şükela:  tümü | bugün
  • üç hayat, cafer penahi'den çok iyi bir iş. sade, duru, temiz. köylülerinden biri o güzel lehçesiyle diyor: "bizim buralarda bir söz vardır: ölüyü bile yalnız bıraksan gider kefene sıçar."

    üç hayat'tan sonra paolo sorrentino'nun loro'sunu izledim. loro, bildik ve sıkıcıydı, dayanamayıp çıktığımız filmlerden oldu. sonra iki film arasındaki tezatlığı düşündüm. bir yanda iki arabanın yan yana geçemediği sarp köy yolları, okumak ve büyük adam olmak için çırpınan çocuklar; öte yanda şehirlerin en lüks mekânlarında, adalarda, villalarda, yatlarda daha çok güç & para peşinde koşan adamlar ve rengârenk papikler çakıp o adamları eğleyen hatunlar. dünya tam da böyle bir yer dedim, kocaman bir pazar yeri, akla hayale gelmedik her şey var. yalnız bu pazarda dolanırken, eğer danışma ofisinden pazarın rehberini ve haritasını edinmediysek işimiz zor dostum. pazarda her şey var da, o her şey bir anlık hayalden ibaret. karşılığında büyük bedeller ödeyip almaya, sahip olmaya davrandık mıydı anında tuzla buz, tozla kül.

    iyisi mi biz köylücanın sözüne kulak verelim. bu göz alıcı, göz yanıltıcı pazarda yalnız, rehbersiz ve haritasız dolaşmaya kalkmayalım. her şey bir parmak şıklatmasıyla ortadan kaybolduğu vakit tiğteber ortada kalmayalım.
  • 3 faces filminde panahi yine “taxi” filminde olduğu gibi bize kendinin de içinde olduğu ayrı bir hikâye anlatıyor ve yine her şey film çekip senaryoya dahil etmekle ilgili… yol hikayelerini seven yeni dalga akımı öncüsü iranlı panahi, yolculuğunda seyirciye bazı politik göndermelerde bulunuyor ama kesinlikle ajitasyona başvurmuyor. acı gerçekler, doğallık, baskı ve köy hayatını merkeze oturtan filmi, trajikomik anlara haiz… müzikler insanının içine yerleşiyor, ama asıl dikkatimizi çeken aşırı uzun kadrajlar… kamera hareketlerini iyi kullanarak, karakterleri çerçeveye doğru bir biçimde yerleştiren panahi, mizahı da iyi kullanıyor. tabi bir hatırlatmada bulunmakta fayda var, filmdeki diyalogları çok sıkı takip etmezseniz, konu havada kalabilir, zira o diyaloglar filmin ana anahtarı… filmde geçen türkçe konuşmalar ise filmi sevmemizin bir başka nedeni.
  • cafer penahi'nin gene cafer penahi'lik yaptığı, iş icabı girdiğim beni feci toklayan film. uzun uzun eleştirisi için: tık

    penahi, bizi, metropolde yaşayan bizlerin belkide asla karşılaşmayacağı insanlarla tanıştırıyor. iran’ın birkaç köyünü gezdikleri filmde medeniyet denen olgunun çarpıklığı ile yüzleşiyoruz. bağnazlıklarını sıkı sıkıya koruyan ama medeniyetin getirilerinden de yararlanmaya çalışan bir sürü insan ile tanışıyoruz. teknolojinin birçok imkanından mahrum bu insanların yaşadıkları hayatı belki hayal bile etmeniz zor. hem bağnazlık olarak hem de yaşam tarzı olarak içinde bulundukları hayat, devasa sinemada filmi biskrem yerken izleyen beni açıkçası çok etkiledi.

    yoğunluktan kalkmak zorunda olmasam büyük ihtimal 15 dakika salonda oturup düşünecektim. filmekimi'nde izlediğim en iyi 2. filmdi.
  • cannes'da en iyi senaryo odulunu kazanan, iran'in gecmisine bugunune ve gelecegine gonderme yaparak filmin ismine konu olan 3 iranli kadini merkezine alan jafar panahi filmi.

    devrimden once bir aktris olan ve devrimden sonra insanlar tarafindan dislanan bir kadin, sehrazat. bugun hala aktris olan, insanlarin bir yandan saygi gosterdikleri bir yandan da aktris olusunu hos gormedikleri behnaz ve konservatuari kazandigi halde ailesinin namuslarini lekeledigini dusundukleri icin egitim almasina musade etmeyip evlendirmeye calistiklari genc kadin marziye. tum baskilara, tum bagnazliga ragmen sanat yapmak isteyen 3 direncli ve guclu kadin.

    filmden cok belgesel gibiydi sanki. yerinde mizah kullanimiyla toplum yapisi gercekci bir sekilde islenmeye calisilmis. buyuk merak uyandirici, akici ilerlemeyen ve cok etkileyici olmamasina ragmen erkek bir yonetmen tarafindan iranli kadinlarin sorunlarina oldukca guzel ayna tutulmus. ozellikle telefon etmek icin koye inen ve oynadigi dizinin sonunu soylemesini isteyen bir adama behnaz'in verdigi ''gozyasi ve aci'' cevabi her seyin ozeti gibiydi. arabanin marziye'nin abisi tarafindan tasla catlatilmis caminin arkasindan izledigimiz son kisim cok etkiledi beni. kadinlarin erkek egemen bir toplum tarafindan kirilan, darbe indirilen hayallerinin ve umutlarinin hatta hayatlarinin bir metaforu gibiydi. ve o kirik camin arkasindan marziye ve behnaz'in yuruyusunu izlerken dollenmek icin getirilen disi buyukbas hayvanlarin gecisi toplumun kadin bakis acisina bir yansimasiydi.

