi, felsefe derslerini kethüdâzâde ârif efendi, matematik derslerini ise tevhid efendi (ö. 1870) okutmaktaydı. cemiyet, 1826’da yeniçeri ocağı’nın kaldırılmasına paralel olarak bektaşîlere karşı yürütülen büyük operasyon sırasında ‘mezhepsizlik, bektaşîlik, masonluk ve dinsizlik’le suçlanarak itibarsızlaştırılmış, akabinde de yasaklanmıştır. bu gibi durumlarda uygulanan prosedür gereği, cemiyetin bütün üyeleri de imparatorluk sathına dağıtılarak sürgün edilmişlerdi.

    çeşitli kaynaklarda, cemiyetin maskeli bir mason locası, üyelerinin de gizli masonlar oldukları iddia edilse de, yukarıda paylaşıldığı veçhile, bugüne değin, bu iddiaları destekleyen sağlam kanıtlara ulaşılamamış olup, bütün bu söylentilerin kaynağında da, halet efendinin başını çektiği bir komplonun olduğu anlayışı yer etmeye başlamıştır.

    batı yükselirken, osmanlı ve islâm ilminin ve tababetinin gerilemesine kuşbakışı bir nazar

    islâm aleminin bağdat, endülüs, kahire, istanbul, şam gibi merkezlerde yoğunlaşan büyük ilim ve sanatta atılımının (8-15.yy) ardından, batı rönesans’la ‘terakki / ilerleme / progress’ bayrağını devralmış; 14. yüzyılda italya`da başlayan ‘yeniden doğuş hareketi’, 15. ve 16. yüzyıllarda bütün avrupa`ya yayılmıştı. tıp ilmi, gelişmenin en hızlı seyrettiği sahalardandı. osmanlı`ya gelince, imparatorluğun 17. asırda başlayan umumi zafiyeti, ister istemez, tababet alanına da yansımıştı. muasır gelişmelerden kopmaya ve gerilemeye başlayan tıp medreselerinde yaşanan çöküş ve çürüme tablosu yüzünden, orijinal telif eserlerin giderek azalmasına, hatta yok mertebesine kadar gerilemesine şaşmamak gerekir.

    yabancı dil bilen hekimlerin yok mesabesinde oluşu, matbaanın osmanlıya geç girişi ve kitap basmanın da ancak 1729da başlamasından dolayı, tıp kitaplarının tercümesi neredeyse imkânsız bir ilmi operasyon olarak görülüyordu. çok az sayıdaki osmanlı hekim ve bilim adamlarının, kendi çabaları ile dil öğrenmeleri, yenilikleri takip etmeleri ve kendi tecrübe ve bilgilerini de katarak kendi kitaplarını yazmaları da, osmanlının o parlak dönemlerindeki telif ve tercüme sürecinin devamını sağlayamamıştı. eski şaşaalı günlerini adeta mumla arayan tıp medreselerinin bir kısmı ise kapanmış, tıp eğitimi neredeyse çökmüştü. bu dinamiklerin sonucunda, osmanlı mülkünde, tıp sahasındaki çağdaş gelişmeleri azınlık hekimleri ve avrupa`dan gelen yabancı hekimler dışında bilen ve uygulayan müslüman – türk hekiminin çıkmamasını yadırgamamak icap eder.

    yeterli tabibin olmayışı sosyal sıkıntılara yol açıyor, bu boşluğu doldurmaya çalışan fırsatçı ‘mütabbibler’ (sahte / çakma hekim) orduda dahi görev alarak birçok insanın ölümüne sebep oluyorlardı. bunların önlenmesi yönelik ferman yayınlamak ve benzeri idari tedbirlerdense istenen ve umulan sonuç elde edilemiyordu.

    anlayacağınız, 19. yüzyıla gelindiğinde durum tıp eğitimi açısından berbattı. başta italyanca ve fransızca olmak üzere, tıp alanında tercih edilen yabancı dillerden en az birini bilen az sayıdaki osmanlı hekimi, çağı yakalamak adına insanüstü bir gayretle uğraşıp duruyorlardı. bu metnin merkezi figürü olan şanizade mehmet ataullah’ın yanı sıra, şânizade’nin yerine geçmek için bir hayli uğraştığı saray başhekimlerinden mustafa behçet efendi (1774-1834) de, bu fasileden değerlendirilmesi icap eden bir tabip ve gerçek bir ilim insanıydı.

