şükela:  tümü | bugün
  • zamaninda yeni bir i wanna be adored, yeni bir i am the resurrection bekleyen kitleleri, derin bir hayal kirikligina ugrattigi ve stone rosesin sonunu hazirladigi da unutulmamali.
    ama bugun bakinca oldukca iyi bir gitar albumu oldugu da acik.
  • isa'nin tekrar dunyaya gelecek olmasi ile ilgili kullanilan ingilizce terim
  • the stone roses'ın sonunu getiren albüm şeklinde tanımlanması pek bir yanlış olacak albüm. second coming ile birlikte, albüm adıyla çelişen bir şekilde, stone roses'ın sonu gelmiştir, evet ama bazı albümlerin grupların tarihlerinde belirli bir yerleri vardır: the smiths'ın strangeways here we come'ı, the clash'ın sandinista'sı gibi. albüm kayıtlarının uzun sürmesi ve pek bi sorunlu olması, ian brown'un john squire'ın şarkı sözlerini söylemeyi reddetmesi, mani'nin sorunları...roses'ın sonunu getiriyordu aslında.
  • her ne kadar stone roses'ın kara listesi gibi de gözükse, öyle ya da böyle arşivlenecek albümdür second coming. ilk çıktığı zamandan yıllar sonra dinlendiğinde aslında ne kadar da harika bir albüm olduğu daha da bir anlaşılır, bir çok grubun albümlerinde kolay kolay yakalayamayacakları bir yerdedir.

    1. breaking into heaven
    2. driving south
    3. ten storey love song
    4. daybreak
    5. your star will shine
    6. straight to the man
    7. begging you
    8. tightrope
    9. good times
    10. tears
    11. how do you sleep
    12. love spreads
  • stone roses ın, en az aynı adlı ilk albümleri kadar başlarılı albümü.tears gibi tüm zamanların en süper şarkısını içinde barındırıyor olması buna bi kanıttır.ama nedense üzerinde fazla durulmaz.
  • sobermag mecmuası için kritik ettiğim albüm.

    the stone roses evrendeki en muhteşem gruplardan biriydi, 89’ da çıkan ve grupla aynı adı taşıyan ilk albümleri bir çok farklı özelliği içinde barındıran ilginç bir albümdü ve tam anlamıyla bir klasikti. bu müzik bir devrin müziğiydi; manchester sound’uydu. yüzlerce ingiliz grup, yaptıkları müziğin çıkış noktası olarak onları göstermekteydi. o dönem her front man ian brown gibi karizmatik olmak istiyordu, ama hiç biri ikna edici değildi – hatta liam gallagher bile; her gitarist john squire olmak istiyordu, ama hiç birinin onunki kadar iyi bir tekniği yoktu – hatta noel gallagher’ ın bile. suya attıkları ilk taş denizde koca bir dalga – hatta tsunami - yaratmıştı ve bu dalga kıyıya vurmadan yeni bir tane daha yaratmaları gerekiyordu. ikincisi için çok beklemişlerdi – 5 sene kadar - ama “second coming” – daha kötü bir albüm ismi de olabilirdi pek tabi, mazur görelim – ilkinin yanında çok sönük kalmıştı ve sahneden inip yerlerini brit pop’un yaramaz çocuklarına bırakmaları gerektiğinin sinyalini vermişti, yıllar 1994 gibi önemli bir tarihi gösterirken.

    “second coming” üzerine tüm müzik basının ortak görüşü aynıydı, albüm tam bir hayal kırıklığıydı. peki aradan geçen 5 sene gibi uzun zaman dilimine rağmen neydi the stone roses’ ı kötü bir albüm yapmaya iten sebepler. uyuşturucu mu? belki. plak şirketleri silvertone’la olan saçma sürtüşmeleri mi? belki. kendi aralarında; özellikle ian ve john arasındaki grup içi çekişmeler mi? belki. bunların cevabını aradan 10 yılı aşkın süre geçtiği için bulmak oldukça zor görünüyor ama görünen bir şey var ki, o beş senede grunge’ ın hakim olduğu müzikal piyasa, grubun müziğine negatif etki etmiş.

    ilk şarkı ‘breaking into heaven’ ın yer yer güzel anları var, eski moda gitar solosu eğlenceli ama yaklaşık 12 dakikalık ve orman temasının hakim olduğu bir rock şarkısında kim kuşları, su seslerini dinlemek ister? hey o zaman vokallere kimin ihtiyacı var ki? ilk single ‘love spreads’ te de durum bundan farklı değildi. tamam virtüözlük olarak kimse sizin elinize su dökmek istemez ama bir araya gelip uyumu yakalasaydınız daha iyi olmaz mıydı? bunun yanında ‘daybreak’ in funky tonları ve ‘begging you’ nun tekno tabanlı müziği ve vokal efektleri dinlenmeye değer elbette. peki ya kimsenin umrunda olmayan ama gelmiş geçmiş en muazzam şarkılardan biri olan ‘tears’ a ne demeli? ian brown'ın sesiyle ve akustik gitarla başlayan şarkının boyut değiştirmesi için iki dakikadan fazla beklememiz gerekiyor. sonrasında gelen tüm zamanların en iyi iki gitar solosu - ki soloları önemsiz bulan biri söylüyor bunu - ve tabiî ki ian brown'ın söz yazma becerisi, bu şarkıyı unutulmazlar arasına yerleştiriyor bünyede.

    aradan geçen bunca senenin ardından geri dönüp baktığımızda, belli bir sıradanlık hakim olsa da “second coming” in hiç de kötü bir iş olmadığını anlıyoruz. belki ilk albümün bünyeler üzerindeki etkisinin aşırı olması ve ardından bu albümün gelmesi; belki albümün çıkışının hemen ardından brit-pop’ un patlayıp; daha üzerine konuşulmadan albümün piyasadan uçup gitmesi. kim bilir? ama insan ’she bangs the drums’ı dinledikten sonra; neden oldu ki bu, neden hep böyle şarkılar yapmadılar? diyesi geliyor. duruma iyi yönünden bakarsak bu efsanevi grup ve çıkardıkları iki albüm; şu an dinlediğimiz kaliteli müzik yapan grupların fitilini feci şekilde ateşlemiştir.
  • evet ilk albüme göre vasat, hatta vasatın altında bir albümdür ancak gitarlar daha ön plandadır bu albümde. içinde bir elephant stone, waterfall ya da this is the one yoktur ancak breaking into heaven, love spreads (ki benim en sevdiğim stone roses şarkısıdır diyebilirim) gibi acayip işler vardır.

    şimdi etraftaki sallama albümlere baktığımda değerini daa iyi anlıyorum second coming'in.
  • (bkz: jesus christ)