*

şükela:  tümü | bugün
  • "terapiye gitmeyi aklının ucundan bile geçirmez. terapinin amacı insanı mutlu etmektir. ne anlamı var? mutlu insanlar ilginç olmuyor. en iyisi mutsuzluğun hamulesini kabullenmek ve bunu işe yarar bir şeye, şiir, müzik veya resim gibi bir şeye dönüştürmeye çalışmak: o buna inanıyor." s: 197
    j.m. coetzee'nin otobiyografik romanı.
    çocukluk (sıkıcı), gençlik (etkileyici) ve yaz mevsimi (henüz okumadım) bölümlerden oluşan kitap yazarın notu ile kapanıyor. petersburg'lu usta ve yavaş adam romanlarını yazacak kadar derinlikli bir ruhun biçimlenişini izlemek, onu tanımak için iyi bir fırsat bu roman. yazma işi ile haşır neşir olanların kendine çok yakın bulacağı aşağıdaki alıntı kitabın yaz mevsimi bölümünün son parçası, "defterler: tarihsiz bölümler"den;
    "...ertesi güne sağ çıkıp işine devam edebileceğine yeterince güvenmeyen birinin nesre girişmesinin bir anlamı yoktur."
  • gerçekten kendini mi anlatıyor yoksa tamamen kurmaca mı arasında kaldığım kitap. evet kendinden çok şey var fakat olaylar ve son bölümünü ele alış tarzı insanı arda bırakıyor.

    fakat tavsiye edebileceğim bir kitap. özellikle okumayı sevenler için iki günde bitebilecek cinsten.
  • içine kapanık bir yazar olan coetzee'nin okuyucuya kapılarını araladığı bir kitap. coetzee severlere kesinlikle güzel bir tavsiyedir. merak edenler için;
    içine kapanık bir yazar olan coetzee'nin okuyucuya kapılarını araladığı bir kitap. coetzee severlere kesinlikle güzel bir tavsiyedir. incelemek isteyenler için;
    https://www.instagram.com/…g3bf/?taken-by=bookogina

    bugün coetzee'nin doğum günüymüş. iyi ki doğmuş, iyi ki böyle kitapları dünyaya kazandırmış.
  • suat ertüzün'ün başarılı çevirisiyle, türkçe'de "taşra hayatından manzalar" olarak yayınlanmış coetzee romanı. bu romanı övmek için bir sürü cıvık cümle kurabilirim. samimiyetle terbiyesizliği karıştıran övgüler ve onu ayrıştırarak yüceltmek için benzetildiği postmodern yazarlara sövgüler. ama sonra, dönüp okuduğumda bu yazdıklarımın hayatı boyunca asık bir suratla dolaşmış coetzee'ye uygun olmadığına karar verdim. o son derece ciddi bir adam. bu romanı da kendi hayatına gözünü kırpmadan, ciddiyetle bakan bir adamın biyografisi.

    kitap parça parça yayınlanmış; çocukluk, gençlik, yaz mevsimi. her birinde farklı bir teknik kullanılmış. ama bunların aynı zihinden döküldükleri aşikar. coetzee gerçeğin nesnelliğine inanmadığı, yani bir yazarın kendisini objektif olarak anlatamayacağına inandığı için kendisinden önce üçüncü tekil şahıs olarak bahsetmiş, sonra da kendi kurgusal ölümünden sonra, hayatına giren kadınlarla, başka bir yazarın ağzından röportajlar yapmış. bu bir bakıma kübik kurgu, onun postmodern sayılmasına yetiyor çoğu kişi için.

    buna ilaveten, yazarın genel inançsızlığı, büyük anlatıları reddedişi ve apolitik olması da onu postmodernlerin saflarına iteliyor.

    lakin ki, öyle değildir. coetzee, kanaatimce oğuz atay gibi, bu bakımdan ısrarla yanlış anlaşılıyor. postmodern teknikler kullanmak onun hakikatle olan ilişkisini koparmıyor. onun disiplinini, çalışkanlığını, titizliğini, platoncu çileciliğini, insani duyarlılığını, zonklayan bir yara gibi içinde atan vicdanını azaltmıyor.