    1750 – 1830 osmanlının en karışık ve en muhataralı dönemlerindendir

    mustafa behçet efendi de saygın bir doktor ve alim olmasına karşın, birçok uzman ve tarihçi, şânizade’nin ondan daha yetenekli olduğunu, bu yüzden de sarayın baş hekimliğini aslında ataullah efendi’nin hak etiğini belirtirler. bu iki önemli alimin etrafında gelişen ve bu metnin çeşitli bölümlerinde paylaşılan olayları (çevrilen dolapları, tezgâhlanan entrikaları diye de okuyabilir) doğru anlamlandırmak için, onların dönemdaşı / muasırı olan 3. selim (1761-1808; saltanatı: 1789-1807), 4. mustafa (1779-1808; saltanatı: 1807-1808) ve 2. mahmut (1785-1839; saltanatı: 1808-1839) periyotlarına kuş bakışı bakmak faydalı olacaktır.

    bahse konu çağ, osmanlının her bakımdan çözüldüğüne, çürüdüğüne ve çöktüğüne şahitlik ederken, bu topraklarda yapılan tıbbın yeniden ayağa kaldırılması işi, batı’da telif edilen ‘yeni tıb’bın osmanlı’da da uygulanmasını savunan ve ama, aynı zamanda da, saraya başhekim olmak adına ölümüne bir mücadele içinde olan, bu 2 yetenekli alim ve tabibin ellerine kalmıştı. aslında, reformist ııı. selim zamanında yeni tıp eğitimi veren, bir tıphane açılması düşünülmüştü. ancak, teşrih (anatomi) yasağından dolayı ulemadan çekinen ııı. selim buna cesaret edememiş, öte yandan, rumlara tıp fakültesi kurmaları için izin vererek, bu alanda küçük de olsa bir adım atmıştı (1805).

    o dönemin hekimbaşısı olan 21 yaşındaki genç mustafa behçet efendi, uğrunda çok çalıştığı ‘yeni tıp’ eğitimi veren bir tıphane kurulması için, ıı. mahmut’un hekimbaşlığını yaptığı 40’lı yaşlarına kadar mücadele etmek zorunda kalmış, nihayet 1827’de, 43’ünde, bu amacına ulaşabilmişti.
    anlayacağınız, şânizade’nin yerine oynadığı rakibi de yabana atılabilecek bir hekim değildi.

    vaka-i hayriye osmanlıyı kökten değiştirecekti

    1826’da cereyan eden bir hadise, hem osmanlı imparatorluğunun geleceğini tayin eden faktörlerin en önemlilerindendir; hem de şanizade’nin hayatının finalini belirlemiş olması bakımından bu metnin de ilgi alanına, iştigal sahasına girmektedir. bu, tarihimize ’vaka-i hayriye’ olarak mal olmuş olan yeniçeri ocağının yok edilmesi problematiğidir (11).

    yeniçerilik sadece askeri bir olgu değildi. o, toplumun kılcal damarlarına ve ücra dokularına değin nüfûz eden (çarşı esnafı üzerinden) ekonomik, (bektaşilik üzerinden) dini, (sağladığı sosyal dayanışma ağları üzerinden) toplumsal ve (mehter marşları , mevlevi ezgi ve semaları, bektaşi deyişleri ve ezgileri, mevlevi ve alevi sanatçıların gerçekleştirdikleri tasvirler ve bezemelerin de arasında olduğu çok zengin bir sanatsal tezahürler entervali üzerinden) estetik bir entiteydi. bu yüzden de, yeniçerilerin yok edilişinin toplumsal etkileri çok önemli, çok ağır ve çok derin olmuştur.

    yeniçeriliğin inanç plânında üzerinde yükseldiği bektaşiliğe karşı vakay-ı hayriye sonrasında alınan hasmane tutumlar, etkilerini, alevi ve bektaşi cemaatlerin günümüzdeki kimi davranış normlarına ve kodlarına kadar hissettirmişlerdir. işte bu bağlamda, tam da bektaşililere karşı genel bir yok etme çizgisi izlendiği sırada, ataullah efendinin bektaşilikle, mezhepsizlikle ve dinsizlikle suçlanması, tabir-i amiyane ile, o’nun ‘ipinin çekilmesi’ne vesile teşkil etmiş, istanbul’dan sürülmesine neden olmuştur.