    aslinda filmden ilk ciktigimda izlemesem de olurmus diye dusunurken panahi, behnaz ve marziye'nin gercek hayatlarini canlandirdiklarini, rol yapmadiklarini ve panahi'nin muhalif olusundan dolayi iran rejimi tarafindan ev hapsine, yurt disi yasagina ve film cekme yasagina maruz birakilmasini ve sanattan vazgecmeyerek gizli bir sekilde film cektigini ogrenince bir nebze olsun utandim ne yalan soyleyeyim.

    bir erkegin feminist bakis acisiyla merkezine aldigi 3 kadinin yasadigi sorunlari gercekci bir sekilde yansitma cabasi her ne olursa olsun buyuk takdiri ve destegi hak ediyor. ozellikle de icinde bulunduklari sartlara ragmen ortaya bir sey koymaya calisan ve sanat yapan guclu duruslu insanlari desteklemenin onemli ve gerekli oldugunu da dusunenlerdenim.
  • üç kadının hikayesine aşırı doğal bir biçimde dahil oluyoruz bu filmde. merziye'nin kendini var etme savaşını çok sevdim. sesi ondan alınmış şehrazat'ın küskün, bağımsız ruhunu ve behnaz'ın gücünü de. filmin neredeyse yarısının penahi'nin kökleri etkisiyle türkçe olması da çok hoştu.

    behnaz'ın yaşlı adama söylediği "beyefendi yurtdışına çıkamıyor, bay vossoughi de buraya geri dönemiyor. " cümlesi penahi'nin hayatı düşünüldüğünde gerçekten çok üzücü.

    penahi'nin kendi mezarını kazan kadınla diyaloğunu da eklemeden edemeyeceğim:
    - kötülük yapan birine benzemiyorsun, neden kabrine yılan gelsin?
    - belki iyilik de yapmadım. iyilik yapıp yapmadığımı da bilmiyorum ki.
  • beklentim çok yüksek değildi filme giderken ama film beklentilerimin çok üzerine çıktı. filmin ilk yarısı biraz polisiye unsurlarla yavaş giden filmde seyircinin merakını ayakta tutarak filme bağlıyor. ikinci yarısı ise daha iran sineması daha toplumcu gerçekçi bir film olmuş. teknik açıdan yorum yapacak seviyede biri değilim ama jafer panahi'nin gözünden gördüğümüz araba planları benim çok hoşuma gitti. şehrazat karakteriyle devrim öncesi sanatçıları yâd ediyor. gerçekten "this is not a film" algısı oluşturuyor jafer panahi.

    işin kötüsü şöyle kaliteli bir film ülkemizde 16 salonda gösteriliyor sanırım. ve kuvvetle muhtemel 5 haneli seyirci rakamına ulaşamadan vizyondan kalkacak.
  • senaryosu gerçekten harika olan film. yönetmenin*oyuncu olarak kendini filmin içine yerleştirme şekli bile o kadar ustaca ki... her şeyden önce geri bırakılmış bir toplum, yerellik, cinsiyet-kimlik-ataerkillik meselesi ve medya da işin içinde olmak üzere, bütün bunların nasıl dramatik durumlara yol açabileceği mizahtan vazgeçilmeden daha zarif ve zekice ele alınamazdı sanırım.
  • uzun zamandır izlerken ilgimin hiç dağılmadığı ama temposu da yavaş olan bir film izlememiştim. bence mizahın tam dozunda kullanılması bunda etkili ama film boyu köylülerin türkçe konuşması da kendimi filmin içinde hissetmeme yardımcı oldu sanırım. verilen mesajların filmin altmetninin de hikaye içinde, gerçeklik algısıyla hiç catışmayacak şekilde işlenmesiyle, gerçeğin yalın bir şekilde yansıtılmasıyla da film akıp gidiveriyor. gerçekten çok güzel bir filmdi. 8.75/10.
  • --- spoiler ---

    ölmek isteyenler, bir yolunu bulurlar
    --- spoiler ---

    iranlı yasaklı bir yönetmenden, iranda kadın olmanın hele "eğlendirici" diyerek aşağılanan oyunculuk yapan-yapmak isteyen 3 kadının hikayesi. böylesi filmler beni çok heyecanlandırıyor. seyrederken her iran filminde olduğu gibi kendimi sorguladım, acaba onca baskı ve aşağılama varken yine de ben kendi tutkularımın peşinden gider miydim diye? iranın tüm yasaklı sanatçılarına saygıyla.
    susma haykır kadınlar vardır!
  • hayatınızda yapmak istediğiniz tek şeyi elinizden almak isteselerdi, neleri gözden çıkarmaya cesaret ederdiniz?

    kısa bir yazısı için: tık