şükela:  tümü | bugün sorunsallar (1)
  • artık iki tek içsem kafam çakır oluyor, bir kadeh şarap içsem sabahına başım çatlıyor. ama bu hep böyle değildi. üç beş yuroluk avrupa şaraplarına çok rahat ulaşabildiğim, avrupa'ya yılda birkaç kez gidebildiğim bir dönem vardı. o dönemde, şarapları fransa'nın bölgelerine göre ayırabilir bile olmuştum.

    araya giren birkaç senede avrupa'dan ayağım kesildi. türkiye'de iyi şarap artık neredeyse erişilmez hale geldi. ve ben yaşlandım. alkole zaten çok dayanıklı değildim, olan direncim de kalmadı. dediğim gibi, bir kadeh içiyorum ertesi gün full baş ağrısı. gerçekten değmez.

    bu arada, burada içtiğim şaraplar da genellikle kavaklıdere angora (veya ancyra şimdi emin olamadım) ve sava premium.

    dün, uzun zaman sonra ilk kez avrupa'dan alınmış bir şarap içtim. "appellation d'origine contrôlée" damgalı bir fransa/côtes du rhône şarabı. alındığı yerde fiyatı 5 ya da 7 yuro gibi bir şey, tam hatıramıyorum.

    hem şarap çok güzeldi hem de çok güzel bir geceydi,"yarın sabah asla kalkamayacağım ama arada lazım böyle şeyler" diye diye şişenin yarısından çoğunu içtim.

    bugünden bildiriyorum:

    sorun bende değilmiş arkadaşlar.

    bize şarap diye sıvı kükürt içiren türkiye piyasasına ve yine, bizi buna mecbur bırakan türkiye ekonomisine selam ederim.
  • bizim memlekette nedense hep sefaletle bağdaştırılıyor bu içki. bir akşam köyden bir abimiz aradı, "ne yapıyorsun, müsaitsen akşam sana gelicez bir kaç kişi" dedi, ben "iyiyim abi, evdeyim şarap içiyorum, beklerim" falan dedim. neyse ben yaptım kafayı ama gelen giden yok, merak ettim aradım, "yok gelmicez" dediler, "tamam" dedim yattım ben. birkaç hafta sonra köye gittim, oturuyorlar, o gece neden gelmediklerini sordum, bana "olm evine gelcez diyoz, sen şarap içiyorum diye ağlıyorsun ne biçim delikanlısın, insan kuyruğunu dik tutar biraz, paran yoksa da gelin ben sizi ağırlarım de" diye fırça attı bana, "abi" dedim "ne alakası var şarabın parasızlıkla, belki 100 liralık şarap içiyordum ben evde", "siktir lan" dedi, "100 liralık şarap mı olur?".

    not: aslında bir noktada haklıydı adam, horozkarası içiyordum, litresi 8 lira. mantarlı ama.
  • şarapta sürekli duyduğumuz bir terim vardır.
    (bkz: gövde) bazı kırmızı şaraplarda alırken dikkat edin üzerinde de yazar.
    hafif gövdeli, orta gövdeli, tam gövdeli diye.

    bu terimleri görürseniz en basit anlatımıyla şarabın ağırlığıdır.

    su içerken nasıl hissediyorsunuz?
    su hafif gövdeli kabul edilir.
    hafif gövdeli şarabın ağırlığı suya yakındır.
    orta gövdeli şarabın ağırlığı mesela portakal suyuna yakındır.
    tam gövdeli şarabın ağırlığı ise kayısı, şeftali ya da mango suyu gibi daha ağır hissettiren şaraplardır.

    şunu da unutmamak gerek gövde asla bir kalite unsuru değildir.
    hafif gövdeli şarap tercih ettiğinizde 'ulen en hafifini aldık fakir gibi' diye düşünmeyin.

    bunun dışında, şarap içiyorsunuz, ağzınızda kekremsi bir tat oluştu.
    hani şekersiz çay içerken damağınızda olan hissiyat var ya. işte o.
    bazen üzüm derken kabuklarını soyup damağınıza koyduğunuzda da hissedilir.
    (bkz: tanen)'dir efendim bu etkiyi yapan.

