şükela:  tümü | bugün
  • hala hayatımda en çok eğlendiğim gece olarak hatırladığım bu hikaye, sınırlarını zorlayanlara ve düşeş atıp yollarına devam edenlere ithaf edilmiştir.

    sene 1998, 16 yaşındayız, müzik dinleyip içki içmeyi hiçbirşeye değişmediğimiz yıllar, gençliğimizin altın çağları, ne de olsa bütün büyü 18'i doldurunca bozuldu, yasakları delmenin keyfi ayrıydı o zamanlar. bir arkadaşın evinde toplanmışız, kemal, bir zamanların deli dolu genci, şimdilerin kara kuru bilgisayar programcısı. ben varım, headhunter var, bir de anlatacağım hikaye boyunca evde fosur fosur uyuyup sabah gelip olanı biteni anlattığımızda bize inanmamış birkaç arkadaş daha var. bol miktarda içilmiş, geyiğin dibine vurulmuş, içimizde bir haltlar karıştırma isteğiyle sağa sola bakışlar atılıyor. işte bu sırada bütün gecenin dönüm noktası olan, kemal'in arabanın anahtarlarını baş parmağı ve işaret parmağı arasında sallayarak salona girip "bakın beyler ne buldum?" lafı geliyor.

    kemal'in ailesi rahat bir aile ama bazı kesin kurallar var ve kemal'in o kuralları ihlal etmesi tüp saatlerdir gaz kaçırıyorken, kibrit çakmaktan daha tehlikeli olabilir. haftasonu için yalova'ya gitmişler, kemal'in haftasonu eve arkadaşlarını çağırabilceğini biliyorlar ama oğullarını istanbul sokaklarında polisten kaçarken hiç hayal etmemişlerdir eminim, neyse daha oraya gelmedik.

    kemal'in bize teklif ettiği bu kaçamağa, evdeki diğer arkadaşlar "çüş" diyip yatarak karşılık verdiler, headhunter "neden olmasın" derken, ben içimdeki o eğlence aşkına rağmen mesafeli durma kararı aldım, "tamam" dedim "ama ataşehir'in dışına çıkmıycaz, 30'u geçmiycez". kemal'in nasıl araba kullandığını bilmiyorum, sarhoşken öğrenme niyetinde değilim pek.

    ne oldu, ne bitti pek anımsamıyorum, yaklaşık bi 15 dakika sonra kendimizi saatte 130 yapan uno'nun içinde ataşehirin çıkışına doğru ilerlerken bulduk. kemal şoförlük, gökhan yan koltukta muavinlik yapıyor, ben de arka koltukta barmen hizmeti veriyorum, yanımızda 8-10 şişe bira, malibu ve süt var. heralde o zamanlar polisin tek işlevinin gece barlara baskın düzenleyip 18 yaşından küçükleri bardan çıkarıp, mekanı mühürlemek olduğunu zannediyoruz, bilemiyorum neler geçiyor aklımızdan ama içimizde en ufak bir korku yok. nereye gitsek, nereye gitsek diye düşünürken önce kayışdağına çıkma kararı alıyoruz..aklımda sonraki resim kayışdağı'ndan, arabada "pentagram - uzun ince bir yoldayım" çalıyor. inin cinin top oynadığı dağın tepesinde, kemal müziğin ritmine uygun olarak arabayı sağ-sol yaparak sallıyor. deli gibi eğleniyoruz. sonra nerden estiyse, sanırım işemek içindi, araban inip arabayı ittirmeye başlıyoruz. kemal direksiyonda boşa almış, arabaya yön veriyor, biz de headhunter'la itiyoruz. bi yerde hafif yokuş aşağı olacak epey hızlanmışız, artık koşarak itiyoruz arabayı, headhunter bıraktı ben itiyorum hatta. daha güçlü itmem lazım daha güçlü itmem lazım, o da ne? kemal gaza bastı hassiktir, şakak kemiğimin asfalta yapıştığını hissediyorum. o morluk orda bir ay kaldı.

