şükela:  tümü | bugün
  • secavend durağını bilir misiniz? bundan yıllar evvel hocam öğretti, kuran kursunda.

    " bundan böyle lam duraklarında durmuyoruz geçiyoruz." sonra da
    " secavend durakları var bi de" dedi. her harfinin bir kaidesi varmış, şerhetti.
    dedi ki " bazısında durulur, bazısında durulmaz."

    " secavend işte o durulanlardan."

    mesela, tı harfinde durulur, sad harfinde durulursa da olur gibi kaideler dahilmiş.

    sonra dedi ki " mim harfini görünce kati suretle duracaksın."

    işte herkesin bi geçip gidemediği duraklar vardır. herkesin bir mim durağı vardır. bu duraklardan insanlar geçer, şehirler geçer, meydanlar geçer, fikirler geçer bi de "o" geçer. işte "o" geçince dünya durur. o geçince durmak farz-ı ayn olur.

    herkesin bir secavend durağı olur işte. geçip gidemediğimiz mutlak suretle takılı kaldığımız bile isteye durduğumuz..
  • sene sanırım 1665. aylardan ne bilmiyorum. belki bir yaz ayı belki bir kış.

    işte biri geldi. dedi ki " bazı durumlar oldu diyemedim de sana."

    ben de soramadım. durum nedir, niye söyleyemedin diyemedim. sahi ben o kadar da çekinilecek biri miyim?

    " çok güzel günler yaşadık, çok kötü günler de ama çok mutlu ettin inkar edemem" dedi.

    yani ben zaten hiç farklı bi şey düşünmemiştim. hem iyi hem kötü günler yaşamışsak bu iyi ve kötü günleri birlikte atlatmışız demektir. öyleyse biz bi hayatı paylaşmışız.

    algler. yeşil algler. insan bazen bu alglerin içinde kaybolmak ister. denizin dibindeki yosunlara dokunurken deniz kestanesi elini çizmesin ister. denizden çıkarken ayağını çakıllar çizmesin ister.

    bazen de bu lafları duyunca o denizde boğulmak ister. yatıyorsun. kuruluk hissi de yok insan huzurlu hissediyor. üşümek istesen bile üşüyemeyecek kadar keskin bir yaz güneşi. sırtın yanmasın diye yüz üstü yüzüyorsun kimi zaman. uykuya dalıp derinlere dalıyorsun. uyku gibi. derin bir uyku. astral seyahat yapıyorsun.

    vardığın yıl, 2015 falan. ondan da emin değilim. vakit belki kıştır. her yer betonarme. iki ağaçtan biri solmuş. belli ki sonbahar. yaprak da yok ama yerde. çöpçüler çevreyi temiz tutmak için bir ağaç yaprağını süpürmeye çalışıyorlar. beton binalar, sigara izmaritleri, yenmiş çikolata jelatinleri falan daha çok pis değilmiş gibi.

    o çöpçüler bazen bir ağacın önünü kendilerine mesken yapıyorlar. onların mim durakları da o işte.

    mim durağı, çok insanvari bi durak. bel hafif bükülü ama yıkılmadım ayaktayım da biraz. hani biri dese ki bu durakta, cüzdanımı düşürdüm. tamam deriz, arkadaş beni almaya gelicek zaten. seni de bırakır ya da hiç olmadı bi otobüs gelince ben sizin yerinize ücretini öderim.

    sene 2017, hiçlik. günlerden bilmiyorum ki ne. zaman algım yitik.
  • güneş, ince, zarif vücudunda askılarının içinden geçiyor derisine nüfuz ediyordu kuşluk vaktinde. beyaz askılarının biri ince koluna düşmüş, siyah saçlarını dağınıkken muntazam parmaklarını saçlarına geçirdi. işaret parmağı saçlarına takıldı, eline tarağı aldı ve boylu boyunca duran camdan kendi aksini görüp saçlarını taramaya başladı. kendi aksinden saçlarını, kendi aksinden hayatının dağdağalarını gördü.