    ataullah efendinin son hezarfenlerdendi

    şanizade ataullah mehmet efendi, 19 asrın ilk yarısının en önemli hezarfenlerindendi, belki de bu familyanın #1’ı idi. tarihçiliği ve hekimliğiyle kendisinden sonraki alimlere yol gösterip, model teşkil eden şanizade, arapça, farsça, fransızca, italyanca ve latince’ye fevkalâde vakıf olmasıyla temayüz eden bir ayaklı kâmus idi adeta. 3. selim, 4. mustafa ve 2. mahmut dönemlerinde, çoğunlukla ortaköy’de ismail ferruh efendinin yalısında toplanan ve osmanlı imparatorluğunun (gecikmiş de olsa) royal society’si sayılabilecek olan beşiktaş cemiyet-i ilmisinin en aktif üyelerinden olan şanizade; tıp, biyoloji, cebir, geometri, astronomi ve astroloji disiplinlerine üstatlık mertebesinde vakıf idi.

    alanının uzmanlarınca, şanizade ataullah efendi’nin başyapıtı olarak nitelenen tarih-i şanizade esasen 5 kitap olarak tasarlanmışsa da, 4 cilt olarak basılmıştır. deniz ve kara coğrafyasına, sahra ve kale tahkimatına, deniz harplerine dair birçok tercümesi olan alimin, vesayaname-i seferiyye isimli tercümesi, alanının temel kaynaklarındandı. büyük friedrich’in subaylarına yazdığı bu kitap yeniçerilerin yok edilmelerinden sonra girilen osmanlı ordusunun modernleştirilmesi sürecinde önemli rol oynamıştır.
    çevirileri sırasında ilgili bilimin ıstılahlarını (terim) türkçeye kazandırmakta çok titiz davranan şanizade, bir hezarfenin mutlaka ilgilenmesi gereken disiplinlerden olan dilbilimi alanında da yetkin olduğunu kanıtlamıştır. onun osmanlı türkçesine kazandırdığı çok sayıdaki tıp, eczacılık, askerlik, mühendislik ve matematik kavramı; bu disiplinlerde, osmanlının son ve cumhuriyetin ilk döneminde gerçekleştirilen kimi çalışmaların alt yapısını oluşturmuştu.

    şânizade, hezarfenliğinin de doğal bir parçası olarak, sanatçı yönü fevkalade gelişmiş bir rönesans insanıydı. musiki, resim, hat şanizade’nin olgun eserler verdiği sanat disiplinlerinin bazılarıydı. şiirlerinde ata mahlasını kullanan ataullah efendinin bir nüsha yazma divançesi istanbul üniversitesi kütüphanesindedir.

    tarih kitaplarından dolayı döneminin ibni sina’sı, musiki sahasındaki faaliyetleri yüzünden ise zamanının farabi’si olarak anılmıştır. büyük alim cevdet paşa onu ‘ilk ilmi lügati yazan alim’, yani, ilk kâmûsçu olarak tavsif etmiştir. zarif, nazik, mütevazı kişiliğiyle şanizade kötü niyetli muhterisler dışında herkesin sevdiği birisiydi. resim yapmak, tambur çalmak, saat tamir etmek, 6 bilim dalında 18 eser vermek gibi vasıfları, kendisine dair okumalar yapan hemen herkesi şanizade için hezarfen deyimini kullanmaya icbar etmektedir.

    evet, o bir rönesans insanıydı,ama, özellikle ve öncelikle bir tabip idi

    tıp alanındaki verimi dönemine göre oldukça öncü sayılabilecek çalışmalardan oluşan şanizade ataullah mehmet efendi, tıp terimlerini ilk defa türkçeye çevirmiş, ilk resimli anatomi kitabını basmıştı.
    kişisel geçmişinin öğrencilik dönemine bir an için bakıldığında, tarihsel kayıtlar bize, şanizade’nin süleymaniye tıp medresesinde, dönemin en önemli hekimlerinden olan hekimbaşı numan naim efendiden ders aldığını, dışarıdan gelen yabancı hekimlerle sık sık görüşerek mesleki bilgi alışverişinde bulunduğunu, hem teorik ve hem de pratik anlamda çok yönlü tababet uygulamaları içinde olduğunu aktaracaktır.
    özellikle de tıp terimleri alanında yaptığı çeviriler çok uzun süre bu disiplini tayin eden dinamiklerden oldu. kaynaklar, batılı tıp terimlerini ilk olarak o’nun dilimize tercüme ettiğine işaret ediyorlar.

    şanizade’nin tababetle ilgili başyapıtı hamse-i şanizade’dir. yaptığı çevirilere kendi tecrübelerini de ekleyerek yazdığı tercüme ve telif birlikteliğinden oluşan bu yapıta, ibn-i sina’nın anıtsal eseri kanun’a hürmeten, kanun-i şanizade de demiştir.