    örneğin bazı şaraplık üzümlerin tanen durumlarından bahsedecek olursak;
    adakarası: kalın kabuklu ve iri taneli bir üzüm olmasına rağmen üretilen şaraplar yumuşak içimli ve tanen oranı düşüktür.
    boğazkere: taneleri orta irilikte ve kalın kabukludur. ismini “boğaz kermek” ten almaktadır. tanen oranı yüksektir.
    cabarnet sauvignon: kabukları kalın ve koyu renklidir. yüksek tanenli şıralar elde edilmektedir.
    grenache: düşük tanen içeren şıralar elde edilmektedir.
    kalecik karası: yuvarlak formda, kalın kabukludur. tanen oranı orta derecededir.
    merlot: orta irilikte taneli, yuvarlak formadadır. düşük tanenli şaraplar elde edilir.
    öküzgözü: kalın kabuklu ve bol şıralı bir üzüm türüdür. düşük tanen oranına sahip şıra elde edilir.
    pinot noir: en ince kabuklu üzüm türlerinden biridir. düşük tanen oranına sahip şıralar verir.
    sangiovese: orta-yüksek dereceli tanenli şıralar elde edilir.
    shiraz (syrah): çok koyu kırmızı renkte yüksek tanenli şıra elde edilir.

    şarapta tanen benim için çok hoş bir detaydır.
    küçüklüğümde de dilimde kadifemsi tat kalsın diye üzüm kabuğunu damağıma yapıştırır çekirdeğini çiğnerdim. alışkanlığımız buradanmış. `::)`

    debe editi: bazı harf hataları düzeltildi.
  • binlerce yıllık bir mazi, aroma, çeşit ve birikimdir şarap.

    öncellikle şarapla ilgili süreç hakkında bilgi sahibi olmaya çalışalım:

    1) kırmızı ve beyaz şarap:

    kırmızı ve beyaz şaraplar işlem bölümünde ikiye ayrılıyorlar aslında
    kırmızı şaraplar işlem durumunda kabukları çatlatılır, kabuk ve çekirdek ayrılmadan fermante edilirler.kükürt dioksit eklenir. daha sonra belli bir aralıkta tankta üzüm şıramız bekletilir ve ne kadar şıra bekletilirse renginin koyuluğu taneni o kadar fazla olacaktır. bu alkol fermantasyonunda ısı yükselir bu aşamada kabuk ve çekirdeklerinden ayrılan bu bölüme birinci şıra denir. kalan kabuk ve çekirdek posasının tekrar preslenmesiyle olan kısma ikinci şıra denir.
    beyaz şaraplarda işlem üzümler toplandıktan sonra bekletilmeden işleme girerler. çoğunlukla saplarından ayrılarak ezilir ve preslenerek kabuk ve çekirdeğinden ayrılırlar. pres sırasında kükürt eklenip dinlendirilen şıra fermantasyona alınır.

    2) şişeyi açtık ve şişeniz bitmedi ne yapabilirsiniz?

    açtığınız şişeyi saklama koşulu diye bir şey yok ancak, diyelim ki şişeyi yarıladınız ve bitmiyor.

    ya 2 3 gün içinde bitirmeniz gerekir ya da bir makarna sosu olarak da değerlendirebilirsiniz.

    3) ilk kez şarap içecek birine tavsiyeler:

    hafif,kısa,meyvemsi, taneni az bir merlot şarabı ideal olacaktır. ilk defa kırmızı şarap içecek birisine merlot, piot noir veya kupaj bir şarap deneyebilirsiniz. direkt olarak cabernet sauvignion veya shiraz pek de doğru tercih sayılmaz.
    aynı şekilde beyaz şaraplar için chardonnay değil de muskat, sultaniye türünde üzümleri denemelisiniz.

    4) şarap alırken dikkat edilmesi gerekenler:

    şarabımızın etiketi üzerinde üretici ismi, üretildiği bölge, üzümün bağbozumu yılı, şişelendiği tarih, bağbozumuyla şişelenme arasında şarabın geçirdiği dönem, üzümün türü gibi detaylandırılabilir.