    onun apolitikliğinin üzerinde durmak istiyorum. coetzee aslında elbette apolitik falan değil. gözünü açtığı andan itibaren afrikanerlerden ve onların vicdansız apartheid rejiminden nefret ederek bilinci uyanıyor. onun yaşamı zencilere yapılan haksızlıklara karşı sırtında taşıdığı koca bir utanç levhasını sürüklemekle geçmiş. zulme karşı çok duyarlı. zalimliği, kendi şahsında bir laboratuvar faresi inceler gibi, kesip biçerek etüt ede ede büyümüş zaten. okulda zulmedilen, evde annesine zulmeden.

    fakat daha gündelik anlamıyla politika, insan hırslarının, bayağı duygularının arenası olarak, coetzee için aşağılık bir şey. bu politikadan bir ümidi yok. coetzee iflah olmaz bir platoncu. yani tam bir idealist. tüm yaşamını bir keşiş disiplini içinde sürdürüyor.

    süleyman seyfi öğün hocamız derste protestanlardan bahsederken, onlarla ilgili bir yanılgıya değinmişti. genelde protestanlık, katolik kilisesinin katı ve baskıcı rejimine karşı bireye alan açan bir hareket olarak algılanır. oysa asıl protestanlık, kul'u tanrı adına cezalandıran kilisenin elinden kırbacı alarak, "hayır, kendi kendimi ben cezalandıracağım" demektir bir yerde. çünkü bu durumda kişiyi tanrı adına affedecek bir kilise de reddedilir. birey, tanrı ile karşı karşıya, yapayalnızdır. bir böcek gibi ezilmekten onu kim kurtarabilir?

    coetzee bir afrikaner olarak hollandalı protestan atalarından bu bilinci bir şekilde tevarüs etmiş sanki. üstelik bunu daha da ileri götürmüş. o sadece kendi suçlarından değil, atalarının ve çağdaşı olan soydaşlarının işlediği suçlardan da sorumlu ve onu affedecek bir tanrısı da yok.

    çalışıp para kazanan ama harcamayan, böylece ilk günahın kefaretini ödemeyi uman protestanlar gibi, coetzee de çilesini yazarak dolduruyor. yani onun apolitikliği, cihangir barlarındaki ya da bodrum beachlerindeki apolitiklik gibi değil.

    diyalektiğe gel; apolitik coetzee bir zenciye vurulan fiske yüzünden hayatı boyunca kendisini dünya nimetlerinden mahrum ediyor ve odasına hapsediyor ama politik demeçleri yüzünden başı beladan kurtulmayan orhan pamuk, aslında hiçbir şeyi umursamıyor, içinde kendisinden başka hiçbir şeye yer yok. ilginç. yani kar romanında güya ezilenlerden bahsediyor ama okuduklarımız neden göğsümüze bir taş gibi oturmuyor da bayat klişelerin, vasat bir gazeteci tarafından tekrarı gibi kalıyor. aslında apolitik olan politik, politik olan apolitik mi? kim bilir.

    neyse. kitabın ilk kısmını okuyunca insanın aklına hemen tolstoy'un çocukluk kitabı geliyor. insanın kendisini böyle önemseyerek her an izlemesi, hatırlaması ve daha sonra bu kadar objektif şekilde tekrar aktarması ne kadar zor. burada da görüyorum ki coetzee, neredeyse tolstoy çapında bir deha.

    ikinci kısımda objektif biraz buğulanıyor, detaylar azalıyor, londra'nın pusu çöküyor üzerimize.

    hayatının amerika'da geçen kısmından hiç bahsetmemiş coetzee. bu acaba hatırlamak istemediği kadar acı ya da anlatmak istemediği kadar utanç verici bir dönem miydi?

    üçüncü kısımda, kadınların ağzından yazarken, coetzee'nin nefes alıp rahatladığı bir bölgeye adım atıyoruz. burada biraz oyunculuk var, biraz mizah var sanki. acaba bir başkası olarak yazdığında, o kişi coetzee olmadığı için, onun kadar cezalandırılması gerekmediğinden, biraz neşelenmesine müsaade ediliyor mu? neşe derken çok şen şakrak bir şey gelmesin akıllara, yalnızca kendisiyle alay ediyor coetzee. o kadarcık bir neşe.