    şanizade’nin başyapıtı: hamse-i şanizade (kanun-i şanizade)

    hazırlanması şanizade’nin bütün bir kariyerine yayılarak neredeyse onlarca yıl alan; basımıysa 3 yıl süren kitabın devlet ricaline hediye için yapılmış olan lüks baskısının (anatomik resimler renklidir) yanı sıra, ‘avam’ için bir de ucuz edisyonu vardır. talebeleri, takipçileri ve halefleri için uzun süre rehber kitap mahiyeti taşıyan bahse konu eser 3 ana bölümden oluşmaktadır:

    1-mir’at-ül-ebdan fi teşrih-il-a’za-il-insan: ilk resimli anatomi kitabımız. şanizade’nin eyüp sultan kadılığı dönemine denk düşer. bu yapıt, önsözünde de belirtildiği üzere, döneminin birçok batılı muteber anatomi atlasından faydalanılarak oluşturulmuş bir derleme olmasına karşın yazarın kendi gözlem ve çalışmalarına da içermektedir. kitap 56 anatomik çizimi havidir. çizimlerin bir kısmı telif olup erzurumlu agop’a aittir. türkçe ve latince anatomi terimleriyle bezeli kitap anlaşılır bir türkçe ile yazılmıştır. ostolocya(kemik bilimi) ve sarkolocya(kas bilimi) olmak üzere 2 kısımdır.

    2-usulü’t-tabia: ilk fizyoloji kitabımız. kitap ‘yemek, çiğnemek, içmek, sindirmek, üremek, nefes almak, kan dolaşımı, ter, his, uyku, görme’ fonksiyonlarını ve bunların hastalıklarını (sebep ve belirtileriyle) içerir. önsözü ve başlıkları arapça, ana metni ise anlaşılır bir türkçe ile kaleme alınmıştır.

    3- miyar-ül-etibba: avusturya imparatoriçesi marie therese’in sertabibi, avusturya tıp fakültesi dekanı baron anton von stoerck’in, aslı almanca olan, pratik tıbbi öğrenim yapıtının italyanca edisyonundan çevrilmiştir. hastalıkların türkçe karşılıkları verilmiş, belirtileri ve tedavi şekilleri aktarılmış, kullanılması gereken 319 drog (el yapımı, magistral ilaç) kitabın arkasında listelenmiştir. buradaki en ilginç husus, terkibinde şarap bulunan droglara da aynen yer verilmiş olmasıdır.

    türkiye’nin louis pasteur’ü olan şanizade ataullah efendinin diğer önemli eserleri

    kavanin-i cerrahin (cerrahların kanunları) kitabında bölüm bölüm cerrahi rahatsızlıklara yer vermiştir. önce hastalıkların türleri, ardından nedenleri, belirtileri, ilaçları ve nihayet yapılması gereken cerrahi müdahaleleri içeren kitap, cerrahlar için bir rehber mahiyetindedir.
    mizan-ül edviye basit ve bileşik ilaçlar üzerine bilgiler veren müfredat-ı ecza-ı tıbbiye (ilaçların ilkel maddeleri) ve mürekkebat-ı ecza-ı tıbbiye (ilaçların bileşimleri) isimli 2 yapıttan oluşmaktadır. bu kitaplarda ilk kez yüksük otu’nun (digitali) fizyolojik etkileri anlatılır. şanizade, 1801’de, jenner’in çiçek aşısı üzerine yaptığı çalışmaları, sadece 3 yıllık bir gecikmeyle çevirmiştir. ataullah efendi, 1811’de, jenner ve mardini’nin çiçek hastalığıyla ilgili çalışmalarını inekler üzerinde denediklerini öğrendiğinde, bunu kağıthane’deki inek çiftliklerinde başarıyla tekrarlamış ve çiçek aşısı elde etmeyi başarmıştır.

    burada bir aşı merkezi kurmak istemişse de, ihtiyacı olan desteği bulamamıştır. sultan abdülmecit’in çiçek olmasına müteakip bu destek kendiliğinden sağlanmış, istanbul / osmanlı bu sayede bir aşı merkezine kavuşmuş, çiçek aşısı da zorunlu hale gelmiştir. aşı meselesindeki başarılarının yanı sıra, ataullah efendi, 1812 yılında istanbul’da baş gösteren veba salgını sırasında, çok uğraşmasına karşın, karantina uygulamasını kabul ettirememiştir. istanbul’da ilk modern karantina uygulaması, şanizade’nin akim kalan teşebbüsünden tam 20 yıl sonra, 1832’de uygulanabilmiştir.