    5) idael şarap saklama ve içim dereceleri
    kırmızı 14 ve beyaz şarap 8 derecedir.

    kırmızı şarap sıcak şekilde içilir, aroma ve kıvamını bulmak için, beyaz şarap içinse onu soğuk tüketmeniz daha leziz bir aroma verecektir damağınıza.

    6) ideal şarap saklama pozisyonu:

    elinizdeki mantarlı şarabı dik değil de 70 80 derce bir açı ile biraz yatay pozisyonda, şarap mantara değebilecek pozisyonda saklanır.

    mantığı ise şarap mantarı ile sıvı teması oldukça mantar genişler ve dışarı ile temas azalır böylece şarap hava çıkışı olmadığı için okside olmaz.

    ömer hayyam'dan bize miras kalan şarap tarihçesine bazı şarap sözcükleri de vardır aha önce derlenmiş olan bir şarap sözlüğünü sizlerle paylaşayım:

    bacak: şarap kadehteyken hafif çalkalamamız sonucunda (o havalı kısım) kadehimizdeki belli yollara bacak diyoruz. alkol oranı ve şarabın kalitesi ne kadar yüksekse şarabın bacağı o kadar belli olur.

    blanc de blancs: köpüklü şarap üretiminde kullanılan bir isimdir. fransızcada beyazların beyazı anlamına gelir. bilinenin aksine aslında şampanyalar sıklıkla siyah üzümden yapılır.(şaraplar renklerini şarabın kabuğundan aldığı için kabuklar ile fermante edilmediğinden beyaz kalır.) beyaz üzümden üretilen şampanyalara verilen isimde blanc de blancs’dır.

    buşone: şarabın mantarının bozulmuş ve şarabı etkilemiş olduğunu anlatan bir terimdir. (bu terimi kullanan birisinin yanından uzaklaşmanız gerekir)

    buke: olgun, olgunlaşmakta olan, olgunlaşmamış şarabın kokusunu anlatmakta bulunan bir terimdir.

    burun: koku, aroma, buke terimleriyle eş anlamlı olan terimdir.

    cibre: üzümün sıkılmasından sonra geriye kalan kabuğa, sapa, kırık çekirdeklere yani arta kalanlara verilen addır.

    degüstasyon: şarabın değerlendirilerek tadılma işlemine verilen addır.

    degüstatör: şarabı değerlendirecek kişiye denir. aslında işini ciddi yapan degüstatörlerin işleri oldukça zordur. şarapların kokularını hafızada tutmak, olgunlaşmamış bir şarabın ileride ne gibi tat, kokuda olacağını tahmin ederler. bunun yanında yiyeceği yemekleri çok detaylı seçerler. baharatlı ağızı yoran yemekler ve tat duyusunu köreltebilecek her şeyden kaçınırlar.

    dekantasyon: şarabın tortusundan arındırılması, havalandırılması amacıyla ayrı bir kaba boşaltılması işlemidir.
    dömi sek: hafif tatlı şaraplar için kullanılan bir terimdir.

    denge: şarabın alkol oranı, içindeki şekeri, asitliği, tanenin birbiri içerisindeki uyumu, baskın olmaması durumuna verilen addır.

    etek: şarabın rengine verilen addır.

    fermentasyon: üzüm suyundaki şekerin mayalandıktan sonra karbondioksit ve alkole dönüşme durumudur.

    finiş:şarap yutulduktan sonra ağızda bıraktığı son tat diyebiliriz.

    gövde: şarabın damakta bıraktığı dolgunluğa denir. alkol oranı yüksek şaraplar dolgun olarak tanımlanır. tanenin gövdeye etkisi yüksektir.

    kısalık: şarap yutulduktan sonra ağızda kalıcı olmamasına verilen addır. tanenle karıştırılmamalıdır.

    kav: dekantasyon işlemi yapılırken konulan kaplara verilen addır.

    kupaj: farklı özellikteki fıçıların içindeki şarabın harmanlanmasına denir. farklı işlemlerden geçmiş ayrı tatta, kokudaki şarapların veya farklı türdeki şarapların karıştırılıp içimi güzel şarapların üretilmesi en azından hedeflenmesidir.

    likör şarap : fermantasyonu alkol eklenerek durdurulmuş şaraplardır. alkol oranı %20’lere kadar çıkabilir. şeker oranı yüksektir. likör şaraplar normal şaraplar gibi çabuk bozulmadığı için hemen tüketmek gerekmez. porto ve jerez şarapları en çok bilinen likör şaraplarındandır.

    mayşe : şıralı cibreye verilen addır.

    oksidasyon: fazla oksijene maruz kalmış şarap hatasına verilen isimdir.

