şükela:  tümü | bugün
  • bir insan evladının ikinci (2'nci) filmi. hafsalam almıyor.
    aynı insan evladının ilk filmi alien 3, dördüncü filmi fight club.

    bu da insan, nihat doğan da insan, nasıl oleyor bu şimdi?
  • 2000'li yıllardan önce çevrilen müthiş filmler var. zamanında çok ses getirmiş, olay olmuş, ödüllere boğulmuş filmler. izleyince hemen tanırsınız bunları. farklı bir dilleri, atmosferleri vardır. bir kere izlersiniz ve bir daha aklınızdan çıkmaz. se7en gibi mesela. neyse, dikkatimi çekti de, bu filmler hakkında sözlükteki yorumlara baktığımızda ilk sayfalar ciddi incelemeler, analizler, film hakkında enteresan bilgiler, övgüler ile doluyken, bir yerden sonra "bu ne lan, skim gibi filmdi, bi bok anlamadım", "sıkıntıdan patladım", "yarısında çıktım" minvalinde entryler görülmeye başlanıyor, son sayfalar da tamamen bunlarla dolu oluyor.

    buradan şunu anlıyorum ki, bu yeni nesile bir şey anlatmak istiyorsan iki üç cümlelik twitter paragraflarından fazlasını kullanmayacaksın. yahut derdini bir iki dakikalık komik videolarla falan anlatacaksın bunlara. daha fazlasına müsait değiller. hayır, eleştiri olsun diye söylemiyorum, sadece durum tespiti. alınmaca gücenmece yok.
  • filmin en basindaki cinayet mahallinde dedektif william somerset'in soyledigi "did the kid see it?" cumlesi onun cocuk sahibi olmak istememesinin sebeplerinden birini en iyi anlatiyor.
  • filmin esas vurgusu william sommerset ile david mills arasında gecen enfes diyaloglarda saklidir. iki karakterin dunyaya, hayata bakislari arasindaki tezatliktir asil yansitilmak istenen. bir tarafta dunyayi, bir cocuk sahibi olmak istemeyecek kadar yasanmaz bir yer olarak algilayan sommerset, diger tarafta ise bir fark yaratacagina*, dogru isleyen bir hayat butunlugu icerisinde ortaya cikan carpikliklarin giderilmesinde bir rol oynayacagina inanan mills.

    sommerset film boyunca israrla, mills'e katilin kacik ya da anormal biri olmadigini, aksine boktan hayat kosullarinin dogal bir uzantisi oldugunu anlatmaya calisir. mills bunu kabul etmeyecektir, zira evlilik hayatinin ve kariyerinin basindadir, ve bu felsefeyi kabul etmesi gururla oynamakta oldugu dedektif rolunu tamamiyla anlamsizlastirmasi demek olacaktir. oyle degil mi ama? dusunsenize.. bir dedektifsiniz ve cozdugunuz hic bir cinayet dosyasinin, iceri tiktiginiz hic bir suclunun herhangi bir seyi degistirmeyecegine, dunyanin halen eskisi kadar rezil bir yer olacagina inaniyorsunuz. tabii ki karsi cikacaktir mills buna, tabii ki sommerset'in bu zirvalari emekli olacagi icin kurguladigini iddia edecektir. sonlara dogru olan bar sahnesini hatirlayiniz..

    bu ikili arasinda cozumsuz kalan mevzu, john doe'nun mesajlari ile bir sonuca ulastirilir ve senaryo da boylece summerset*'ten yana cikmis olur. zaten bu yuzdendir mills*'in film boyunca mutemadiyen summerset'den eksik birisi olarak tasvir edilmesi, verilmek istenen mesajin daha kolay kavranabilmesi icin..

