*

şükela:  tümü | bugün
  • hastaligin istanbulda yayilmaya basladigi belirtilmistir...
    http://www.hurriyet.com.tr/…&gid=69&srid=3048&oid=4
  • halep çıbanı diye de bilinir.
  • tipta leishmaniosis olarak adlandirilan bu hastaligin etkeni leismania tropica isimli protozoondur.
  • genellikle yanak bölgesinde bulunan derin izlerde bu isimle anılmaktadır.özellikle 50 yaş üzeri elazığ'lılarda oldukça fazla rastlanır ki o yılarda orada yaygın olan bir haşaratın ısırması sonucu meydana gelmektedir.zira malatyalı olan babam da cocukken elazığ'ya yaptığı ziyaretler sonucu hadiseden nasibini almıştır.
  • antep çıbanı
  • ülkemizde, 1940'larda tarımda ddt kullanımına başlanmasıyla büyük ölçüde ortadan kalkmıştır.
  • yavuz sultan'ın ölüme sebep olduğu söylenen çıbandır.
  • burhan sönmez yazmış;

    "şark çıbanı kaderiniz olursa, ömür boyu bu yaranın izini taşırsınız.

    demirel, 1992 yılında diyarbakır’da “kürt realitesini tanıyoruz” dediğinde bir yarayı itiraf ediyordu. devletin “kart kurt”tan yola çıkıp “kürt” kelimesine ulaşabilmesi, altmış dokuz yıl almıştı. sayıların da ağırlığı varsa, bu zaman dilimine yirmi sekiz isyan ve on binlerce ölü sığmıştı.

    şark bir çıbandı devletin gözünde. dağlanmalı ve bir izle hatırlanmalıydı. hatırlamanın dili de türkçe olmalıydı.

    “anadil” sözcüğü pek çok dilde aynı anlamdadır. çocuğun annesinden öğrendiği dildir. kürtçede ise bunun karşılığı, “zimanê zikmakî”dir, yani “anne karnındaki dil”. çocuk, annesinin geni, kokusu ve teniyle birlikte onun benliğindeki dili de alır. ruhunu besleyen süttür o.

    “baba” devlet, insanların varoluş hakkını ihlal etti. çünkü sütü yok, evlatlarını emziremez. “baba” devletin dili zincirli bir dile dönüşür.

    yaşar kemal, birkaç ay önce, iki dil bilmenin edebiyatını güçlendirdiğini söylemişti. türkçenin yanı sıra kürtçe de onun romanlarının her satırında dolanır ya, edebiyatının anne karnındaki dilidir o.

    kürtçe büyüyüp sonra türkçe yazmak gurbetlikti. dilin gurbetinde yazar kendi ruhunu yeniden var ederken, diğer dillere kendi edasını ve hayat algısını aktarır. sadece kelimelerden ibaret değil bu. yazıya dilinin ruhunu üfleyen yazar, hem kendi zincirlerini hem öteki dilin zincirlerini sarsar. yazarın yüzündeki şark çıbanı ise ömür boyudur. unutmakla silinip gitmeyen aşk yarasına benzer.

    önce söz vardı, dil buna sadece aracıdır.

    konuştuğunuz dil, şark veya garp dili olabilir, ama etkin değilse söze dönüşemez.

    “teori, kitlelerle buluşmadığında maddi güç haline gelemez” demişti marx. dil, sözün etkinliğine geçemediği için, garptaki mücadele maddi güce dönüşemedi. şark bu yüzden kendi yarasıyla tek başına uğraşmak zorunda kaldı.

    diliniz zincirlense de sözünüz olabilir. şarktakiler sözlerini gerektiğinde bedenleriyle söylediler ve özgürlüğün dille değil sözle başladığını gösterdiler.

    birkaç yıl önce diyarbakırspor maça gittiği bursa’da ırkçı taraftarların saldırısına uğramıştı. sonrasında diyarbakır’daki maçta ne olacağı merakla beklenirken, diyarbakırlılar tribüne bir pankart asmakla yetinmişlerdi: “gözyaşlarımızın rengi aynıdır.”

    şarktan garba verilen bu selam tek yanlıdır. tek yanlı olduğu için de boşlukta salınır durur. aynı sözü garptakiler de, şarklılara selam niyetine onların dilinde yazmadıkça toplumsal barış kurulamaz: “rengê hesrên çavê me mîna hevin.”

    bunu yapmadan ezilenlerin dost selamını yüceltmek, beyaz hafifliğidir. asıl ihtiyaç ve eksiklik, ezenlerin tarafındadır.

    şark çıbanının kanadığı topraklar, bugün ortadoğu’nun zayıf halkasıdır. parçalanmışlık onun kırılganlığı olsa da, en kırılgan yer bazen en güçlü yan haline gelir.

    zayıf halka diyarında, gündem hızlı hareket eder, çelişkiler hızla yer değiştirir. zihinler kolay karışır, ama umuda kapı aralamak da orada daha kolaydır.

    mutluluk herkese aynı anda gelmez. bunun sağlanması için eskiden dünya devriminden söz edilirdi. bugün ise bölgesel devrimden söz edilebilir, bir arzu olarak. o günün şafağına dek, bölgede hiç kimse, hiçbir halk aynı anda mutluluğa eremez. dayanışma ve sosyalizm bu yüzden kıymetlidir.

    eksik barış, barışa itirazın gerekçesi olamaz. asıl iş, onu tamama erdirmek, barışın tesisini güvence altına almaktır. şeffaflık ve demokrasi, bu güvencenin de gereğidir.

    iyi savaşa karşı kötü barış tedirginliği değil bu. edebiyat eleştirmeni georg lukacs bir gün sosyolog max weber’in dul eşini ziyarete gider. otoriter eğilimleriyle bilinen bayan weber sohbet sırasında “savaş iyidir” der. lukacs, “ne kadar iyi ise, o kadar da kötüdür” diye karşılık verir. yoksa ölenler ölmeye ve öldürenler de öldürmeye devam eder. oysa barış, yeni bir yolun ve imkânın başlangıcıdır.

    şark, kendi çıbanıyla uğraşıyor. oradan başka yerlere geçmesi, yani diğer yaralarını bulması daha kolaydır. peki, garbın çıbanı nerede? yoksulların bakışında mı, kadınların parçalanan yüzünde, umutsuz kalabalıkların gölgesinde mi? onu bulup söze dönüştürebildiği gün, kendi anne sütünü de bulmuş olur garp.

    “çel merî çê, îlla şîrî dê” der bizim yaşlılar. yani kırk adamın gücü hiçbir şey, anne sütü her şeydir. newroz, şarkta anne sütüdür ve yüzlerdeki çıbanın dermanıdır."