    önoloji: şarapla ilgilenen bilim dalıdır.

    rekolte: her şarabın ön yüzünde bir tarih vardır. bu tarih üzümün bağda yetiştiği yıldır. hasat edildiği tarih bir nevi doğum yılı da diyebiliriz.

    sek: şeker oranı düşük tatlılığı fazla olmayan şaraba verilen addır. asiditeleri genelde yüksektir.

    sepaj: fransızca üzüm çeşidi demektir.
    sepaj şarap tek bir üzüm çeşidinden yapılan şaraplara konulmuş isimdir.

    sommelier: şarabın alımı, muhafazası, yemek seçimlerini öneren şarap garsonudur.

    tanen: üzümün kabuğunda, çekirdeğinde, sapında bulunan ağızda kuruluk bırakan buruk, kekremsilik (hatırladınız değil mi?) oluşturan maddedir. şarabın gövdeli olmasına katkısı büyüktür. kırmızı şaraplarda daha fazladır. tanen yıllandırıldığı fıçıdan da şaraba geçebilir. medikal anlamda da kanın pıhtılaşmasına damar büzücü etkisinden dolayı kullanılır.

    uzunluk: şarap tadıldıktan sonra ağızda bıraktığı kalıcılıktır. tanenle uzunluk arasında fark vardır. birisi ağızda kalıcılık öbürü burukluk, kekremsiliktir.

    vintage: şarabın tek bir yılın ürünü olduğunu gösteren terimdir.

    yuvarlaklık: taneni, asiditesi, şeker oranı gibi özelliklerin ön plana çıkmayan şaraplar için kullanılan terimdir. dengeli şaraplarda daha çok bulunur.

    bir kısmı kendi tecrübem ve bir kısmı da faydalı olacağını düşündüğüm, derlenen bazı şarapçılık üstüne faydalı paylaşımlar içinden alıntı olan entry'imin faydası olması dileğiyle afiyet olsun.
  • fazla hesabımız yoktur kendisiyle, ekseriyetle arpa suyu ile haşır neşir olurum. kaldığım özel yurdun gizli kameralarına, başka odanın çöpüne iki tane boş şişe atarken yakalanmışlığım var. sonra da yurttan attılar zaten beni. dinine ve geleneklerine bağlı yurt müdürü "senden hiç beklemezdim, çok aklı başında bir adamdın" dedi. kimsenin benden beklemediği şeyleri yapmak güzel oluyor, suratlarında soru ve ünlem işaretini aynı anda görüyorum. diğer şarap maceramda da; nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde bir arkadaşımın yanında uyanmıştım. arkadaşım benimle aynı cins değildi ve benden nefret edercesine bakıyordu. özür dilemenin bile düzeltmeyeceği gizemli zamanlar vardır; o da onlardan biriydi. dudaklarımda kurumuş yara gibi şarap tortusu ve damarlarımda kandan fazla olan kutsal sıvı. yalanı yok, damağımda bıraktığı buruk tadı her zaman sevdim. şirince'de her tadım evinden tada tada kafayı bulduğum da doğru. meyveli şaraplardan kusmak üzereydim, ne varsa kırmızıda var. tutkunun rengidir ve tutkuyla yapılan hiçbir şey başarısız olmaz. kırmızı tuborg, kırmızı şarap, ferrari ve tabi ki liverpool. kırmızı formasının içinde halkını selamlayan the red captain: steven gerrard.

