şükela:  tümü | bugün
  • filmin ana karakterleri türkiye'deki toplumları betimlemektedir.

    ----spoiler içerir----

    beybaba: iktidar (otoriter kişiliği, acımasızlığı, agresif tavırları, bağırmaları, çağırmaları)

    cenk: muhalif kesim. (başından beri beybaba'ya diklenen tek karakterdir filmde.)

    ismail: iktidar ne yaparsa yapsın yanında olan dindar kesim. (hem bolca küfür eder dindar olmasına rağmen hem de beybaba'nın gizlice konuşup gemiyi emanet ettiği 2 karakterden biridir.)

    alper: apolitikler. (muhalif görünmesine rağmen sesini beybaba'ya yükseltemez ve beybaba'nın bağırışları karşısında en çok bu korkar.)

    nadir: ülkücüler. (muhalif olmak istese de beybaba'nın sözlerine aldanır. bu yüzden sesini çıkarmaz. ayrıca beybaba'nın gizlice konuşup gemiyi emanet ettiği diğer karakterdir.)

    kürt: adı üstünde kürtleri temsil ediyor. (muhalif olan cenk ne yaparsa yapsın kürt ile samimiyeti kuramıyor. kürt buz gibi adam, tebessüm bile etmiyor. bu durum kürtlerin muhaliflere bakış açısını çok güzel tarifliyor. olaylar gelişiyor ve cenk tam beybaba'yı dövüp öldürecekken kürt cüssesinden dolayı araya girip cenk'i dışarı çıkarıyor. cenk bu duruma inanılmaz derecede sinirleniyor ve kürt'ü denize düşürüyor. muhalif olan cenk'in kürt'ü denize düşürmesi günümüzde güneydoğu bölgesinde yaşanmakta olan olaylarda iktidar güçleriyle terör örgütü arasındaki çatışmaların arasında kalıp bu iki tarafın da hedefi olan insanların neden muhalif kesim tarafından görmezden gelindiğini çok güzel tarif ediyor. kürtlerin muhaliflerin yanında yer almayıp ayrı bir muhalif kesim gibi davranmalarıdır bunun sebebi)

    sarmaşık: filmin sonunda otorite'ye yeterince karşı koyulmadığı için her yeri saran ve filme adını verendir.

    iyi seyirler.
  • --- spoiler ---
    ismail'in kürt'ü ararken bir aralık geminin boş deposuna indiği bölüm, eğer gemi türkiye'nin alegorisi mahiyetinde düşünülürse, ülkenin bilinçaltına inildiği bölümdür ve filmin afişlerinden biri de bu sahneden yola çıkılarak yapılmıştır aslında.

    kürt'ün sadece ırksal düzlemde algılanışı (bir sahnede açılım sözcüğü telaffuz edilir), sözüm ona bir devi andıran fiziği haricinde ayırt edici bir özelliği olmayan bu suskun karakterin bir isminin dahi olmayışı filmi politik zemine çeken unsurlardan biri ve belki de en önemlisi.

    ülkenin bilinçaltı aynı zamanda primitif dürtülerin uyuduğu, aslında id'in şiddetten örülü alanına açılıyor. kürt eğer bilinçaltı bir korkuyu temsil ediyorsa onun depoda, yani geminin en karanlık yerinde aranması boşuna değil. bulunamıyor, çünkü kürt'ün varlığını kabul eden kimse yok. onun sadece ırkı var, kendisi değil. nitekim sonunda bir hayalete dönüşmesi de bu yüzden gerçek olmadığı kadar inandırıcı, çünkü onun varlığı, temsil ettiği ırk bir hayalet gibi musallat oluyor milliyetçisinden ırkçısına kadar.

    bir gemideki gibi her şey: alt-üst ilişkisi, sınıf çelişkisi, rekabet, erkeksi kaygılar, baba-oğul çatışması. gemi ise anaç formda, çünkü karakterleri koruyor, güvenliklerini sağlıyor. bir anne gibi besliyor ve sarmalıyor çocuklarını. nitekim bir erkeğin sarmaşık doğurmasını bekleyemezsiniz. anaç olduğu için kavgaya neden olan bir gemi aynı zamanda. mesele ona (anneye) kimin sahip olacağı ile ilgili. bütün kavganın sebeplerinden biri de bu. erkeksi kaygıların olduğu her yerde yaşanabilecek bir olaylar zinciri. her şey iyice raydan çıktığında gemi de soluk alıp vermeye başlıyor. sarmaşık görüntüsü bu yüzden.

