şükela:  tümü | bugün
  • ingmar bergmanin bir filmi. harriet anderssonun oynadigi sizofrenik bir kiz ve ailesinin isvecin adalarindan birisinde gecirdikleri ufak bir tatil sirasinda gecen felsefik film.
    (bkz: max von sydow)
  • bergman'in the silence ve winter lights'la birlikte oluşturduğu üçlemesinin aynı rahatsızlık duygusuyla örülmüş ilk filmi.
  • benyazdim kardesim acgozluluk edip yazacak pek bir sey birakmamis olsa da bir-iki eklemede bulunabilirim sanirim:
    madem otobiyografik ogeler alemine dalindi; o halde filmdeki tiyatro unsurundan da bahsetmekte yarar var. unutulmamali ki; bergman, tiyatroya en az sinema kadar onem vermektedir. hatta daha fazla onemser tiyatroyu. nice basyapitlarini tiyatro ekibinin tatile girdigi donemlerde cekmistir ne de olsa. ayrica sinemayi biraktigini soylediginde de tiyatro kariyerini surdurmeye devam etmistir yasli kurt.
    filme geri donersek; belirtildigi uzere bergman, filmdeki cocuga gecmisinden bircok sey vermistir. bunlardan biri de tiyatrodur. cunku cocuk ayni bergman gibi oyunlar yazip yonetmektedir. fakat burada asil onemli olan oyununu babasina izletmesidir. bergman, bu sahnede sanki babasina seslenmekte ve ”beni hicbir zaman taktir etmedin oysa simdi goruyor musun tiyatroda da sinemada da kont oldum , padisah oldum.” demektedir. filmdeki babanin da* oyunu ne kadar onemseyerek izledigi ayri bir konu elbette.

    bunun disinda film, mekan kullanimi acisindan da essizdir. bir kere diger bircok bergman filmi gibi faro adasinda gecer. (bergman’in manevi oglu oldugunu iddia eden bir takim insanlar isvec’e kadar gidip faro’ye ayak basmama gafletinde de bulunmustur) film boyunca karsilastigimiz her mekan akillara kazinir: yemek yenen masa, mumlarla aydinlatilan tiyatro sahnesi, skammen ve en passion gibi diger filmlerinde de karsilastigimiz kayik, gemi enkazi... ve tabii ki oda. (oda uclemesinin ilk filmidir bu) karin’in * tanri’yla konustugu bu oda, nedense bana stalker’deki icini gorme firsati bulamadigimiz odayi hatirlatmisti. rahmetli yasasaydi arar sorardik “bir etkilenme mevcut mu?” diye.

    sunu da belirtmekte yarar var; izlemekte oldugumuz oyuncular, mekanlar degistikce ve konu ilerledikce gelisim gostermez. cunku bergman filmlerindeki karakterler filme zaten gelismis sekilde baslarlar. karsilastiklari olaylar, karakterlerinin farkli ozelliklerini aciga vurmalarina neden olur sadece. yani her biri senaryodan bagimsiz olarak da vardir. oradan alip bambaska bir bergman filmine koysan da takir takir pasini yapip golunu atar. bizlere de seyredip feyz almak duser.
  • efendim bergman üstadımızın bu mekan ve ışık güzellikleriyle dolu müthiş sinema yapıtını içerik olarak irdelemeye ben de gücüm yettiğince çalışacağım. öncelikle filmin sinematografisinin her şeyiyle yerli yerinde olduğunu belirtelim. müzik içinse; bach'ın 2. çello konçertosunun oturduğu en iyi yer olabilir diye de mübalağ edip içeriğe buyuralım. martin karakterinin çekimser bir karakter olarak gözükmesinin asılı; yerinde arifane cümleler kurması için tasarlanmasından ileri geliyor olabilir. anlatıcı apollon bir karakter olarak bulunuyor bence! bergman'ın burada kendisini ya da başkasını anlatmasıyla ilgili bütün biyografik teoremleri bir tarafa bırakıyorum/reddediyorum! zira sanat eseri karşısında alacağım tavır beni bu bilgiden mahrum kılarak kendi daimiyetini göstermelidir. baba karakteri bana yönetmenin "bir şeylerden kaçmaktan ötürü edinilen suçluluğu aklaması" için oluşturduğu bir karakter gibi geliyor. kendi babasını anlatıyorsa bergman, kendini de anlatıyor, babasını affettiğini de bence... linus* ise cebinde çakıyla dolaşılacak bir delikanlılık dönemindeki gencin hayalleri ve duyarlılığını konu alıyor. ayrıca hatun kişinin dünya tutamağı olarak gerçekliğe en az uyum sağlamış bir kişi olarak var! genç olduğu için dünyaya yeteri adaptasyonu sağlayamamakla şizofren ablamıza en yakın mesafede bulunan kişi o! ayrıca iletişim temasını da toy bir bakışla dünya içre betimliyor! film onun iletiştiği yerde bitiyor zaten! gelelim aslolan, yani şizofren olan ablamızın bir mabede dönüştürdüğü duvar kağıtlı oda ve de çatlağından, dolabından seyre koyulduğu düşüncelerine... filmin en esas ve derinleşebilmesine en olanak veren sahneleri buradadır. dünya gerçekliğiyle bunların önemsizliği arasında tanrının yüzünü görmeye kadar varmış aşkın düşüncelere ablamız burada girer. en nihayetinde taştan bir surat olarak korku ile örülmüş bir duyguyu reddederek sarmalanmaya baş çevirir ve de izole olduğu yerden çıkıp helikopterle dikkatini teneşir tahtasına yatırmaya hastanenin yoluna koyulur! işte bu da hayatın dayatmasıdır ona!
  • izlerken uclemenin bir ayagi oldugunu bilmedigim, izledikten sonra da filmle ilgili dusuncelerimin pek degismedigi bir film. "sessizlik" kadar gerilimi yukseltmeyen ya da "winter light" kadar saglam diyaloglara sahip olmadigini dusundugum film. bu iki filmle karsilastirmamin sebebi sadece ucleme olarak anilmalaridir. bergman yine diger filmlerinden tanidigimiz oyuncularla calismistir.
  • etrafına "büyülü bir çember" çizip, kendine uymayan herşeyi çemberin dışında bırakan, asıl dış gerçeklik olan tanrı -helikopter,örümcek- ile karşılaştığında, aklını kaybediyor oluşunun farkındalığının en büyük acısını yaşayan bir kadının -aynı zamanda kız kardeş, babasının kızı ve kocasının karısı olan bir kadının- hikayesi.
  • through a glass darkly yeni ahitte geçen bir cümle imiş, "bu dünyada, tanrı'yı ancak karanlık bir camın arkasından görebiliriz,öte tarafta yüz yüze olacağız onunla". gibi birşey demek herhalde.