    ataullah efendi’nin trajik, hatta traji-komik sonu

    muarızlarının iftiralarıyla tire’ye sürülen şanizade, bir yandan yerinin doldurulmasının (dile kolay, tam 7 dil bilen bir rönesans insanından bahsediyoruz) ne denli zor olduğunun yokluğuyla net bir biçimde anlaşılmasıyla, beri yandansa başta padişah olmak üzere bazı etkili figürlerin alime yapılan isnatların temelsiz olduğuna kani olmaları yüzünden, ve ama en çok da, baş düşmanı olan halet efendinin, gerçek yüzünü anlayan 2. mahmut tarafından halledilmesi sayesinde, kısa zamanda affedildi.
    af fermanını evine getiren tire voyvodası eğinli ali bey’in yaptığı trajedik hata gerçekten antolojik bir ahmaklık olarak tarihteki yerini almıştır. gece geç vakit şanizade’nin evine ulaşan ali bey, ‘affınıza’ anlamına gelen ‘itlakınıza’ diyeceğine, yanlışlıkla, öldürülmenize manasındaki ‘itlafınıza’ deyiverince, karşısındakinin idam fermanını taşıdığını zanneden ataullah efendinin yorgun zihni ve bedeni bu gerilimi kaldıramamış, şanizade kalp krizinden oracıkta vefat edivermiştir.

    habercinin, yere yığılmış olan muhatabının üzerine eğilerek, ama bu kez düzeltilmiş haliyle yaptığı 2. tebligat sırasında ise, şanizade, ne yazık ki artık yaşamıyordu.

    dehası ve çalışkanlığı yüzünden muasırlarınca çok kıskanılan ve sevilmeyen şanizade, başarılarının bedelini iftiralara uğramakla, hak ettiği makamlara gelememekle, sürülmekle ve bütün bunların bünyesinde yol açtığı derin tesirler yüzünden, daha çok şeyler üretebileceği bir yaş olan 55’inde terk-i dünya ederek ödemiştir. onun erken ölümünün yol açtığı süreç, bugün hala yaşadığımız kimi sıkıntıların da vasatını oluşturur.

    ‘islam terakkiye mani midir?’

    türk – islâm medeniyeti, parlak günlerinden uzaklaşıp, yükselen batı medeniyeti karşısında hemen her alanda gerilemeye ve çaresiz kalmaya başlayınca, müslüman münevverler bunun nedenleri üzerinde kafa yormaya başlamışlardı. koçi bey risalesi (12) bu sorgulamaya dair atılan önemli bir adım, bu merkezde alınmış en kayda değer inisyatiflerdendir.

    ernest renan’ın 19. asrın son çeyreğinde gündeme getirdiği ‘islâm terakkiye manidir’ iddiasına (13) ise,, islâm aleminden ciddi itirazlar yükselmişti. namık kemal’in 'renan müdafaanamesi', bunun en önemlilerindendir (14).
    esasen, ‘islâm terakkiye mani midir?’ sorusu, islâm’ın içinden de dillendirilmiştir. şânizade’nin yaşadığı 18. asrın son ve 19. asrın ilk çeyrekleri, osmanlının yaşadığı derin çöküş yüzünden bu sorunun daha sık gündem edildiğini görüyoruz.

    islâm – türk medeniyet dairesinden bu soruya verilen cevapların ortak paydası, kolayca tahmin edilebileceği üzere, ‘hayır, islam terakkiye, gelişmeye, ilme, akla mani değildir!’ şeklinde olmuştur. buna göre, islam aleminin yaşadığı olumsuzluklar, ‘sultanların, iyi niyetle dahi olsa, düşünce, hikmet, felsefe ve bilim üzerinde kurmaya çalıştıkları kontrol mekanizmaları ile onların etraflarını kuşatan çapsız, derinliksiz ‘düzmece / sahte alimler’in sebep oldukları fikri kuraklık, felsefi çoraklık yüzünden idi.

    fatih’in istanbul’u fethine müteakip yürürlüğe koyduğu dünyanın, bilhassa da islam alemi’nin önde gelen alim ve filozofları için payitahtı cazibe merkezi kılma projesi ne yazık ki yarım (akim) kalmıştı. bu projenin merkezi figürü olan ali kuşçu’nun misyonunu tamamlayamadan 1474’deki terk-i dünya eylemesi bu noktada yaşanan bir büyük talihsizlik ve aksilikti.