    sarmaşığın sadece nadir ve bizim tarafımızdan görülmesi? hatta onun yer almadığı birkaç sekansta sarmaşığı görmeye devam edişimiz? yönetmen izleyicisini uyarıyor ve tepkileriyle ilişkii kuruyor. klostrofobik bir ortam içinde sıkışan, sanrılar gören, kabuslardan uyanan, deliliğe teğet geçen sinirli kahramanlar gibi biz de köşeye sıkışıyoruz ve gerçek mi yoksa hayal mi diye soruyoruz kendimize: sarmaşık var mı, yoksa onu nadir mi görüyor, diye. ama dediğim gibi hakiki sinefiller, o yer almadığı halde sarmaşığı görmeye devam edişimiz, hatta bir sekansta, başı önünde, yalnız başına oturan kürt'ü gördüğümüz gibi biz de artık oyunun içindeyiz ve gerçeklik algımız tümüyle altüst olmuş durumda. artık ontolojik gerçeklikten bahsetmenin yararı yok, dediğimiz yerdeyiz.

    bu yüzden düşler, hayaller, sanrılar her daim daha iyi bir zemin, çünkü onlara bakarak gerçekliği yakalayabileceğiz; ama sanmayın ki her şeyi elle tutabileceğiz, hayır, sadece bir kısmını.

    geminin bir tüneli (aslında sembolik biçimde göbek kordonu) anımsatan boş koridorları zihnin boşluğu, statikliği, hiçbir şey üretemeyen pasif doğası ile ilgili. sık sık duyulan, kaynağı belirsiz tuhaf sesler; ana rahminde hariçten ses duyan embriyonun varlığına bir yollama.

    gemiyi terk edemez bunlar. neden? çünkü ana rahmindedirler.
    --- spoiler ---

    teşekkürler tolga karaçelik. nuri bilge ceylan (bkz: kış uykusu /@hanging rock) ve emin alper (bkz: abluka /@hanging rock) gibi mutlu ettin bizi.
  • nadir sarıbacak tek başına sırtlamış filmi, oyunculuğu filmin önüne geçmiş.

    --- spoiler ---

    "seni sikecem o ayrı mesele."

    --- spoiler ---
  • the shining filmindeki jack nicholson su filmi izleyip nadir saribacak'in performansini gorse emin olun kokaini, kovayi, guru guru gubara vurmayi birakip yasar alptekin hoca gibi televizyonda bal satar.

    ayna karsisinda you talkin' to me diyen taksici robert de niro, cenk'in ayna karsisinda saclari icin yaptiklarini gorse taksiciligi birakip cicek taksi'deki manolya gibi debriyaj fm'de dj olur.

    siz seyircilere gelince, sizler de filmin basindaki diyaloglari duyabilmek icin bir kurt kopegi gibi kulaklarinizi sivriltip duymaya calisacaksiniz. oyle ki filmin basindaki cenk-alper diyaloglari boomcu onur'un monologlarindan daha anlasilmazdi. ve sanirim tek kusuru buydu filmin, ozel bir sebebi yoksa. ama her seye ragmen kadi kizinin azicik kusurundan daha az kusuru olan bir filmdi.

    helal olsun aldigi oduller ve henuz almadigi oduller. yaziyorum suraya, sanirim leonardo di caprio bu sene de oscar'i alamayacak cunku zarftaki isim nadir saribacak olacak.
  • “direkler eğik, burnumuz batmış suya
    insan düşmanının sillesinden kaçar ya
    soluğunu ensesinde duya duya
    ve koşar başını hiç kaldırmadan
    gemi öyle koştu, rüzgâr öyle coştu
    kaçtık güneye hiç durmadan”

    samuel taylor coleridge’e ait "yaşlı gemici" şiirinin dizeleriyle açılıyor sarmaşık ve üç evreden oluşuyor.