    hem çok sinirliyim hem de o sarhoş halimle bile inanılmaz canım yanıyor, ağlamaklı sitemlerimden sonra kemal'e eğlencemiz biraz duruldu. tekrar arabadayız, yeni istikamet arıyoruz. bu esnada yol bizi bostancı'ya kadar getirmiş, gecenin o saatinde evimin önünden o arabayla, o halde geçmek bana enteresan bir his veriyor. hadi diyoruz sahile gidelim, orda takılırız. kimin aklına geldiyse, bağdat caddesinde polis olabileceği ihtimali gündeme geliyor, hani olmaz ya, çok küçük bir ihtimal. o yüzden bağdat caddesinden geçmeden direk sahile inecek bir yol arıyoruz. bi süre minibüs caddesinden yol alıp bağdat caddesini dik inen bir yoldan sahile yöneliyoruz, ordan da sahile dik bir yol var eme ters yön. karşıdan bir araba geliyor, bize yol veriyor. saat gecenin 3 buçuğu, gördüğümüz 2. ya da 3. araba bu. çok anlayışlı biri olsa gerek, ters yolda olmamıza rağmen bize yol verdi. yanından geçerken, farları açık olduğundan farkedemediğimiz şeyi farkediyoruz. bu bir polis arabası. adrenalin ve soğuk kanlı olmaya çalışmak birbirine tamamen zıt etkiler yapıyor. koltuklarda biraz doğrulup boyumuzu uzun göstermeye çalışıyoruz ki, polis küçük olduğumuzu anlamasın.

    sahil yoluna çıkıyoruz, baya bir korkmuşuz, abi polisin ne işi var burda diyoruz, allah'tan atlattık herifleri. bu sırada polis arabasının bir şekilde tekrar arkamıza geldiğini farkediyoruz. kuralları ihlal etmiyor gözükmek adına, gecenin o saatinde bomboş yolda, en sağ şeritte saatte 20 km'yle gidiyoruz, acınası haldeyiz. polisin de kıllanması uzun sürmedi, plakayı anons edip sağa çek dedi, gecenin kemal ve headhunter için 2. benim içinse 3. "hassiktir"i. sanırım böyle gergin anlarda radikal kararları vermek daha kolay oluyor, hiçbirşeyin orda polisler tarafından durdurulmaktan daha kötü olamayacığını düşünen kemal ilk anonsu duymazdan geliyor, tekrarındaysa kendimizi bir film sahnesinde buluyoruz, son sürat polisten kaçmaya çalışan azılı haydutlarız biz. gözünü hırs bürümüş kemal'i durdurmak mümkün diil. dünya üstünde ikna edilmesi en zor insanlardan birisi keza.

    patinaj çekerek hızlanan arabamızın arkasından polislerin de aynı şekilde hızlanmaları arasında pek bir fark yok. bizim arabamız onlarınkinden hızlı bile değil. polis arabasından anlayamadığım anonslar geliyor. kemal düz yolda daha hızlı gidemeyeceğini anlamış olsa gerek, göztepe parkına doğru ani bir dönüş yapıyor. belki ara yollarda izimizi kaybettirebiliriz düşüncesiyle heralde. olmadı, polis yine peşimizde... kemalse collin mcrae tribinde. daracık yolda 90'la gidiyoruz. bu sırada headhunter, eninde sonunda polislere yakalanacığımızı anladığından olsa gerek, bari yakalandığımızda içkili olduğumuzu anlamasınlar diye şişeleri camdan dışarı fırlatıyor. 5 metre arkamızdaki polis arabasına fırlatsa belki bir şansımız olabilir, ama yere düşen şişeler bir bir patladıkça ortamın gerilimi daha da artıyor. önümüzde 90 derecelik bir viraj var sola doğru, kemal yavaşlamışa benzemiyor, sola kırdığında herşey için çok geç, yerler kum zaten, araba sola doğru yönelmiyor bile, paldır küldür 15 santim yüksekliğindeki kaldırıma çıkıyoruz ve araba duruyor. maceranın sonu. buraya kadarmış. işte burda headhunter tarihe kalacak lafını patlatıyor: "beyler ölü taklidi yapalım." hani olmaz ya, ya olursa, gelip de "ölmüş bunlar, hadi gidelim" derse polis diye. son bir ümit, "pathetic".