    gerçi, kuşçu daha uzun süreler yaşasa ve fatih’in projesi realize olsa dahi, 8. - 11 . asırlar arasında arap kıtasında ve 9. – 14. asırlar arasında endülüs’e yaşanan fikri canlılığı aşmanın, hatta tekrarlamanın dahi çok zor olduğunu öngörmek mümkündür. zira, ne kadar iyi niyetli ve ne denli bilge olursa olsun, sultanın patronajında / kontrolünde özgür ve özgün felsefe ve ilim yapmak neredeyse imkansızdır. fatih’ten sonra gelen sultanların çaplarını, kapasitelerini göz önünde bulundurursanız; buna bir de kuşçu’dan sonraki dönemlerde ulemayı ‘temsil eden’ cinci hoca, hatipzade, halet efendi gibi ‘sözde / sahte alimler’in yıkıcı tesirlerini eklerseniz, islami düşünce, felsefe ve ilimin, özellikle sünni toplumlarda gerilemesin nedenleri kolaylıkla anlaşılır.

    eserleri:

    hamse-i şanizade (3 kitaptan oluşur: mirat-ül-ebdan fi teşrih-il-a’za-il-insan, istanbul, 1819 + usulü’t-tabia + miyar-ül-etibba (doktorların ölçüsü, istanbul, 1819)
    tarih-i şanizade (esasen 5 kitaptan oluşması tasarlanmışken 4 cilt olarak basılmıştır, istanbul, 1867 – 1875, birçok basımları mevcuttur, 1808 – 1821 arasındaki olayları kapsar)
    kavanin-ül-asakir-il-cihadiye (savaş askerlerinin kanunları, istanbul, 1819)
    tanzim-i piyadegan ve süvariyan (piyade ve süvarilerin düzenlenmesi)
    kavanin-i cerrahin (cerrahların kanunları, mısır, bulak, 1828)
    ıstılahat-ı-etibba (doktorların terimleri)
    müfredat-ı ecza-ı tıbbiye (ilaçların ilkel maddeleri)
    mürekkebat-ı ecza-ı tıbbiye (ilaçların bileşimleri)
    usul-i hisap (matematik)
    usul-i hendese (geometri)
    ta’rifat-ı sevahil-i derya (deniz kıyılarının anlatımı)
    kavanin-i asakir-i cihadiye (savaş askerlerinin kanunları, istanbul, 1815)
    usulü’t-tabia, vesayaname-i seferiye (ölümünden sonra, 1832)

    açıklayıcı dipnotlar:

    1 - bu çalışma boyunca, metnin merkezi figürü olan şânizade ataullah mehmet efendi ve onun kimi meslektaşları hakkında alim denmesi tesadüfi değil, bütünüyle taammüde müstenit bir tercihtir.
    bilim ve ilm farklı manalara nispet ederler ve bu fark da dereceye değil mahiyete dairdir (niceliksel / kantitatif değil, niteliksel / kalitatiftir). bir başka deyişle, birbirilerinin ikamesi olmadıklarından, bir diğerinin yerine kullanılamazlar.

    modern zamanların kavramı olan bilim, kartezyen dünyanın parçası (ve çocuğu) olan tahayyül ve tasavvur evrenlerinde karşılığını bulur. bilim adamı (= bilimci?), sınırlı bir alana dair bir uzman olup, sadece o alanının bilgisine vakıftır. modern bilimci, anlayacağınız, bir teknisyendir. bir diğer deyişle o (pediatrist ya da kardiyolog, makro ya da mikro ekonomist, yol ya da baraj mühendisi, peyzaj ya da iç mimarı, futbol ya da atletizm yorumcusu, muslukçu ya da elektrikçi, ayakkabı bağcıkları üretimi verimlilik uzmanı ya da karınca bilimci olarak) bilimin son derecede dar bir sahasının işçisi ve zanaatkârdır.

    bilimci, uzmanı olduğu alanın, sahibi olduğu ‘malumat’ın; bilimlerin tamamının oluşturduğu o ummanın diğer uzuvlarının / fraksiyonlarının bilgisiyle, malumatıyla olan irtibatlarını kuramaz. zira, diğer alanlara dair bilgisi ya yoktur ya da çok sınırlıdır. descartes’çı ‘kartezyen düşünce’ ile kendisine felsefi bir varlık zemini bulan bilim adamının ilim adamına pratik sahada tam manasıyla galebe çalması 1. dünya savaşı sonrasına denk düşer.

    bilim adamı bilgindir. ilim adamı (bilici, bilge, wise) ise döneminin mevcut bütün bilgisine, kapasitesi nispetinde vakıf kişidir; bilgin değil alimdir. alim, sanatkardır. alim, modernizm öncesi dönemin hakim paradigması olan klasik anlayıştaki eğitimine üstatlarından, mürşitlerinden aldığı mantık dersiyle başlar. bunu retorik, gramer, matematik, müzik, fizik ile ilgili tedrisat izler. fizik dediğimde bundan doğal bilimlerinin (fizik, kimya, tababet, astronomi vb.) tamamının anlaşılmasını murad ederim.