    ne yazik ki hikayenin, oyunculugun ve gorselligin golgesinde kaldigi icin pek dikkat edilmez esas olarak soylenmek istenenlere. dusunuldugunde fight club 'in da ayni dertten muzdarip oldugu farkedilebilecektir.
  • duyarsızlaşmış insanların yaşadığı, atmosferi karanlık, sürekli yağmurun yağdığı ve tanrıyı gücendirecek değil de kişinin kendisine karşı işlediği günahların cezalandırıldığı karanlık bir şehirde geçen, karanlık bir film.

    filmin senaryosunu yazan andrew kevin walker'ın bu filmi yazmasındaki ilham kaynağını, depresif olduğu bir dönemde new york sokaklarında gezerken çevresine baktığında, bulmak için aramaya bile ihtiyacı olmadan, yedi ölümcül günaha sahip kişileri anında, çaba sarf etmeden görebilmesinden aldığını söylüyor.

    filmde çok değerli ayrıntılar, atıflar da var. kevin spacey'nin adının gözükmemesi, john doe'nun defterlerinin binlerce dolar harcanarak gerçekten de yazılmış olması, şehvet sahnesinde oynayan adamın o rolü oynayabilmesi için -haklı olarak- bütün gece uyumamış olması, açgözlülük cinayetinde evde bulunan yazının para verilmemesi karşılığında vücuttaki bir parça etin alınabileceğine dair sözleşmenin imzalandığı venedik taciri'nden alıntı olması, oburluk cinayetinde geçen cümlenin ise paradise lost şiirinden bir alıntı olması, filmde günah yüzünden işlenmemiş tek cinayette filmin senaristinin oynaması vs. ama en güzeli filmin ön gösteriminde yaşanmış. filmi tanıtmak amaçlı gösterilen reklamda driving miss daisy filminden morgan freeman ve legens of fall filminden brad pitt'in başrollerinde olduğu film tarzında bir tanıtım kullanılmış. bahsedilen filmler bu iki aktörün en naif filmleri. fincher resmen dalga geçmiş. hem naifliği anlatan filmlerle, hem de o beklentiyle gelen izleyiciyle.

    tüm bunların dışında filme harcanan emeğin haddi hesabı yok. filme sanat eseri bakış açısıyla bakmak böyle bir şey. birkaç saniye gözükecek obur karakterinin makyajına on saat harcanabiliyor mesela. iki televizyonlu küçücük bir odada kocamın bir adam ölümünü görmek ölümü görmekten daha rahatsız ediyor insanı. jenerikteki kaymaları bilerek düzeltmemeleri müthiş bir şey. joe doe'nun defterlerinin inandırıcılığı arttırma amaçlı iki ay boyunca gerçekten yazılması yeterince güzelken, somerset'in bu defterleri bulduktan sonra "bunları okumaya iki ay yetmez" demesi insanı şaşırtıyor gerçekten de.

    filmde, tarihte biri bana böyle söylediği için cinayet işledim olaylarına da atıf var. filmin bir yerinde bu cinayetleri işlememi bana jodie foster söyledi der bu kesin diye bir laf geçiyor. ronald reagan suikastine ilham kaynağı olmuş taxi driver filmine güzel bir gönderme var. yine aynı sahnede dedektif mills "bunları yapmamı köpeğim söyledi." diyerek david berkowitz'e, yani işlediği cinayetleri komşunun köpeği söylediği için yaptığını söyleyen bir seri katile atıfta bulunuyor. ya da somerset'in kütüphaneden alınan kitapları fbi'ın izlemesini anlattığı sahnede, manson müritlerinin hippileri öldürmek için beatles bize işareti verdiği dediği, helter skelter'dan bahsetmesi gibi. film içinde bu tarz atıflar yapıldığı için izleyicide, aklı yerinde olmayan bir seri katil işledi bu cinayetleri düşüncesi oluşmaya başlıyor. çünkü yapılan cinayetlerin delinin biri tarafından işlendiğini söylemek halkın kötülük üzerine düşünmesini engelleyen kaçış yollarından biri. ama fincher tabii ki bu yola girmiyor.