    bölüm bir:
    karakterlere birer bakış atıp (daha doğrusu, onlar bize bakıyorlar), bundan böyle üzerinde yaşayacakları “ana vatana” alıyoruz onları sırayla. tamamen sebepli sebepsizliklerle içine düştüktükleri devasa gemi’ye adımlarını atıyorlar birer birer. onlar daha güverteye çıkmadan var olan, onlardan önce onları hazır bekleyen, ve varlığının sorgulanması dahi düşünülemeyen otorite tüm heybetiyle geminin içinde kök salmış olarak karşılıyor yeni mürettebatını. kimse emir komuta zincirini yadırgamadığı gibi, herkes kendince bu düzene hemen uyum sağlıyor. çünkü, “başka türlü nasıl olurdu?” sorusunu sormaya sıra gelmemiş daha...

    bölüm iki:
    gelecekleriyle ilgili kaygılandıran gelişmelere maruz kaldıktan sonra; “olmaz olsun böyle vatan, ben başka limanlara yelken açarım, insan gibi yaşarım” diyenler gemiden ayrılıyorlar (burada, türkiye’den siktir olup gitmek başlığına selam duralım biraz). peki geride kalanlar, gemi’yi çok sevdikleri için mi kalıyorlar? asla. hiçbirinin kalmak için sebebi yok belki, ama gidememek için en az bir sebepleri var. biz gidenlere değil de, kalanlara bakalım mı o zaman?

    madde bağımlısı, her türlü düzene de kurallara da aykırı, bir adet cenk ademi (nadir sarıbacak). zirzop, toy ve yoldan çıkmaya müsait bir adet alper ademi (özgür emre yıldırım). devletin yıkması sebebiyle geriye sığınacak bir “evi” kalmayan, silik ve sinik, sulukule’li bir adet nadir ademi (hakan karsak). dini bütün, içkisi, kumarı olmayan, iktidarın peşinde koşmaya hazır bir adet ismail ademi (kadir çermik). cüssesiyle, varlığıyla, delip geçen bakışlarıyla, “istediğiniz kadar görmezden gelin, ama ben buradayım işte” diyen sessiz çığlığıyla bir adet kürt ademi (seyithan özdemir). hiç göremediğimiz, duyamadığımız, dokunamadığımız büyük otorite armatürün sesi, nefesi, temsili olan küçük otoritemiz, padişahımız, kaptanımız, bir adet “beybaba” ademi (osman alkaş).

    birinci bölümde, birbirilerine dokunmayan sınırlar çizen, görmezden gelen, yukarıdakinin dediklerini harfi harfine uygulayan ve böylece sonsuza dek mutlu yaşayacağını sanan bu altı kişi; zaman geçtikçe, belirsizlik koşulları arttıkça, erzak azaldıkça, dışarıdan haber alamadıkça, aslında kimsenin onları umursamadığını farkettikçe... birbirlerine dokunmaya başlıyorlar. dokunmak dediysek, yaşananlar o kadar da naif değil elbette. dokunmak gittikçe sert çarpışmalara dönüşüyor; sınırlar yıkılıyor, günlerdir içerilerde bir yerlerde biriktirilenler kusuluyor, fırsatını bulan diğerine dişini geçirmeye çalışıyor, ve güç savaşı başlıyor. bir süre bu kaos ortamını sessizce besleyen, hiçbir şekilde müdahale etmeyen kaptanımız bile artık konuşamıyor. ve yaşasın! çıkan isyanla beraber, iktidarın varlığı ve kendini sürdürme biçimi sorgulanmaya başlıyor.

    bölüm üç:
    sıkışmışlığın, kendini bir türlü diğerlerinin üstüne koyamamanın, paranoyanın, gerçek üstü inançların, geçmişin hatalarının, hayaletlerin, hayallerin, kabusların, “bunca şey gerçek olamaz, böyle bir dünyada yaşıyor olamayız” sanrılarının etkisiyle, fantastik bir dünya örülüyor geminin içinde. ve herkes, yine kendince, delirmeye başlıyor. ancak onları, bu delilik hali, bu isyan duygusu, bu köşeye sıkışmışlık hissi, uyandırıyor. çünkü bu beş ademoğlu, bu gemide beraber olduklarını, kaderlerinin aslında “ortak” yazıldığını, rotalarının aynı yöne olduğunu; kayıplar vererek, yas tutarak, delice şüphe ederek, korkarak, tehdit ederek ve edilerek öğreniyorlar. günler sonra ilk defa; konuşmaya, birbirini dinlemeye, birbirinin gözlerine bakmaya müsait bir halde bırakıyoruz onları, o güvertede. biliyorlar ki ve biliyoruz ki; batacaklarsa da, yine beraber batacaklar.

    ve "bu filmi mutlaka görün" diyen bölüm:

    filmin yazarı ve yönetmeni tolga karaçelik'in bir röportajında dediği gibi; "zamansızlığını seviyorum denizin. öyle olunca olaylara daha fazla odaklanabiliyorsun". onca olaydan sonra, “insanoğlunu biraz delirmek kurtaracak” inancım öyle güzel tazeleniyor ki benim de. üstüm başım sarmaşıklarla kaplı, yerdeki salyangozlara basmamaya çalışarak, biraz pas, biraz tuz ama en çok da deniz kokarak çıkıyorum sinema salonundan.