    polis memuru arabanın yanında kollarını önünde kavuşturmuş, bize adeta acıyarak bakıyor. ben ve headhunter arabadan kafamız önümüzde inerken, kemal arabayı geri vitese takıp çalıştırmaya çalışıyor, hala umut var, polise yakalanmış olmamalıyız. vazgeçip arabadan indiğindeyse, 2 polisin ve bizim şaşkın bakışlarımız arasında arabaya birkaç tekme atıyor. polis kemal'i omuzundan tutarak sakinleştirdi sonra da tekrar ellerini önünde kavuşturup konuşmaya başladı: "gençler, ben böyle şeyi ömrümde görmedim, saat gecenin 4'ü, 18 yaşında diilsiniz, ehliyetiniz yok, alkollüsünüz, polisten kaçıyosunuz* ve kaza yapıyorsunuz, ben sizinle napayım?"

    o gece farkettim ki 3'ümüz de polise yalvarırken 10 dilenci gücündeymişiz. kemal'in polisten kaçmaya başlamasının sebebi olan, olayın annesi ve babası tarafından duyulması korkusu, herşeyin o kadar ötesindeydi ki polise bunu izah etmeyi başardığında, polis bizi affetmenin dışında bize bir çekici ayarlayıp, arabamızın sanayiye çekilmesine yardım etti. heralde o iki polis görevlerini kuralların gerektirdiği gibi yapan insanlar olsalardı, biz hayatlarımıza farklı kulvarlarda devam edecektik. peki en korkutucu olan kısıma dönecek olursak, kemal'in anne ve babası olayı öğrendi mi? hayır. biz sanayide dingili bir metre geriye kaymış olan arabayı (kemal bu haldeki aleti çalıştırmaya çalışıyordu) bir gün içinde yaptırıp, yıkayıp kapının önüne aynen koyduk. parasını da, bu hikayeyi okulda herkese anlatıp, adam başı 5'er milyon toplayarak kapattık. ne günlerdi be..

    not: bütün bu olaylar esnasında, evden çıkarken yatmaya hazırlanan headhunter'in üzerinde pijamalarının olması bambaşkaydı.
  • klavyede harflerin sağa doğru gittiğini görecek kadar kelleyken uçak bileti almak. beton kafayla uyandım ve gördüğümün rüya mı gerçek mi olduğunu onbeş dakika düşündükten sonra emin olamayıp bilgisayarı açtım. nasıl bir motivasyonsa artık, kredi kartı üzerindeki numaraları sektirmeden girmeyi ve yaklaşık 3 saat sonra kalkacak uçağa bilet almayı başarmışım. ben olmuşum planör; bana rezervasyon numerosu diyor, uçuş diyor, sabiha gökçen diyor. neyse en azından doğru şehire almışım. bir kırmızı tuborg daha içsem, şu anda ürdün'e giden uçakta elimde canlı horozla camdan dışarıya bakıyor bile olabilirdim.

    yetişmem gereken öğlen bir uçağı var ama ellerimi kaldıracak gücüm yok. diplomayı ıslatacağız diye bira dolu nehirlerde akıntıya karşı ağzımızı açarak yüzmüşüz gece. bence geceyarısı yapılan alışverişlerde promil uygulamasına geçilmeli, bu sefer doğru şehire nispeten mantıklı bir saatte gidiyorum ama bir sonraki yolculuğumun nereye olacağını kestiremiyorum.

    alkol bütün kötülüklerin anasıdır. mies airlines iyi uçuşlar diler.
  • intikam planı, en alasından. arkadaşı terk edip başkasıyla evlenen hatun için dünyanın en geyik intikam planını yapıyoruz dört kişi. olay birkaç beyinsizin beyin fırtınası şeklinde ilerliyor gittikçe manyaklaşarak;
    -arabasını çiz.
    -evinin camlarını kır.
    -kocasını döv. (oha)
    -molotof kokteyli at. (ohaaa)
    -diz kapaklarını kır lan sopayla. (anaa, aramızda bir manyak var)
    +tamam lan bu iyi fikir, diz kapaklarını kırcam. neresine vurayım?
    -sırtına vur yavaşça, kendiliğinden düşer onlar.
  • polis çevirmesine yakalanınca "kesinlikle üflemem, ağzıma soksanız bile nefesimi tutarım" diye atarlanmak. sonra polisin tepkisizliği karşısında sürücü değil de yolcu koltuğunda oturduğunu fark etmek. ayık olan arkadaşın polisten özür dilemesiyle birlikte utançtan süblimleşerek olay mahallini terk etmek.
  • tarih: bu yılbaşı

    yer: avcılar - çanakkale - tekrar avcılar (olmaz öyle şey deme, az sonra nasıl olduğunu göreceksin.)