    filmin sonlarına doğru john doe ve dedektiflerin arabada gittikleri sahnede, bu cinayetleri işlerken üzülmemiş olman senin canavar olduğunu gösterir tarzındaki bir konuşmaya john doe'nun verdiği cevap;

    "obur bir adam. ayakta bile duramayan iğrenç bir adam. gördüğün zaman arkadaşlarına da gösterip dalga geçmek isteyeceğin bir adam. yemek yerken onu gördüğünde yediğin yemeği bile bitiremezsin. sonra sırada avukat var. içinizden bana teşekkür ediyorsunuzdur. bu adam bütün hayatını katillerin ve tecavüzcülerin serbestçe dolaşabilmesini sağlamak için yalan söyleyerek para kazanmaya adamış biri. bir kadın. içi o kadar çirkin ki, dışı güzel olmadan yaşamaya katlanamıyor. bir torbacı. daha doğrusu uyuşturucu satan bir oğlancı. tabii, hastalık yayan fahişeyi de unutmayalım. ancak bu kadar berbat bir dünyada bu insanların masum olduklarını söyleyebilirsiniz. zaten olay da bu. her köşe başında, her evde ölümcül bir günah görüyor ve hoşgörüyle karşılıyoruz. hoşgörüyle karşılıyoruz çünkü çok yaygın, çok önemsiz. sabah, öğle, akşam... her zaman hoşgörüyle karşılıyoruz. ama artık değil. ben örnek oluyorum. yaptıklarım düşünülecek, incelenecek ve taklit edilecek. sonsuza kadar."

    bu monologa katılmamak elde değil. insanın içindeki kibir ve erdemli gözükme hevesi, çevrede yaşanan günahların neden sürekli olarak hoşgörüyle karşılandığına dair konuşma isteği uyandırıyor insanda. yedi ölümcül günah, ister günah ister suç deyin, din eksenli bakılmasına gerek kalmadan insanın kötü ve yapılmaması gereken özellikler diye sınıflandıracağı şeyler. asıl soru bunlara ne zaman kötü diyoruz? ben cevaplayayım, tabii ki başkası yaptığı zaman. bu yedi özellik, yani öfke, açgözlülük, şehvet, oburluk, haset, tembellik ve kibir bende yok diyen bir allahın kulu yoktur dünyada. çok iyi bir insan olarak tarif edilen kişilerde bile az ya da çok, bu özelliklerin tamamı vardır. işte başkasında gördüğümüzde ayıplayacağımız bu özellikler kendimiz için konuştuğumuzda övünülecek bir malzeme haline geliyor. kibirli, gururlu olmak böbürlenerek söylenen özellikler haline geliyor, uçarı ve düzeysiz şehvet libido yüksekliği olarak tanıtılıp pazarlanıyor, ihtiyacım olmayan şeyleri alıyorum diyerek insan kendini zengin göstermeye çalışıyor... işte bu filmde insanı rahatsız eden şey tam olarak da bu. masum insanların öldürülmesi falan değil. modern dünyada günah, öldürülmek için bir sebep olmazken, aslında başkasında gördüğümüzde kaçacağımız davranışları kendimizi pazarlar haline geldiğimiz bu dünyada, bu özelliklere sahip olan insanların öldürülmesi insanı rahatsız ediyor. çünkü aynılarını biz de yapıyoruz, bundan birkaç yüzyıl önce yaşamış olsaydık, öldürüleceğimiz özellikler şimdi kendimiz yaptığımızda gurur verici özellikler olarak düşünüldüğü için, aslında bu davranışlarım için öldürülebilirim düşüncesini insanın kafasına yerleştirdiği için rahatsız edici ve bir o kadar da güzel bir film.
  • 20 sene olmuş izleyeli, bugün yine aklıma düştü.