    şimdi böyle bir duyarlılık bir noktada insanı hayvanlarla da empati kurmaya götürüyor ve insanlar burada vejetaryen oluyor. tolstoy da olmuş, coetzee de. hatta araya bir bağlantı ekleyelim, gandhi 1910'da güney afrika'da tolstoy çiftliği diye bir komün kurmuş. tolstoy'u güney afrika'ya, coetzee'ye taşıyan gandhi mi? o da vejetaryen malum. peki günümüzde bu duyarlılık sürüyor mu? evet, vejetaryenler var ve sayıları da artıyor. gerçi elif şafak vejetaryenliği bırakmış ama önemli bir kayıp değil. vejetaryenler onsuz da idare edebilir. her neyse, bugün baskın vejetaryenlik nasıl bir şey? hayvanları içine sokmak isterken, insanlardan nefret eden bir şey değil mi?

    insanları tanıdıkça hayvanları seven aforizmikler. yani günümüzdeki yaygın vicdanı irdelemeye çalışıyorum. rohingya'daki mazlumları sahiplenenler berkin elvan'ı yuhalıyor ve semih ile nuriye'yi sahiplenenler suriyeli mültecilerden nefret ediyor. parçalı ve seçici duyarlılıklar var. onun dışında kalan alan "duyar" diye nevzuhur bir sıçmıkla tarifleniyor. kimsenin gerçekten bir başkası için bir şey hissettiğine inanası gelmiyor insanın. hayvanseverler sanki hayvanların kendilerine asla cevap veremeyen, asla onları sorgulamayan tapıncını seviyor. çünkü insanların politik gerginliği, genellikle egolarına bir karşılık gelmesinden, konforlu alanlarına dokunulmasından, hatta dokunulma korkusundan kaynaklanıyor.

    ve en önemlisi; vicdanlılar, vicdansızlar, ateistler, müslümanlar, etoburlar, vejetaryenler, veganlar, herkes tüketimde eşitleniyor. herkes nefsini şımartma konusunda hemfikir. platon, tolstoy, gandhi, coetzee bir perhiz çizgisi ise eğer, bugün bunun bittiğini söyleyemez miyiz?

    şimdi ayrımı burada yaparsak coetzee orhan pamuk'tan, elif şafak'tan farklı değil mi? ve de elbette küpün içinde ne varsa, dışarı sızan da o olacaktır. coetzee'nin hayatını okuduğumuzda, onun içeriği ile biçiminin nasıl kusursuzca örtüştüğünü de görüyoruz. her neyse, muhtemelen biraz ileri gittim ama olsun, taşra hayatından manzaralar önümüzdeki yüz yıl boyunca daha nice okumaya imkan sunacaktır. kolay kolay bitip tükenmez.
  • biraz da coetzee'nin kadınlarla ilişkisinden bahsedelim. bilinci açıldığı anda annesini sahipleniyor ve babasından nefret ediyor. ama annesine aşık mı? sanmıyorum, ona bir hayranlığı yok, onu ezmekten ve terslemekten hoşlanıyor gibi. hoşlanmasa da, ona karşı yüreğini katı tutmaya bir görev bilinciyle sadık. annesini kendisine hizmet etmekle görevli sayıyor. büyümek de, coetzee için, annesinin yılmak bilmeyen sevgi hamlelerini soğukkalplilikle terslemekten geçiyor. "en iyisi koparıp atmak ve yaranın kendi kendine iyileşmesini beklemek."

    belki okulda ve büyüdüğü kasabada pek kız göremediğinden, belki hakkıyla analiz edemeyeceğim annesiyle ilişkisi nedeniyle, yaşıtı erkeklere bir cinsel ilgi duymaya başlıyor coetzee. ama bunun ileride köklendiğine dair bir şey okumuyoruz, yalnızca bir kez, bir homoseksüel erkeğin cinsel hamlelerine karşı koymayarak iştirak ettiğini yazmış. orada da bir şey hissetmemiş.

    fakat cape town'a, yani büyükşehire taşındığında, ingiliz kızları dikkatini çekiyor ve bıyıkları terlemeye başladığı andan itibaren kadınlar coetzee için sanat kadar önemli bir hedef haline geliyor.