    arkadaşlarımı "yılbaşı" isimli zındık eğlencesi için evime davet etmiştim. bu sebeple farelerin bile kapıdan bakıp "saygılar abi" diyerek uzaklaştığı pislikteki odamı toplamaya ve temizlemeye giriştim. bir jumbo boy çöp poşetini dolduracak çöp, süpürge, paspas ve düzenlemeden sonra odam biraz yaşanabilir ve hatta eğlenilebilir duruma gelmişti. yorgundum ama bir yandan da salak bir mutluluk vardı üstümde, yıllardan sonra ilk defa bir yılbaşını düzgün şekilde geçirebilecektim. bu salaklık halindeyken telefonum "luğzıııır" diye çalmaya başladı. tabii ben bunu anlamadım ve neşe içinde telefona cevap verdim:

    ben: alo naber? ne zaman geliyosunuz hehe...
    x: ya biz şimdi gelsek olur mu? (saat 16.30)
    ben: alla alla noldu ki?
    x: benim 10'da evde olmam lazım, annemler gönül koydu da kıramadım. y de 7 gibi ayrılacak. tabii sen başka bir program yapacaksan bilemem.
    ben: (o an geçen yılbaşı gözlerin önünden film şeridi gibi geçer: #17605559) yapabilirim. sonra görüşürüz.

    bok yaparsın işte. nereye yapıyosun lan? saat 16.30 olmuş, herkes planını yapmış. o saatten sonra kime yamanacaksın? satılmak, temizlik yorgunluğu, bir yılbaşını daha yalnız geçirecek olma stresi bir olup üstüme geldi. gözüne far tutulmuş tavşan gibi bir süre bekledikten sonra ev arkadaşım ve sevgilisinin ortak bir arkadaşımıza gideceği aklıma geldi. aradım, hala yola çıkmamışlardı. migros'tan rakı alıp öyle gideceklermiş. onlara yamanmaya karar verdim ve beni kırmadılar. onlarla beraber migros'a girip bir şişe tekila aldım, avcılar'daki arkadaş evine yol aldık.

    başlangıçta her şey güzeldi. sinirle tekilaları lüpletip gevşemiştim. sonra yavaş yavaş kafayı bulmaya başladım. yeni yıla girdiğimiz gibi eski sevgilim de dahil olmak üzere telefon rehberimde bu zındık eğlencesine değer verebilecek kim varsa aradım. sonra saat 01.30 gibi etrafımdakilere "hadi lan fight club yapalım." demeye başladım. sonrası:

    --- çatara ---

    film kopar

    --- çatara ---

    boş bir sokaktayım, amaçsızca yürüyorum. kafatası içindeki makaranın tekrar çalışmasıyla beraber nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. en son o arkadaşın evindeydim, sonra karanlık bir boşluk var ve şimdi ıssız bir sokaktayım. "acaba burası neresi olabilir?" diye düşünürken etrafımdaki binaların ne kadar tanıdık olduğunu fark ediyorum. acı gerçek suratıma çarpılıyor: "ben çanakkale'deyim, üstelik de eski sevgilimin mahallesindeyim.". hemen onu arıyorum:

    ben: ben çanakkale'ye geldim, sen ne zaman dışarı çıkabilirsin?
    o: saat 10'da çıkarım. sen ne zaman geldin? nasıl geldin?
    ben: ya ne biliim işte. çık sen, ben iskele kafede sabahlarım. şarjım bitiyo bay bay.