    bu aralar evrensel işaretler şarabı gösteriyordu. ılık içilen içkilerle aram olmadığından, her zaman dolaptan tuborgumu boğazlayıp öyle devam diyordum geceye. gerek okuduğum kitap, gerek bugün bir şaraplık çizmek zorunda kalmam ve güney fransa'da geçen bir öyküde tüm kahramanların şarap içmesi, beni tanrıların içkisine daha da yaklaştırdı. bira dolabında sadece bir tane kırmızı tuborg vardı, camdan yansıyan şarap rafı ise doluydu. fiyatları ise fena değildi, pazartesi gecesini salı sabahına şarapla bağlayacaktım. ip köprüleri bu gece üzüm bağlarından yapacaktım demek. başımla beraber. hayat ne isterse yaparım, serdaroski gibi "beni neden yoruyossun" diye ağlamam. adam aklıma geldikçe sinirleniyorum yahu, içimdeki nefret hep taze; yanan mangal gibiyim.

    şarabı aldım raftan, kasaya ödemeye geldim. zaten hava da soğuk ve yağmurluydu, battaniyemin altında oturur, kafa hafiflemeye başlayınca 1966 basımlı rubaiyat'ı raftan alırdım. muhteşem bir baskıydı, hüseyin bey'in notu bile vardı ilk sayfada. ben doğmadan 17 sene önce bir başkası aynı kitaba bakıp şarap içmişti. sadece buna bile içilirdi. sadece buna bile yeni bir öykü yazılırdı.

    "şakaklarınız kanıyor" dedi kasiyer. gözleri dehşetle açılmıştı. şakağımdan vurulmuş olabilir miydim? bedenim öldürüldüğümden habersiz markete girip zombi gibi şarap seçebilir miydi? elimi götürdüm, kan değildi. kırmızı bir boyaydı. diş macununu unutmamak için alnıma aldığım not, çarpan yağmurun etkisiyle dağılmıştı. intihar ettikten sonra markete bunu kutlamaya gelmiş gibi gözükmeme sebep olmuştu. "ebru ustasıyım boya bulaşmış olsa gerek" diye güldüm. o da güldü. diş macunu alırken en parlayan kutuyu alırım. yıllardır tek donem budur, bu yüzden tek bir çürüğüm yoktur ağzımda. avize gibi parlayan kutu ve şarapla çıktım marketten.

    yağmur beni görünce eve kadar eskortluk yapmak istediğinden daha da azıttı. sıcak evime giden yolda tepeme çığ düşse bile umursamazdım. birazdan odamda olacaktım; üzerimde ekose battaniyem, kafamda kapüşonum. tek başıma istanbul gibi bir yerde paşalar gibi yaşıyordum, birkaç damla mı bozacaktı bu keyfi?

    şarabı bardağa doldurdum, mantarına bugünün tarihini yazıp, ıvır dolabının zıvır çekmecesine attım. eski sevgililerden kalma eski eşyaların yanında geçirecekti artık ömrünü. ilk bardaklar zeytinyağı gibi gitti boğazımdan içeri, şimdi ideal hızımı buldum. houston'dan fırlatılan uzay mekiği gibiyim. ilk baştaki ölümcül ivme yok, fazlalıklarımı bırakmışım geride, atmosferde yükseliyorum. belli mi olur, bakarsın başka bir galaksiye giderim. başka gezegenin ilkel insanları arasına iner, onlara piramit yapmasını öğretirim. kemer, tonoz ve birkaç numara gösterir ilk medeniyetlerini kurmalarına yardım ederim. kendi ülkemin vatandaşı olacağıma, mies gezegeninin tanrı kralı olurum. bakın, içmek ne kadar faideli, ne kadar sıhhatli. kararında içtikten sonra başka gezegenlere kısa sürede varabiliyoruz. nasa gibi milyar dolarlık bütçeye gerek yok, cepteki parayla yapabiliyoruz.

    neyse bilimkurgu başka yazının konusu olsun, zaten ne anlattığımı da unuttum. nick cave söylesin, ben de dinleyeyim biraz. içene afiyet olsun, içmeyenler için ise inanın diyebileceğim hiçbir şey yok. mümkünse aynı tavan altında bile buluşmayalım. sıkıcı holoholocular.
  • mevlana, şems-i tebrizi'yi evine davet eder. şems onun evine gider ve kendisi için hazırlanmış sofraya oturduktan sonra ona sorar:

    - benim için şarap hazırladın mı?

    mevlana hayret içerisinde sorar:

    - meğer sen şarap da içiyormuşsun, öyle mi?