    "herkes kendi tarzında şizofren"

    "tanrı inancı zihinsel bir hastalıktır"

    gibi önermeleri olan bir film ayrıca. din'i falan geçin, insanların kendilerine ve başkalarına benimsetmeye çalıştıkları tanrı fikrine (hakiki tanrı bilgisine değil ama) böyle cepheden, böyle pervasız bir saldırı görmemiştim daha önce. ama filmin finali -göreceli de olsa-, iyimser biçimde bağlanıyor, enteresan bu.
  • her insan bir ada, adadaki insanlar, gerçeklik, var olmak ve tanrı. ilişkiler, ilişki kurmak, anne-baba-çocuk ilişkisi, karı-koca ilişkisi, abla-kardeş ilişkisi, birey-tanrı ilişkisi. konuşalamayanların dile kayması. herkesin kendi etrafında oluşturduğu, kendi gerçekliklerinin dairesi, dairenin şekli bozulunca oluşan yeni daireler. through a glass darkly nin önüne geçebilmenin sorgulanması.
  • üçlemenin ilk filmi olmasına rağmen bence en başarılı filmi. görsellik yine bildiğimiz bergman ya da sven nykvist standardında; close uplar, ışık alan yüzler, biri yakın diğeri uzak iki insan yüzünden mürekkep kompozisyonlar ve bu planlarda belli bir noktaya odaklanmış gözler... kısaca bir bergman filminden bekleyebileceğiniz her şey mevcut. yalnız işte senaryosu biraz fazlaca iyi. dört karakterin birbirleriyle ilişkileri ve belirsiz bırakılan noktalarla derin ve çetrefilli bir karakter çalışması mevcut.

    öncelikle şunu demek lazım, bergman'ın merkezinde yine kadın var. her planında odak noktası karin, zaten filmde de bir nevi diğer üç erkeğin karinle ilişkilerini izliyoruz. karin dönem dönem hepsiyle yalnız da kalıyor, erkeklerle arasında cinselliğin ön planda olduğu ilginç anlar yaşıyor; bu anlamda tek istisna kocasıyla babasının sahnesi ki bu sahne bence filmde otobiyografik etkiler taşıyan en net anları içeriyor. bir sanatçının eserleri uğruna etrafındakileri harcaması ve insani ilişkilerden ziyade sanatına 'malzeme' aramasının günah çıkartmasına temayüllü diyaloglar var bu sahnelerde, ayrıca bergman samimiyetini de sorgular gibi oluyor; kuşkudan bile kuşku duyuyor. aslında buralarda filmin meramına da paralel şeyler söyleniyor, çünkü baba burada intihar etmek istediği günden sonra nasıl değiştiğini ve içindeki boşluğu sevgiyle doldurduğundan bahsediyor * ve filmin sonuna bakarsak babaya göre tanrı sevgiden ibaret; boşluğu sevgiyle dolduran baba tanrının da sevgi olduğunu iddia ediyor. mesaj açık, aslında tanrı boşluk dolduran bir kavramdan öteye gitmiyor bergman için, o yüzden de inancı zihinsel bir hastalığa benzetiyor, metafora oynuyor. filmdeyse en çok eğlenen yine karin oluyor zira duyduğu sesleri ondan başkası duyamıyor, o sessizliğin sıkıcılığını ve bir ses duyma ihtiyacını hepimiz hissediyoruz ve karin'e özeniyoruz; bergman da inananlara özeniyor ama gel gör ki filmleri o sesten yoksun oluyor.

    çok katmanlı senaryo dedik, eşele eşele bitmiyor; bir de ensest meselesi var. bu noktada her şey çok belirsiz aslında. ancak filmi izlerken zaman zaman aklıma repulsion gelmedi değil, zira karin'le babası arasında hissettiğimiz cinsel gerilim* ve devamında yaşanan ya da yaşandığı ima edilen malum olay akla hep geçmişte yaşanması muhtemel bir olayın ihtimalini getiriyor. aslında karin'in hastalığının köklerinin buralarda yattığını iddia etmek bile olası ki repulsion olayı da bariz bir şekilde buralarda işliyor. hem filmin sonu da bu anlamda ilginç, zira çocuğun iletişemediğinden dem vurduğu baba bir anda empati yapmaya başlıyor, oğluyla diyaloğa girmeye başlıyor ve onunla ortak bir nokta yakalıyor. bunların hepsi ima olsa da filmin böyle bir okumaya açık olduğu aşikar. ancak yine de bilemiyoruz, aslında bergman da bilmemizi istemiyor, aynen o odanın içinde gerçekten birinin sesinin duyulup duyulmadığını bilemediğimiz ve hiçbir zaman da bilemeyeceğimiz gibi.