    birlikte olduğu kadınları asla nihai aşkı olarak görmüyor, onlar hep idealden uzak. kadınları aslında, klişe olduğunu kendisinin de bu kitabıyla dolaylı olarak itiraf ettiği bir sanat anlayışıyla paralel olarak kategorilere ayırmış. en üstte fransız kadını var. italyanlar, iskandinavlar, ispanyollar bunu takip ediyor. sanatın en klişe haline böyle sorgusuz sualsiz inanması biraz naif değil mi? çünkü idolü olan pound ve eliot, paris'e göçmüşler. parizyen yaşam, yaşamların en yücesi. genç coetzee yine aynı şekilde antik yunanı ve romayı da adeta bir amentü gibi benimsemiş. belki hristiyan batı mirasını, kara kıtada sahiplenen ve onun bayrağını dalgalandıran afrikaner atalarından protestan ahlakıyla birlikte devraldığı bir şey bu da. afrikanerlere karşı ingilizleri tercih etmesi de, afrikanerlerin kopup geldikleri batı medeniyetinden uzaklaşmaları sebebiyle olabilir mi? yani onlar, ataları, taşıyıcısı oldukları ilkelere yeterince sahip çıkamadılar, afrikada yabanileştiler, kabalaştılar.

    onun saf, pürist, idealist yanı sanki burada da beliriyor. nihilist gibi görünen bir idealist.

    sanatçı olmak istiyor çünkü en ideal uğraş sanattır. bir köprü üzerinde medeni sitesini korumak için tek başına barbarlarla savaşan ve bu uğurda oluk oluk kan akıtarak teatral bir ölümle can veren bir helen olamadığı için, o görkem yerine, bu yücelikle idare edebilir. sanatlardan en yücesi, şüphesiz şiirdir. ama coetzee şair olamıyor, pek çok başka romancı gibi, teselli ikramiyesi olarak roman yazıyor. peki olmak istediği şair sanatçı nasıl bir şey? dionysosçu bir şey. şehevi, dünyevi, hisler ve spontane tepkilerle davranan, falan filan. kadınlar da bunun çok kritik bir parçası. hayranlık uyandıran tüm büyük sanatçıların boy boy metresleri, aşkları, kara sevdaları falan var. akıldan çok tenle ilgililer. böyle düşünüyor coetzee. oysa kendisi tutuk, cansız ve şehvetsiz. bu konuda nedense çok takıntılı. kendisini anlattırdığı tüm kadınlar, onun tam bir erkek olmadığını vurgulamak zorunda hissediyor. kadınlarda daha çok acımayla karışık bir tiksinti uyandırmış. yetersiz bir erkek.

    acaba kendisini gerçekten böyle görüyor mu? yoksa bu şekilde düşündüğünü zannettiği kadınlarından, bunları onların ağzından alenen ilan ettirerek bir çeşit sapıkça intikam mı alıyor?

    bu durumun ilk gençliğindeki eşcinsel eğilimleriyle de bir bağı olabilir. sonuçta kadınları tercih etmiş ve pek çok ilişkisi olmuş, cinsel birliktelik de yaşamış ama daima kendisini bir yarım erkek gibi nitelemiş. o eşcinsel meyli, kafasındaki dionysoscu sanatçı resmine uysa da, saf ve mükemmel erkek imajını sakatlamış belki.

    cinselliği sanatsal yaratımın ayrılmaz bir parçası gibi görmüş, en azından bir dönem. schubert'in notalarına uyarak seks yapma teşebbüsleri? bunu bir çeşit aşkınlık deneyimi olarak incelemeye çalışmış galiba. yani coetzee, sözlük anlamıyla sanatı, yapaylık ve komiklik sınırlarının çok ötesine dek, misyonerce bir inanç ve sadakatle savunmuş ve tüm perişanlığına rağmen gidebildiği yere kadar gitmeye çalışmış. "ne kadar rezil olursak o kadar iyi" dediği gibi can yücel'in.

    bu entel kuntel maratonda nerelere gidebilmiş? söyleyeyim: ölülerle konuşmak için yerel bir afrika dili öğrendiği ve tekrar dirilene dek güney afrikanın karoo bozkırına gömülmek istediği bir yere. işte bütün perişanlıkların ödülü bu. değer mi? bence değer.

    peki coetzee pratikte işini savsaklamaktan korkan, kimsenin ayağına basmayan, memur gibi bir adam değil de, olmak istediği gibi uçarı bir dionysos tiplemesi olabilseydi, henry miller gibi, joyce gibi, acaba nasıl olurdu? kim bilir.