    alimin eğitim süreci metafizik alemle tanışmasıyla mahiyet değiştirir, taçlanır. metafizik tedris eden alim / alim adayı, artık döneminin maddi ve manevi bütün malumatına vakıftır. bu durumda malumat artık kelimenin hakiki manasıyla ‘bilgi’ seviyesine ‘terfi etmiş’tir. alim, sadece asrın bütün bilgisini, bütün muasır malumatı kucaklamakla kalmaz, o, aynı zamanda mürşitlerinden elde ettiği bakış açılarıyla, ölene değin ‘talebe’ kalacağının da şuuruyla davranır. o, daimi suretle ‘hakikat’ı taleb eder. o, ‘hakikat’ talebesidir, ‘ferd-i hakir-i fakir-i taliban-ı hakikat’tır. öğretirken öğrenir, öğrenirken öğretir.

    bilgini bekleyen en önemli handikap bilgiçliğe düşmek, malumatfuruş olmakken; alim, butehditten, bu tehlikeden münezzehtir, müstesnadır. o, bu bahiste ancak bir kısmına işaret edebildiğim keyfiyet yüzünden, asla bilgiç / malumatfuruş olamaz. olabilecek ‘adam’a da zaten ‘alim’ denmez. demek ki, ‘bilen insan’ın bilgiçliğe tevessül etme potansiyeline haiz olanına bilgin, asla bilgiçlik taslayamayacak tıynette olanına ise alim diyoruz.

    bilgin konjonktürün, çağının insanıdır, tek boyutludur, madde ve insan merkezlidir; alim zamanla ve mekanla kayıtlı değildir, çok boyutludur, mana ve insan ötesi merkezlidir. bilgin tek fenlidir, dünya odaklıdır; alim hezarfen (bin fenli)dir, rönesanas adamıdır, alem merkezlidir.
    bilgin (genellikle) soru sormaz, cevap yetiştirir; hiçbir şeye şaşmaz / şaşamaz, o katı bir erişkindir. alim ise çocuk, hatta, yeri geldiğinde de abdal (aptal değil) ve hatta deli gibidir; daima hayret ve hayranlık makamındadır.

    2 - arpalık: osmanlı imparatorluğunda, sadrazam, şeyhülislam, kazasker ile mevleviyet derecesindeki kadılıklarda görev yapan kadılara ve diğer yüksek rütbeli devlet memurlarına, muvazzafken maaşlarına ilaveten verilen gelirin ismidir. bunun yanı sıra, bu mevkilerdeki görevlilerin, görevden normal yollarla ayrılmaları halinde aldıkları tekaüt maaşıyla, azledilmeleri halinde de, kendilerine tahsis edilen ve mazuliyyet maaşı (azil tazminatı) denilen gelire de arpalık denilirdi.

    3 - bin fenli, çok sayıda alanda üstat kabul edilen alim.

    4 - kabiliyetliler arasından seçilen memurlara, başta fransızca ve rumca olmak üzere, dönemin ‘geçer akçe’ sayılan yabancı dillerinin (ecnebi lisanat) öğretildiği tercüme odası’nın kurucusu ve ilk müslüman divan-ı hümayun tercümanı olan yahya naci efendi’nin rum, bulgar ve türk olduğuna dair iddialar vardır. kökeni her ne olursa olsun, o, müslüman bir osmanlı tebasıydı. arapça ve farsça’nın yanı sıra, çok sayıda batı lisanına mükemmelen vakıf olan yahya naci, bu donanım ve meziyetini, kişisel kariyerinin sınırları dışına taşıyarak, osmanlı imparatorluğunun yüzünü batı’ya dönmesinde belirleyici olan bir kurumsal oluşumun da müessisi olmuştur. tercüme odası diye bilinen bu kurum, türk modernleşmesinin en önemli menbâlarından ve osmanlı yenileşme / cedîd hareketinde de adeta köşe taşlarındandır.

    yahya naci hakkında ayrıntılı bilgi için http://tr.wikipedia.org/wiki/yahya_naci_efendi

    5 - vakanüvis, müverrih ve tarihçi karıştırılmaya müsait kavramlardır. çoğu çeviride tarihçi kavramıyla eşleştirilen müverrihin, tarihten çok edebiyat ve (söz konusu olan dönem osmanlı imparatorluğu olduğu için de) şiir ile alâkası vardı. bu hususa birazdan dönmek üzere, şimdi, cumhuriyet öncesi tarih yazıcılığımıza kısaca göz atalım. osmanlı imparatorluğunda, modern zamandaki karşılığıyla tarihçi yoktur. esasen, bu durum, 20. asır öncesinde çoğu ülkede de böyleydi. dönemin bu bî-taraf olmayan subjektif tarihçileri, bir diğer deyişle, vakanüvisleri, başta padişahların ve genel olarak da osmanlı yönetici elitinin resmi tarihini kayıt altına alan yazıcı memurlardı.