    şems cevap verir:

    - evet.

    mevlana:

    - bunu bilmiyordum.

    - madem ki öğrendin bana şarap ikram et.

    - bu gece vakti şarabı nereden bulayım?

    - hizmetçilerinden birine söyle gidip alsın.

    - hizmetçiye söylersem olay yayılır, şeref ve itibarım iki paralık olur.

    - o zaman git kendin al.

    - bu şehirde beni herkes tanır. gayrimüslim mahallesine gidip nasıl şarap alabilirim ki?

    - eğer bana saygın varsa benim rahatım için bunu yapmalısın. çünkü ben geceleri şarapsız ne yemek yiyebilir, ne konuşabilir, ne de uyuyabilirim.

    mevlana, şems’e olan saygısından ötürü cübbesini omzuna atar, koltuğunun altına büyük bir şişe saklar ve ecnebi mahallesine doğru yola düşer.

    oraya varıncaya kadar kimse onun ecnebi mahallesine gittiğini düşünmez ama ulaştığında insanlar hayret içinde onu takip etmeye başlarlar ve mevlana’nın bir meyhaneye girdiğini, bir şişe şarap aldığını ve onu sakladıktan sonra dışarı çıktığını görürler.

    henüz ecnebi mahallesinin dışına çıkmadan mahalle sakinlerinden müslüman bir grup onu izlemeye başlar ve sayıları anbean çoğalır; ta ki mevlana’nın imamı olduğu herkesin arkasında namaz kıldığı caminin önüne gelinceye kadar.

    hal böyle iken kalabalığın içinde bulunan mevlana’nın düşmanlarından birisi:

    - ey millet! her gün arkasında durup namaz kıldığınız şeyh celaleddin ecnebi mahallesine gidip şarap aldı… diye bağırdıktan sonra mevlana’nın cübbesini çekip atar.

    milletin gözü şişededir.

    adam devam eder:

    - mümin olduğunu iddia eden, sizin inandığınız bu münafık şimdi şarap almış ve kendi evine götürüyor.

    sonra celalettin-i rumi'nin yüzüne tükürür.

    ve başına öyle bir vurur ki mevlana’nın sarığı açılır ve boynuna dolanır.

    halk, bu sahneyi gördüğünde özellikle de mevlana’nın sessizliği karşısında kesin olarak mevlana’nın sahte takva elbisesi altında onları bir ömür boyu aldatmış oldukları kanaatine varır.

    sonuç olarak ona saldırmak için hazırlanırlar ve hatta öldürmeye niyetlenirler.

    işte tam o anda şems birdenbire ortaya çıkar ve bağırır:

    - ey hayasız insanlar, dini bütün bir insanı şarap içme töhmeti altında bırakmaya hiç utanmıyor musunuz? gördüğünüz bu şişenin içinde sirke vardır. zira her gün yemeğinde kullanıyor.

    mevlana’nın düşmanı bağırır:

    - o sirke değil, şarap.

    şems şişeyi alır, ağzını açar ve mevlana’nın düşmanı da dahil olmak üzere oradaki herkesin avuçlarına, şişenin içindeki sıvıdan biraz döker.

    mevlana’nın düşmanı başını döverek mevlana’nın ayaklarına kapanır ve halk da mevlana’nın elini ayağını öpüp dağılır.

    sonra, mevlana şems’e sorar:

    - bu akşam beni niçin böyle bir facianın içine sürükledin ve rezil rüsva olmama izin verdin?