    --- spoiler ---

    sonunu bilerek izlemenin anlamsız olduğu bazı yapımlar vardır.mesela yayınlandığı zamanlar lostu bende çoğu kişi gibi heyecanla takip etmiştim.hadi hakkını yemeyelim, gizem yaratmak konusunda çok başarılı sağlam bir arkası yarındı lost.şu karantina dönemlerinde bir daha bir bakıyım dedim.olmadı.o jack'in, arabın, keltoşun ve diğer aklıma gelmeyen 2.sınıf oyuncuların gözümü kanatan performansı mı, yoksa dizinin muazzam sonunu bilmem mi, bilmiyorum.ama hiç sarmadı.10 dakika tahammül edemedim.

    işte bu öyle değil.bu bir sanat eseri.ne olduğunu çok iyi hatırlamama rağmen, kevin spacey'in filmde görüldüğü andan itibaren oluşan ve sona doğru giderek artan gerilimin etkisini yine hissettim.bununla beraber film sadece çok sarsıcı olan sonuna yaslanmıyo.

    filmdeki koyu karanlık, ismini bilmediğimiz şehirde yaratılan o sonsuz kasvet, morgan'la brad'in dünyaya bakış açıları ile ilgili ihtilafları, aralarında ki bir baba-oğul sululuğuna ve kolaycılığına varmayan ölçülü samimiyet, morgan freeman'ın ezici karizması...üff daha neler neler...

    bir de bu izleyişim de farkettim.ben kevin spacey'nin oynadığını elbette hatırlıyodum.fakat filmin giriş jeneriğinde adını görmedim.herifler spoiler vermemek için adamın adını jeneriğe yazmamışlar.(bunun neden spoiler olabileceğini açıklatmayın lütfen)bunun yerine film biter bitmez adını bitişteki jeneriğe ilk yazarak hakettiği saygıyı göstermeleri de bana bi helalinden ''zarafete bak, yavrum benim'' dedirtti açıkcası.

    izlediği kaliteli filmleri bir daha izlemeyi seven(subliminal) arkadaşlara ithafen şunu söylemeliyim; filmin finalinin bu kadar kuvvetli olması ve o kuvvetli finali bilerek izlemenin anlamsız olduğunu varsayarak bu filmi ikinci kez izlemenin gereksiz olduğunu düşünebilirsiniz.(ben 20 senedir ondan izlemiyodum)öyle değil, bu film 1, 2 senede bir tekrar izlenir ve son olarak diyebilirim ki lostun ben amk.
    --- spoiler .
  • 15 - 20 dakikadan fazla gözükmemesine rağmen kevin spacey'nin damgasını vurduğu , gywenth paltrow’un çok güzel ve naif bir karakteri canlandırdığı david fincher filmi.

    --- spoiler ---
    7 büyük günah dışında dikkatimi çeken filmin pazartesi başlayıp pazar bitmesi yani tam 7 gün sürmesi, filmin başında william sommerset’in emekliliğine 7 gün kalması. keşke mills filmin sonunda katil john doe'yu öldürürken 6 değilde 7 el ateş etseydi.

    filmde dereyi görmeden paçayı sıvamak sözünü baya acıklı bir şekilde görüyoruz.
    william sommerset : bu iş mutlu sonla bitmeyecek.
    david mills : onu yakalayalım ben yeterince mutlu olurum. (!)

    ayrıca ben en çok tracy'ye (gywenth paltrow) dertlendim. sırf kocasının işi nedeniyle yaşamak istemediği bir taşra şehrine gelip tren geçtikçe sallanan bir evde yaşamak zorunda kalıyor. eşinin tabiri ile kablolu tvsi bile yok. normalde öğretmen olduğu halde bu yeni geldikleri sürekli yağmur yağan, iç karartıcı şehirde çalışma koşulları çok kötü olduğu için çalışamıyor. şehirde hiçbir dostu veya arkadaşı yok, tanıdığı 2 kişi var; biri kocası diğeride kocasının iş arkadaşı. zaten onlarda işlerinden başını kaldırıpta kadınla ilgilenemiyorlar. kocasının işi nedeniyle kocasıyla vakit geçirecek vakitleri bile yok. telefon açıp not bıraktığı halde onu aramayan , her gece eve geç gelen , eve girer girmezde karısıyla ilgilenmek yerine köpeklerini tercih eden bir kocası var. ve sonunda kocasının hayatını kıskanan ve kıskançlığına yenik düşen biri tarafından öldürülüyor. oldu mu şimdi?
    --- spoiler ---
  • david fincher'in yaptığı en iyi film (bence... severim kendisini, fight club da harikadır ama se7en en iyi filmidir kanimca).

