şükela:  tümü | bugün
  • hele de daha büyük bir şehir'den gelmişse çok zor.öncelikle kale mutlaka gezilmeli hatta fasıllı bir yemek yenmeli.atakule'ye çıkılabilir isteğe göre orda birşeyler yudumlanabilir.anıtkabir de görülmeli.bunun dışında zaman varsa gölbaşı'nda balık yenip yürüyüş yapılabilir eymir'de...
  • insanlara ankara'nın gezilecek değil, yaşanacak bir şehir olduğunu ne kadar uğraşırsanız uğraşın anlatamazsınız. gökyüzü gri derler, hava pis derler. deniz bile yok derler. sizin o ağaçlar altında yürürken gördüklerinizi gösterecek bir gezi programı ise henüz yoktur.
  • gönüllü ankara elçisi olmaktır. en güzel, en hoşlanılabilecek, eğitici ve öğretici olabilecek, eğlenilecek, unutulmaz yemekler, manzaralar(kar yağdığında daha çok), samsun' dan gelen balıkları bile ankara' ya mal edip ''en taze balık ankara' da yenir'' diyerek, bu şehri sevdirmeye çalışmak işte. ankara' da yaşayınca insan(bir süreliğine de olsa) böyle bir misyonu oluyor ister istemez. bir bakıyorsunuz kendinize, gönüllü ankara elçisi olmuşsunuz. ankara' yı daha önce hiç görmemiş misafirlerinizle, atatürk orman çiftliği, etnografya müzesi, anıtkabir, botanik bahçesi, kuğulu park, eski meclis binası, ankara palas, anadolu medeniyetleri müzesi, kaleiçi, ankara kalesi geziyor bulursunuz kendinizi. az önce saydığım yerlere (50' den sonra saymayı bıraktım) defalarca gitmiş biri olarak, hafiften daimi ve gönüllü ankara elçisi olduğumu söyleyebilirim rahatlıkla. tek tek ilçelerini de dolaştım bir çok defa, bunu da ekleyeyim laf arasında.

    bu daimi ve gönüllü elçilik anılarım arasında neler yok ki, zaman zaman paylaşmayı düşünüyorum, komik bir anımdan başlayayım;