    şems der ki:

    - uğruna gururlandığın şeylerin seraptan başka hiçbir şey olmadığını anlaman için.

    sen bir avuç sıradan insanın saygısının senin için ebedi bir sermaye olduğunu düşünüyordun; ama gördün ki bir şişe şarapla hepsi yok olup gitti.

    senin suratına tükürdüler, başına vurdular ve hatta seni neredeyse öldürüyorlardı.

    senin sermayen işte bu kadardı ve bu gece bir anda nasıl yok olduğunu gördün. o halde öyle bir şeye tutun ki, zamanın geçmesi ve olayların değişmesiyle yok olmasın...
  • dün bir arkadaşım geldi. sıcak şarap yapıp dedikodunun dibine vuracağız. neyse buluştuk; sevinç dolu bir halde, koşa koşa markete gittik. hayat sevince güzel dansı yapan ayşecik misali hoplaya zıplaya. eksik malzemeleri tamamladık ve kasa arkasındaki şaraplara göz atmaya gittik. her zaman aldığım markadan kalmamış. diğerlerine bakıyoruz, fiyatlar inanılır gibi değil. dandik cumartesi almış başını gitmiş. kendi aramızda konuşmaya başladık:

    - ya zaten sıcak şarap yapacağız.
    + cumartesi mi alsak, ne yapsak?
    - gerek yok bence.
    + emin misin?
    - nasıl olsa malzemelerimiz var. her türlü alırız acılığını.

    ve kasiyere döner arkadaşım:

    - en ucuz şarabınız hangisi peki?

    kasiyer durur mu, yapıştırır cevabı:

    - bu günlerde öyle bir şey yok!

    yanisi alabilmemiz, içebilmemiz gittikçe zorlaşıyor. şöyle ortalama bir şarap içmek isteseniz bile bir sürü para.
  • her seferinde diyorum ki kendi kendime, bir kadeh doldurur, yavaş yavaş içer, içerken de bir iki makale okurum.

    ama nasıl oluyorsa bir kadeh dolduruyorum, o kadeh bitiyor.
    sonra bir kadeh daha ve bir kadeh daha...
    şişenin sonuna doğru kendimi makale okurken değil de ferdi tayfur dinlerken buluyorum.

    şarabın yan etkilerinden sanırım.

    neyse, ferdi babadan gelsin; yaşayan tek efsaneden:
    bilinmez neleri getirir zaman;
    bilinmez neleri bitirir zaman...

    sevgiler!
  • şarabı sokakta içersen ayyaş, restaurantta içersen mösyö, şömine başında romantik, eğer güneşin altında içersen de *göt olursun demiş şair.*
  • öyle sanıyorum ki islam'da haram olması içeriğinden değil, hem hristiyanlık ve şarap bağından hem de yunan ve roma ticareti yüzündendir. içeriği çok kötü olsa cennette vaat edilmezdi zaten. kaldı ki mezopotamya'da yapıldığı bilinen binlerce yıllık en eski içki bira ve arapların yaptıkları damıtık içkiler, şarabın yasaklanmasından sonra uzunca bir süre (1500'lere kadar) tüketilmiştir. arap topraklarında uzunca kalmış ve içme geleneklerini az çok öğrenmiş biri olarak da diyebilirim ki, islamın asıl derdi alkolle olsaydı, önce arakı yasaklardı. çünkü arak'ın yanında şarap, sarhoş etme anlamında solda sıfır kalır. şarap önce kuran'da en-nahl 67 ile kutsanmış, sonra bakara suresi ile şeytan işi sayılmıştır. kuran'da günah sayılan içecek genel olarak "alkol"lü olanlar değildir. çünkü göz sürmesi olarak kullanılan antimon tozu al-kohl'un alkol haline gelmesi 800'lü yıllarda şarabı damıtmaya çalışan arap simyacılar tarafından olmuştur. bahsi geçen alkol değil, hurma ve üzümden yapılan şaraptır.
    ilk kez mö 8000lerde bugünki iran-ermenistan-gürcistan civarında bulunduğu tahmin edilen şarap, yunanlıların narsistliğine kurban gitmiştir ve yunanlılar tarafından kendilerini doğululardan ve yabancılardan ayıran bir içecek olarak yunanlaşmıştır. bira sever "barbar" persler ve diğer mezopotamyalılarla aralarında bir fark yaratmak için yunanlılarca seçkinleşen bu içki önce yunan içinde sınıf ve statu ayrımını yaratmakta kullanılmıştır. symposion denen ve bilinen ilk entelektüel ve homoseksüel meclisi olan toplantılarda su katılarak kullanılmaya başlamıştır. şarap yunanlılar için uygarlık ve incelikle eşanlamlı hale gelmiştir ve şarabın en kaliteli içme biçimi suyla karıştırılarak içileni olmuştur. hiç içmemek, sek içmek kadar kötüydü. sek şarabı sadece dionysos içebilirdi. o da zaten tüm tanrılar içinde en barbar olanıydı çünkü doğu'dan batı'ya gelmişti ve geçmişinde bira içerdi.
    şaraba layık olmayan köleler o zamanlar (ve bu zamanlar) ilkellerin içkisi olan bira ile beslense de, sonraları daha adi şaraptan kölelere de verilmeye başlamıştır ama şarabın iyisi her zaman zenginlere layık görülmüştür.