    filmin depresif, karanlık ve klostrofobik yapısı kendine yabancılaşmış, izole olmuş 20. yy insanın durumunu başarılı bir şekilde simgeler. toplumsal eleştiri yani da düşünüldüğünde bir post-postmodern film gibi gelir bana.

    seçilen kurbanların 7 günahı simgelemesinin yanında bu kurbanların kendi izole olmuş/yabancılaşmış ortamları içersinde geçirdikleri yaşamlarını bir ölçüde çözmeye çalışan dedektiflerin çabası, ortaya çıkardıkları cılız, küçük ipuçları çerçevesinde bizim edinebildiğimiz (ya da edinemediğimiz) fikirler, insanlar arasındaki yabancılaşma ve iletişim bozukluğuna bir tür gönderme gibidir. burdan ortaya çıkan sosyal bozukluğa çare olamama, bunun bunalımı, umutsuzluğu ve insana etkisi filmin karanlık yapısı ve klostrofobik elementleriyle iyi bir şekilde canlandırılmıştır -ki, filmden sonra kesinlikle pek rahatlamış, mutlu hissedemezsiniz. filmin görsel yani da bu karanlık ve umutsuz havayı destekler niteliktedir. karanlık bir şekilde başlayıp hemen hemen tamamı da karanlık geçen filmin sadece sonuna doğru güneş ışığının gözüktüğü sahnelere rastlarsınız ama o sahnelerin hemen ardına tekrar karanlık (gece) bir sinematografi ile film son bulur (sanki bir loop gibi). güneş ışığının olduğu o açık hava sahnelerindeki ortam da tamamen terk edilmiş, hiç bir canlının olmadığı, (uygarlığın ve toplumun sonunu sembolize eder gibi) endüstriyel artıkların ve cesetlerin olduğu bir şekilde gene cansız ve kurudur (modern toplum?).

    filmin sosyal sisteme getirdiği eleştirisi ve filmdeki en masum ve de tek umut verici (öğretmen) karakterin bile acımasızca katledilmesi tabii ki filmin oscar'a aday gösterilmesini engellemiştir.

    se7en'in en güçlü yanlarından biri de kurbanların hepsinin acımasız bir şekilde katledilmesine rağmen hiç bir maktulu bariz bir şekilde görememizdir. ne olduğunu, nasıl öldürüldüklerini bilmemize rağmen bir şey göremeyiz, kendi hayal gücümüzle olayları canlandırırız. bu noktada da kendimiz bir anlamda suç ortağı oluruz -ki filmin temel teması, herkes suçlu!.

    bütün bunlar göz önüne alındığında se7en gelmiş geçmiş en iyi gerilim filmlerinden biridir kanımca, yerinin de kolay kolay doldurulacağını sanmam.
  • --- spoiler ---

    filmde kevin spacey'in de rol aldiginin söylenmesinin bile spoiler olacagi film. hadi bakiim gidin simdi spoiler'layin icinde kevin'in adi gecen entrylerinizi.

    --- spoiler ---
  • kevin spacey'in jenerikte isminin gecmemesinin tek nedeninin, film boyunca ince ince ve ustalikla izleyicinin icine islenen "ulan kim bu john doe?" meraginin sonucunda, kendisini "detectiiivee!!" diye bagirarak gordugumuz an "tabiki ya baska kim olabilirdi?" hissiyatini vermek oldugunu dusundugum, hatta dusunmedigim emin oldugum film.

    zaten film biter bitmez ilk "kevin spacey as john doe" yazar.