    takıntıları yüzünden ellerini defalarca yıkadıktan sonra yüzünü yıkayıp hemen mutfağa geçti. çok sevdiği "valse"i evgeny grinko'dan dinledi. grinko'nun kendinden emin çalışını, piyanodan çıkan seslerin hayatına nasıl da bir gün ışığı gibi yayıldığını çayı demlerken, kokunun içine sesin yayıldığını bir buhar gibi tüttüğünü görünce kanaat getirdi. sesleri bir duman gibi gözleriyle ayrımsıyordu. hissetirdiklerini bir kokuya benzeterek başladı bu alışkanlığı. ellerini yıkarken defalarca sıktığı yasemin kokulu sabundan iç ferahlatan beyaz bir bulut geçiyordu. o bulutların eğri büğrü şekillerini de sevdiklerinin yüzüne benzetiyordu; gözünün önünden çocukluğu geçti.
    küçükken elektriğin gittiği o kış gecelerinde olduğu gibi yine sobanın deliğinden yayılan ateşin ışığı tavanı donattı. avizenin yaydığı o yapay ışıktan çok daha görkemlisini gördü tavanda. sonra annesiyle birlikte oynadıkları gölge oyunlarını hatırladı. hatırladığı o gölge oyununun kokusu hanımeli çiçeğiydi ve biraz odun isi.

    evden çıkmadan evvel, gönlünde başlattığı manevi sinemasını kapattı. ayaklarında ince taban, açık kahverengi sandaletleri, üzerinde mavi- beyaz dikey çizgileri olan gömlek elbisesiyle ve sekizgen güneş gözlüğüyle kalabalık bir yalnızlığın içine daldı. sözleştiği arkadaşıyla görüşmek için bıkkın, yorgun ve yavaş adımlarla gideceği mekana ilerledi. o kadar erken vardı ki yorgun adımlarına rağmen oturup düşündü kireçburnu sahilinde. hayır, hayır hiç kireçburnu sahiline gitmemişti. zihninde tüm semtleri ve sahilleri taradı. olmak istediği yeri seçti; kireçburnu sahili. bir ağacın altında oturmak istedi; takıntıları buna müsade etmedi, banka oturmaya karar verdi. sevdiği her şeyi gözünün değil bu defa gönlünün önüne getirdi. gönlüne oturan kırlangıçla hasbihal etti sonra dayanamadı muhabbet etti çünkü biliyordu ki bu ancak "sevginin dolup taşması" manasındaki "hibb" kökünden gelmeydi. kırlangıçla dertlerini gökyüzüne bıraktı. her zihayatın bir derdi vardı; bu dertlerin de medcezirleri.

    aklına edip cansever'den birkaç dize geldi:
    "denizin en az yeri bir köpüğü başlatıyor.
    ...
    avuçlarımda bir yanma.
    büyüyen bir ürpertiyim sanki, kayıp gidiyorum üstünde sabahın.
    oldu olacak.
    eğilip bir taş alıyorum yerden, fırlatıyorum denize.
    ..."

    denizin en az yeri geldi aklına; en debdebeli yeri. kırlangıç, herc-ü merc tüm ideleri ve hislerini hiç günah bulaşmamış bir taifenin içine götürmek için rıhtıma ulaştı.

    gökyüzü berraklaştı, kırlangıç uçtu, deniz kokusu rüzgarın esişiyle banktaki kızın yüzünü ve gönlünü yaladı. o sırada anladı ki bu bir kaybediş değil bir tebdil-i zamandı.
  • bu güzel başlığımı seviyorum ve bu güzel başlığa çok sevdiğim bir parçayı bırakıp günümü sonlandırıyorum ve devamı için de yer parselliyorum.

    https://www.youtube.com/watch?v=2xbjselvwly

    mazlum abi, sen beni tanımıyordun ama biz şarkılarınla tanış olduk. iyi ki varsın, bugün günlerden mazlum çimen.
  • anneciğim, bugün senin gününmüş. öyle karar vermiş yetkili abiler. yalnız bir gün hediye alalım diye değil ama hiç değilse bir gün seni hatırlayalım diyeymiş. sana aldığımız hediyeler de mutfak eşyası olmuş hep. sanki tek işin yemek yapmakmışçasına. dahası yemek yapmak senin işinmişçesine.

    annem, biliyorsun staj falan derken çocuklarla fazla iç içeyim. çocuk benim hayatım. seviyorum da zaten. sabrımı henüz sınamadılar; hep eğlendim onlarla. içimdeki çocuğu onlarla oynaması için kapı önüne, okul bahçesine saldım sürekli.

    onlar benden bir şeyler öğrendi. ben de onlardan bir şeyler öğrendim işte. geçen yıl anneler günü için kart hazırlıyoruz. "not yazacaksınız, yazdıklarınızı da annelerinize göndereceğiz." dedim.

    çocukların notları daha çok şöyleydi; " çiçek annem, sultan annem". çocuklara öğrettiğimden daha fazlasını işte böyle öğrendim ben.

    çiçek annem, sultan annem; daha iyiyim ben, merak etme beni. yasemin kokan ellerinden ve orman yeşili gözlerinden öperim.