    evet sevgili okur, o an için sadece bir fındık kadarlık bölümü çalışan beyin nöronlarımdan böyle bir soru hiç geçmemişti; ben henüz 3 saat önce avcılar'da arkadaşımın evindeyken buraya nasıl geldim? fakat bu soruyu önümüzdeki birkaç saat için de düşünecek kapasitede değildim, dedim ya; fındık kadar...

    ilk işim onların mahallesinden ayrılıp kordona inmek oldu. evet, kordondaydım artık ama kordon bi değişikti. son çanakkale'ye gittiğim zamanı hatırladım; kordonun her yerinde iş makinaları vardı ve sürekli bir yerleri kırıp dolduruyorlardı. vay anasını dedim, kordonu ne kadar da değiştirmişler. fakat böylesi daha güzel olmuştu. bu düşünceler içinde yol alırken sigaramın bittiğini fark ettim. "hele bir kendimi kafeye atayım da sonra alırım" dedim. demez olaydım sevgili sözlükçü. yürü yürü bitmedi sıçtığımın kordonu. iskele kafeyi geçtim, iskelenin kendisi bile yok ortalıkta. aklımdan hiç "ben şu an çanakkale'de miyim?" sorusu geçmedi. iskeleyi bulamamamı aşırı sarhoşluğuma verip yürüdüm. tabii hala sigaram yok. yolda denizi seyreden bir ıssız adam görüyorum ve yaklaşıyorum:

    ben: abi sigaran var mı?
    adam: ne geziyosun bu saatte?
    ben: eski sevgilim var abi burda. onu görmeye geldim. bak 4 saat önce avcılar'daydım, şimdi geldim. hala seviyorum onu.
    adam: sen çok sarhoşsun?
    ben: evet abi.
    adam: etrafta kimse yok. şimdi seni öldürüp şu kayalıkların arasına atabilirim, kimse de duymaz. bunun farkındasın değil mi? (aha büyük psikopat çıktı adam.)
    ben: evet abi.
    adam: fakat hala gelip benden sigara isteyebiliyorsun.
    ben: evet.
    adam: neden?
    ben: benim canım o kadar kıymetli değil de ondan.
    adam: sevdim seni genç. al bakalım. gecenin bu saatinde de bu iyiliği sana kimse yapmaz. (üç dal sigara çıkarıp verir.) hadi bakalım.
    ben: sağol abi iyi geceler.

    sonra tekrar yola koyuldum. yürüyorum, yürüyorum, yürüyorum... üç sigara da bitti ama ben hala iskeleye varamadım. açık bir büfe bulup hem sigara alma hem de yol sorma amacıyla içeri girdim. fen lisesinin oraya nasıl çıkabileceğimi sordum; başka çok bilinen bir yere gidip iskeleyi oradan bulacaktım. fakat adam bilmediğini söyledi (yazar notu: çanakkale'yi çok az gezmiş biri bile referans noktası olarak fen lisesini verebilir çünkü şehrin ortasında, şehir meydanının hemen yanındadır.). bir kordon esnafının fen lisesinin yerini bilmemesi imkansızdı ama buna takılmayacak kadar sarhoştum. kordondan şehrin içine girip fen lisesini kendim bulmaya karar verdim. bir süre yürüdüm ve bir çöp tenekesi gördüm. üstünde nal gibi "avcılar belediyesi" yazıyordu. acı gerçeği idrak etmiştim; ben çanakkale'de değildim, sadece sokakları benzetmiştim. sonra asıl soru beynimi tokatladı:

    "ben nerdeyim amına koyim?"

    çanakkale'de olmadığımı anladıktan sonra asıl problemim başlamıştı çünkü henüz ilk defa geldiğim avcılar coğrafyasında yaklaşık 2,5 saat yürüyüp kaybolmuştum. işin kötü tarafı ne bir taksi ne de bir toplu taşıma aracı görebiliyordum. zorlu yürüyüşüme devam ettim (sanki kutuplarda belgesel çekiyorum, anlatıma bak.). art arda müzikhollerin bulunduğu bir yoldan geçtim ve gözlerimi yaşartan bir tabloyla karşılaştım. karşımda "avcılar belediyesi güle güle" ve "küçükçekmece belediyesi hoşgeldiniz" tabelaları duruyordu. artık en azından bir coğrafi sınırda bulunduğumu biliyordum. baştan kendimi yere atmayı ve ambulansı arayıp avcılar'ı küçükçekmece'yi bağlayan yolda ölmek üzere olduğumu söylemeyi düşündüm ama sonra vazgeçtim. yürümeye devam ettim ve bir minibüs durağı buldum. fakat beynim henüz düzenli çalışmaya başlamamıştı, aklımda hala çanakkale vardı. karşılaştığım durak nöbetçisiyle diyalog şu şekilde:

    - abi esenler otogarına nası gidebilirim?
    + bilmiyorum.
    - peki silivri'ye, tekirdağ'a, keşan'a falan nasıl gidebilirim? (zihinde şu hesap dönüyor: oralara gidebilirsem bir otobüs bulup çanakkale'ye de varabilirim.)
    + bilmiyorum.
    - peki avcılar metrobüsüne nasıl gidebilirim? (aha vazgeçti burda.)
    + şimdi bi arkadaş gidiyo oraya. az bekle.

    sonra minibüs yoluyla geri döndüm ve metrobüse binip evime döndüm. peki filmi kopardığım arada ne yaptım? arkadaşların tanıklığıyla söylüyorum:

    fight club yapmaktan vazgeçtim ve yerime oturdum.
    çakmağı ağzıma koyup sigarayla yakmaya uğraştım ama başaramadım. soytarı muamelesi gördüm.
    gün içinde yaşadığım satış olayına sinirlenip kendi evime gideceğimi söyledim. arkadaşlarım bırakmak istemese de onları dövmekle tehdit ettim ve evden ayrıldım.
    kapıdan çıkınca apartmanın üst katlarına yürüdüm, arkadaşlarımın "çıkış yukarda değil, aşağıda." uyarılarına aldırmadım. çatı kapısına ulaşınca yaptığımın farkına varıp tekrar aşağı indim ve apartmandan çıktım.

    kıssadan hisse: bu kadar içmeyin, içirmeyin.

    edit: yürüdüğüm yer avcılar'ın sahil şeridiymiş. hiç bilememişim.
  • - tras jeli ile disleri fircalamak.

    - calan telefona cevap vermek icin ahizeyi dengesizce kaldirip gozu morartmak.

    - son kadehi hupledirken, agizi tutturamayip, surata dokmek.

    - agustos ortasinda alanya sicaginda, digital klimayi ki$ moduna ayarlayip sizmak. butun gece firin gibi odada uyumak. sauna modunda. saatler sonra cigliklar atarak uyanmak.

    - afyon kaymagini, tereyagi sanip sucuklu yumurta pisirmek.

    ne pis adammisim ben ya.
  • genelde manasız şeylerdir, sarhoşken mantıklı hareket eden güzel insanlarla içme şerefine nail olamadım. benim çevrem genelde götüyle içen şuursuz insanlardan oluşuyor.

    yine günlerden birgün, bu şuursuz insanlarla içiyoruz; elimize 2 tane 100'lük export rakı geçmiş. ama o kadar fakiriz ki rakıyı içmeye mezemiz yok. dört adamdan çıkan parayı burda dile getirmek istemiyorum, sadece iki büyük karpuz aldığımızı bilin yeter.
    çok tok olmayan karınla dört aylak, sadece karpuz ve suyla rakıları içmeye başladık. en son kadehleri içtiğimizde artık ayakta maksimum üç saniye durabiliyorduk. iki arkadaş sürüne sürüne, düşe kalka tuvalete gitti... bir süre sonra bağırış çağırışlar duyduk.
    apar topar banyoya gittik(10 m uzaktaki yere ulaşmamız herhalde beş dakka sürmüştür). bir arkadaş klozete bir arkadaş da lavobaya kan kusmuştu. korkudan götümüz ağzımıza gelmiş şekilde, sarhoş kafa oturup dakikalarca ne yapacağımızı düşündük ve sonunda aramızdan biri, taksici fatih abiyi arayalım dedi. paramız da yok hazır, nazımızı çekse çekse o çeker dedi. hayır ambulans çağırsak bedavaya halledicez.