    yunan kültürünün sembolü haline gelen şarabın popülerleşmesiyle birlikte tahılın yerini asma ve bağcılık almıştır. şarap ihracatı öyle genişlemiştir ki yunan'ın tek gelir kaynağı olmuştur.
    daha sonra yunan kültürünü kendine mal eden romalılar zamanında, şarap, tüm ticaret ve ihracat içinde en çok yere sahip olan ürün olmuştur. hatta bir ara romalıların ihrac edecek şarap bulamadıkları, halkı asmacılığa teşvik ettikleri söylenir. şarabı kokusundan ve tadından tanıyarak hava atmak da romalılardan kalmıştır. zengin romalılar zamanında şarabı renginden ve kokusundan tanıma ve adlarını sıralama becerisi bir seçkinlik göstergesiydi. şarabın seçkinliği yunanlardan kalsa da, onu tanımanın seçkinliği romalılardan kalmıştır.

    roma'da şarabın en çok ihraç edildiği yerler mezopotamya ve arap topraklarıydı. şarabın tadına bir kez vardıktan sonra vazgeçemeyen ve toprakları asma yetiştirmeye müsait olmayan araplar, romalıların en büyük gelir kaynağıydı. arapların hurmadan ürettikleri şarap, üzümden üretilen roma şarabının yerini tutmuyordu. fakat şarabı bozulmadan onca yol taşımak da çok zordu. şarap nakliyatı için kullanılan amforalar tek kullanımlıktı ve bu şarabı daha da pahalılaştırıyordu. araplar şarabın hepsini (batı roma'dan sonra doğu) roma'dan alıyordu fakat ne arapların şaraptan vazgeçmeye ne de romanın şarabı bu "barbar"lara ucuza satmaya niyeti vardı. arabistan'da yunanistan'daki symposion'lara benzer ritüeller de çoğalınca şarap ithalatının önünü kesmek için bir yol bulundu. daha önce nahl süresinde hoş içecek olarak bahsedilen şarabın ve dolayısıyla şarap ithalatının önü bakara suresiyle kesilmiş oldu. fakat şarabın tadına varmış ve ondan vazgeçmeye niyetli görünmeyen yeni müslümanları kızdırmamak için de cennette vaadedildi. üstelik aynen yunan'ın symposion'da içtiği gibi suyla karıştırılmış biçimiyle: "orda doğru yolda olanlar, müminler bir çeşme suyuyla yumuşatılmış saf şarap içerler."
    şarapla müslümanın ilişkisinin kesilmesinin bir nedeni de hristiyanlıkla şarabın ilişkisi. bilindiği gibi isa'nın ilk mucizesi altı küp suyu şaraba dönüştürmesiydi ve incil'de "ben asmayım, siz dallarısınız" demesiydi.
    çarpıtılmış hristiyanlığın en zevkli ve meşhur sembolü devam ettirilirse islam da çarpılabilirdi. o yuzden hem ibadet hem ticaret mantığıyla islamın şarapla ilişkisi kesilmiş gibi görünüyor.
    muhammed'in hafif mayalı hurma şarabını çok sevdiğini savunanlar ise bu yasağı dinlemediler. ispanya ve portekiz arapları şarap üretmeye devam ettiler. ebu nuvas ve ömer hayyam gibi müslümanlar ise şarabı hem içmeye hem de övmeye devam ettiler. şaraptan umudu kesen araplar ise damıtma yoluyla içki yapmayı öğrendiler ve şarabı damıtıp dünyaya damıtık içki viski 'yi armağan ettiler.

hesabın var mı? giriş yap