    ben üniversitede öğrenciyim o sıralar. 18 veya 19 yaşımdayım, büyük halamın(babamın halası) yanında kalıyorum. eniştem, ben ve halam olmak üzere evde üç kişiyiz. yaşları epey var, her ikisi de dünya tatlısı, hayat dolu insanlar. kendi çocukları çoktan evlenmiş, beni de sonradan olma çocukları gibi görüyorlar. neyse, biz böyle mutlucuk bir hayat sürerken, arada gelen misafirlerimize de ankara' yı sevdirmek gibi bir misyon edinmişiz. bana onlardan geçmiş olabilir, nasıl başladı hatırlamıyorum. yine bir gün istanbul' dan misafirlerimiz gelmiş. eniştemle halamın yaş grubundan, iki çift. erkekler önemli görevlerde, hanımlar tam istanbul hanımefendisi. cumartesi akşamı konuşuldu, kararlaştırıldı yemekte. ertesi gün kahvaltılık bir şeyler hazırlanıp, büyük bir termosla çayımızı alıp, ankara kalesi' ne gidilecek, şehir manzarası eşliğinde kahvaltı edilecek. pazar günü kalktık, hazırlıklarımızı yaptık, piknik sepetimiz, kocaman çay termosumuz, üzerimizde rahat kıyafetler, aralarında onların yaş grubundan olmayan bir tek ben, üç hanımefendi ve üç beyefendi ile ankara kalesi' ne gittik. nedenini hala bilemeden, sanırım orası uygundu, kalenin ulus yönüne bakan tarafındaki masalardan birine yerleştik. masaya örtümüzü yayıp, sepettekileri çıkardık, kahvaltıya başladık. o arada hanımefendiler ve ben bu hazırlıkları yaptığımızdan, etrafımıza pek bakamadık haliyle. ilk çaylar elimizde, bir kaç yudum almışken, misafir hanımefendilerden birisi, kalenin eteklerinde olan bentderesi' ne doğru bakmış bulundu. '' aaa, sabah sabah bu ne kuyruğu böyle'' dedi. bilen bilir, bilmeyenler için; ankara kalesi' nin eteklerinde, bentderesi denilen yerde ankara genelevi vardır. değişik boyalı, köhne, bir kaç katlı, sayısını bilmiyorum, bir sürü ev işte. oldukça yoğun araç trafiği olan, şehir içi ve ilçelere giden pek çok aracın geçtiği bir yerdir. yüzlerce araç, binlerce insan geçer oradan. bu bilgiyi de verdikten sonra, kaldığım yerden devam edeyim. o hanımefendi bu soruyu sordu, halam hemen konuyu değiştirmeye çalıştı. erkeklerin bilip bilmediği konusunda bir fikrim yok da, çok zor durumda kalmıştık. hanımefendi yeniden konuştu '' sabahın seher vaktinde, ne kuyruğu bu canım metrelerce, hepsi de erkek'' dedi. diğer hanımefendi de katıldı ona, ikisi de bakmaya başladılar bu kez aşağıya merakla. erkekler biraz ayılır gibi oldu, hafiften kızardılar, halam kıpkırmızı, ben öyle, konuyu da bir türlü başka bir yere getiremedik. diğer hanımefendi atıldı bu kez ''aaa piyasada olmayan ne var ki, kuyruğa girmişler böyle'' dedi. halam daha fazla dayanamadı, kalktı yerinden arkadaşlarını da çağırdı yanına bir bahaneyle, uzaklaştılar biraz masadan, bir şeyler yapar gibi görünürken fısıldadı onlara sordukları yerin neresi olduğunu. bu kez de kadınlardan bir çığlık, ağızlarını kapattılar hemen elleriyle. epey bir dönemediler masaya, dolaştılar, konuştular. çok sonra yanımıza geldiklerinde ise, hala utanıyorlardı. benim halim daha da içler acısı idi. artık her şeyin farkında olan, hemcinsleri yüzünden mahçup üç erkekle kahvaltı etmeye çalışıyordum, gülmemi zorlukla bastırıp. fazla kalamadık haliyle, toparlandık sonra. üzerinden bunca yıl geçti, en küçük detayı ile hatırlıyorum, hala da gülüyorum. eminim o hanımefendiler de unutmamıştır fakat güldüklerini pek sanmıyorum.
  • eve yatılı misafir gelmesinden -sevdiğim bazı insanlar hariç ve evin fiziksel koşullarından ötürü- hiç haz etmeyen biri olarak, bu şehir dışından gelen misafiri ankara'da gezdirme olayını düşündükçe sevmeye başladım ben.

    bazen onların sayesinde yıllar önce gittiğin ve ''nasıl olsa bir gün giderim'' diye düşünüp gitmediğin şehrindeki önemli yerlere gidiyorsun. her zaman yiyebildiğin yaşadığın yere has yiyecekleri, en azından onlarla birlikteyken, daha hissederek yiyorsun. ve bence en güzeli, senin neredeyse her hafta geçtiğin bir sokaktan geçerken daha önce öylece yanından geçtiğin bir binaya bakıp o binanın güzelliğinden bahsediyorlar; sana o binayı ya da böyle senin ''alelade'' gördüğün şeylerdeki hoşlukları fark etmeni sağlıyorlar. tabii bu son söylediğimin gerçekleşmesi için biraz naif kalpli birilerini misafir etmeniz gerekir. ya da naif kalplerini size açmaları için sizin de biraz öyle olmanız gerekebilir. ankara'yı gezdirmek diyorduk, konu yine kalp malp nerelere geldi ya. *
  • hayatımın en çok misafir ağırladığım dönemi ankara da yaşadığım dönem olmuştu.