    neyse efenim, biz sahte alkolden arkadaşlar zehirlendi diye hastanenin acilini ayağa kaldırdık. doktor, hemşireler falan geldi. acilin çok afedersiniz amına koyuyoruz, kimse ayakta duramıyor sağa sola çarpa çarpa dağıttık ortalığı. 15 dakka sonra doktor yanımıza yanımıza teşrif etti;

    - gençler, arkadaşlarınız kan kusmamış.
    - kandı hocam yaee yemin olsun, dört kişi şahit. rakı içtik, sahteydi herhalde.
    - yok alkol zehirlenmesi böyle olmaz. ne yediniz rakının yanında.
    - valla bir karpuz vardı, başka da bir şeyimiz yoktu :'((
    - ....... (küfür etti zaar o boşlukta) gençler siz arkadaşlarınızı alın, sessiz sessiz evinize gidin bu geceyi hiç yaşanmamış sayalım; bir daha da karpuz suyunu kan sanacak kadar çok içmeyin!

    tabi yaa nasıl düşünemedik?
  • damsız almıyoruz diyen bodyguarda uzun uzun baktıktan sonra "üzgünüm" deyip boynunu bükerek bardan uzaklaşmak. "üzgünüm" ne lan mal herif, ne bekliyordun ki, "canııımm kıyamam, hadi gel gir" mi diyecekti herif sana? üzgünmüş. alkolden öldü bütün hücreler, zeka altı yaş seviyesine indi haliyle. çok utanıyorum lan sözlük.
  • sabah uyandiginda ev kapisinin girisinde 5 kiloluk pirinc paketi bulmak.
    acikcasi eve dondugum sabaha karsi o saatte acik bir marketin (convenience store lar 24 saat acik ama 5 kiloluk pirinc satmaz) olmadigini dusunursek ben bunu bir yerden calmistim. ama nerden caldim, neden caldim, eve kadar nasil tasidim hatirlamiyorum. su an 1 kiloya yakinini yemis bulunuyorum. pirincin sahibi japon musluman olsa da helal etse keske.
  • (bkz: eylem)
    yıllaaar yıllar önce, bir sabah güneş doğmuş ve biz sızmak üzereyken üç arkadaş, tv den sabah haberlerini izliyoruz, orda diyor ki spiker abi "ege üniversitesinde harçlara yapılan zamlar protesto ediliyor, öğrenciler çadırlar kurdu kampüse" biz birbirimizi tekmeleyerek uyandırıyoruz, eyleme katılacağız, anında karar veriyoruz, ama küçücük bir sorun var çok sarhoşuz. neyse koşuyoruz otobüs durağına, yolda giderken de bira alıyoruz. kırmızı tuborg * içiyoruz karşıyaka iskele durağında. halkım uykudan uyanmış, gözleri mahmur izliyor bizi, işlerine gidiyorlar daha yeni yeni. otobüs geliyor, biraları fondipleyip atlıyoruz. halkım o sabah kalabalığında güvenlik çemberi oluşturuyor etrafımızda, kimse sokulmuyor o iki metrelik çemberden yanımıza. neden olduğunu hatırlamıyorum, kampüste değil de, bornova merkezde iniyoruz biz otobüsten, belki de atılıyoruz. neyse detaylara takılmayalım, ordan kampüse yürürken sağda açık bir birahane görüp dalıyoruz oraya da, adamlar içerde süpürge temizlik falan yapıyor. bira söylüyoruz, ve de votka, onu da karıştırıp içiyoruz, adamlar zor gönderiyorlar bizi. sonunda daliyoruz kampüse tellerin üzerinden, tellerin üzerinden çünkü bulamıyoruz 20 metre ötemizdeki kapıyı, o derece sarhoşuz. arkadaş pantolonun kıçını yırtıyor tellerden atlarken, don meydanda gidiyoruz öyle. dön dolaş buluyoruz eylem yapılan yeri, sürpriz değil, herkes dağılmış, "yine geç kaldık amına koyiim". göt gibi kalıyoruz öyle kampüsün göbeğinde. ben diyorum ki "çok uykum var", yatıyoruz çimenlere, döne döne uyuyoruz bahar güneşi altında. hepimizin ağzında bir mırıltı, "bizim de yapacağımız eylemi sikeyim".