    şüphesiz, içimden cenk’e eşlik etmeyi de ihmal etmiyorum; “tıssss, tıssss...”

    https://www.youtube.com/watch?v=gkvsi9t8_ge
  • kaptanı tanımaya başladığımız sahnelerde etkili bir metafor var.. beybaba, daha güç elindeyken ya da öyle görülüyorken, ilk sahnelerinde önce televizyonun biten kumanda pilini değiştiriyor. daha sonraki sahnesinde ise saatinin biten pilini değiştiriyor.

    hem göreceklerimizin hem zamanımızın kontrolü onda. her iktidar, her otorite bunu ister ve gücünü böyle gösterir. ama piller bitmiş. güç sallanmakta..

    (bkz: pili bitmek)
  • yönetmeni tolga karacelik ile yapılan bir röportaj;

    "“iktidar işlevini kaybettiği zaman hiyerarşiyi ve o statükoyu devam ettirmek için neler yapar?” gemi gitmiyorsa gemi değildir. “o zaman kaptanla ne yapacağız?” benim için esas sorun buydu."

    http://www.zaman.com.tr/…osteremiyoruz_2330670.html
  • bir yığın geri zekalıyla izledim bu filmi. yukarıda bir yığın övgü yazılmış film hakkında, hepsine katılıyorum, benim de son yıllarda izlediğim en sağlam filmdi. böyle psikolojik konuları izlemeye bayılırım.

    ancak filmin ortalarında sinirden çıldırma noktasına da gelmedim değil. benim için filmin en can alıcı noktalarından biri, gemideki dörtlünün toplantı odasında toplanıp konuşmaya çalıştıkları sahneydi. psikolojinin tavan yaptığı sahne. uzun zamandır gemide olan dört ayrı karakter, açlık ve sigarasızlık beyne vurmuş, hiçbiri kendinde değil, herkes bir şey anlatıyor ama kimse kimseyi duyamıyor bile. ama ne oldu biliyor musunuz? bu harika sahnede sinema salonundaki bir yığın geri zekalı katıla katıla güldü. neden? çünkü cenk küfrediyordu. bir anda kafam dağıldı kahkahaları duyunca. filmi bıraktım, o anda düşündüğüm tek şey recep ivedik tiplemesiyle milyonlarca lira kıran şahan gökbakar'dı. inanılmaz saygı duydum bu şişman adama. gördüğünüz gibi aptal türk insanının gönlünü çalmak için küfür etmek yetiyor. sen mükemmel bir senaryoyla mükemmel oyunculukları birleştirip ortaya mükemmel bir psikolojik film çıkarsan da insanların tek yaptığı küfür eden karaktere gülmek. üstelik bunlar üniversite öğrencisi.
  • --- spoiler ---

    nutellalar nerde nuteeeelllaalaaarrr
    --- spoiler ---
  • tolga karaçelik koskoca güverteye bir elin parmaklarını geçmeyecek kaliteli oyuncuları koymuş,sonra izleyenleri koca gemide agorafobiye sürüklemiş.ardından almış eline raptiyeyi ıslık çalarak izleyenlerin,beynine beynine- mikron mikron çakmış.

    - --- spoiler ---
    herkes nadir sarıbacak'ı övmüş.eyvallah tamam elbet adam iyi özellikle keş ve terelelli rollerde ayrı bir birol ünel kılıfına giriyor.fakat osman alkaş filmdeki beybaba rolüne öyle güzel oturmuş öyle güzel oturmuş ki sanki bir tık öne geçmiş.özellikle güverteye herkesi toplayıp azarladığı o kesintisiz tek kare çekimli sahne inanılmazdı.
    - --- spoiler ---

    allah bu denli kaliteli oyuncuları yaz dizilerinde oynamaya muhtaç kılmasın.

hesabın var mı? giriş yap