    şimdi, tekrar müverrih’e dönelim ve bunun vakanüvisten olan farkını koyalım. müverrih; padişahın ve başta sadrazam olmak üzere diğer devletlülerin, hayır için yaptırdığı cami, imaret, medrese, şifahane, çeşme, kervansaray, han vb. gibi eserlerin kitabeleriyle; mezkûr kişilerin hayatlarının tahta çıkma (cülus), doğum, ölüm, atama, sünnet, çocuk sahibi olma, savaşa gitme, savaştan zaferle dönme, sakal bırakma gibi önemli kesitlerini, manzumeler halinde ölümsüzleştiren edebiyat insanına verilen unvan ve makamdı. şair süruri, bu alanın en bilinen simasıdır.

    6 - birden çok manası olan bir kavramdır. bunlardan birisine göre rüus; osmanlı imparatorluğunda; vezir, beylerbeyi gibi has sahipleriyle, tımar ve zeamet sahipleri hariç tutulmak üzere, bütün devlet hizmetlileriyle; hazine-i şahane ve evkafdan (vakıflardan) geçinen her neviden devlet görevlilerinin tayin kâğıdı’na verilen isimdir. bahse konu kavram, bu metinde farklı bir bağlamda, ‘ilmiye sınıfındaki alimlere mahsus olan ve günümüzün akademik silsilesindeki doktoraya karşılık gelen makam’a gönderme yapmak için kullanılmıştır.

    7 - mevleviyet makamı, osmanlı ilmiye sınıfından olan kadılar için kullanılan bir terimdir.

    8 - ilber ortaylı’nın ifadesiyle ‘imparatorluğun en uzun yüz yılı’nın en tartışmalı, en renkli simalarından; hayatından bir değil, birçok film, roman ve tv dizisi çıkarılabilecek olan mehmet sait halit efendi hakkında ayrıntılı bilgi için http://tr.wikipedia.org/…i/mehmed_sait_halet_efendi

    9 - sahaflar şeyhizâde esat efendi hakkında ayrıntılı bilgi için http://www.tarihbilinci.com/…haflar-seyhizade-3179/

    10 - ismail ferruh efendi, 1798-1801 periyodunda londra'da büyükelçilik yapmış ulemadan bir zat ve öncü bir hariciyecimizdir. londra’ya 1793’de gönderilen ilk elçimiz yusuf agâh efendinin halefi olan ismail ferruh efendi, bazı kaynaklara bakılacak olursa, osmanlı imparatorluğunda müslüman unsurların üyelerini oluşturduğu ilk mason locasının kurucusu ve üstad-ı azamıdır. muhafazakâr çevrelerle, başta ismail hakkı uzun çarşılı olmak üzere, ömrünü osmanlı arşivlerinde tüketen kimi muteber tarihçilerimize göre ise, aynı zamanda bir kur’an mütercimi de olan mezkûr şahsın masonluğuna dair sahih bir kaynak, sağlam bir delil bulunmamaktadır. bu durumda, şânizade ataullah efendi’nin, bir iftiraya kurban gittiğine hükmetmek yanlış olmayacaktır.

    11 - ‘vaka-i hayriye’yi eleştirel bir bakış açısıyla ele alıp, onu, genel kabul gören yaklaşımın tersine, vaka-i şerriye olarak okuyan / yorumlayan bir analiz için bakınız http://ziyaversencan.blogspot.com/…lgas-vaka-i.html

    12 - http://tr.wikipedia.org/wiki/koçi_bey
    13 - http://tr.wikipedia.org/wiki/ernest_renan
    14 - http://www.anlayis.net/…px?dergiid=10&makaleid=3351
    http://www.anlayis.net/…px?dergiid=11&makaleid=3420
    http://eksisozluk.com/renan-mudafaanamesi--1791717
  • mason değildi ama bektaşiydi ve o dönem bektaşilik neredeyse tamamiyle masonize olmuştu.