şükela:  tümü | bugün
  • aziz nesin 'in banyo küvetine tırmanmaya çalışan bir örümceği anlattığı öyküsü.
  • (bkz: sözlerini de yazayım tam olsun)

    hepimizin başına gelmiştir: kimi tip insanlar vardır, onları daha ilk görüşte bir soğukluk duyarız; ya çirkin görünüşlerinden, ya kabalıklarından, ya bayağıca davranışlarından, yada hiç açıklayamadığımız bir nedenle sevemeyiz öylelerini… böyle kişiler, sonra konuşmaya başlayınca, konuştukça konuştukça, ilk duygulanınız değişir, sözlerinden iç dünyalarının güzellikleri önümüze serilir. o sevimsiz, soğuk dış görünüşlerinin içinde saklı güzel, sıcak bir iç dünyaları olduğu ortaya çıkar. dikenli, çirkin, soğuk dış görünüş kabuğunun altındaki sımsıcak iç dünyanın ortaya çıkabilmesi için, o kişilerin ya konuşmaları, ya çalışmaları, yada bir davranışta bulunmaları gerekir. özellikle çalışırlarken, canlarını dişlerine takmış çalışırlarken, büsbütün güzelleşirler.

    sevmediğimiz, nefret ettiğimiz, korktuğumuz, iğrendiğimiz, tiksindiğimiz hayvanlar da vardır. örneğin yılan, fare, akrep, kırkayak filan gibi… nedir o duygu? ne tam korkudur, ne nefret, ne iğrenme… belki de bunların hepsinden biraz karışık, daha adı konulamamış bir duygudur bu… ben örümcek ve o türden böcekleri hiç sevmem. tiksinti, iğrenme, böyle bir adı konulmamış karmaşık duyguya kapılırım örümcek görünce. nerede o çok bacaklı yaratıkları görsem, yokederim. yılandan, fareden, sinekten daha çok, örümcek türünden böceklerden tiksinirim.

    dün evimizde hiç paramız yoktu. günlerden cuma… azçok ama ille de para kazanmam gerekli ki, evcek çoluk çocuk cumartesiyi, pazarı geçirebilelim. pazartesi günü hafta başıdır, nasıl olsa biyerden para bulabilirim. benim için ilk ağızda para kaynağı da, hikâye yazmak… cuma günü bir hikâye yazabilirsem, hemen dergiye götürüp parasını alabilirim.

    cuma sabahı hikâye yazmak için masama oturdum. hikâye konuları dosyalarımı açtım, dolu dolu üç dosya… teker teker sayfalan çevirip, not ettiğim hikâye konularına baktım. onca konu içinde hiçbiri kafamda olgunlaşıp daha pişmemiş… içlerinde, beşon yıl önceden not ettiğim konular var, ama onları da yazacak durumda değilim. belki de tatsız bir günüm… ama hikâyeyi yazmak zorundayım, para almalıyım… kıvranıp duruyorum… şu hikâyeyi yazsam… hayır, güzel değil… bunu yazsam, ı-ıh, onda da iş yok… bu kıvranmanın nasıl bir işkenceli çile olduğunu, gerikalmış bir ülkede kalemiyle yaşamım kazanmak zorunda olanlardan başkaları anlayamaz, bilemez… hem de bu yazı, bir gazete yazısı, bir fıkra olmayacak, bir hikâye olacak… yani, yaratıcılık yanı ağır basan bir iş…

    sandalyenin üstünde o yana dönüyorum, bu yana dönüyorum… hiç söndürmeden birbirinin ateşinden ekleme içtiğim cıgaraların izmaritlerinden, önümdeki koca bakır tas dolmuş taşıyor. (cıgara tablası yerine kullandığım tastır bu.) çay içiyorum.

    kapı çalmıyor… duymazlar ki içerden kapı zilini… tam bir hikâye yakalar gibiyken, kapının zili düşüncemi bölüp parçaladı. bir daha kapı zili çaldı. niçin duymazlar zili?… üçüncü zil çalışta kalktım kapıyı açtım. komşunun çocuğu gelmiş bişey istiyor…

    oturuyorum masama… bak şimdi de radyoda berbat bir alaturka şarkı var. bitse, bir bitse şu şarkı… hikâye üzerine yoğunlaştırdığım zihnimi dağıtmamak için yerimden kalkmak istemiyorum. ama olmayacak… kalkıp radyoyu kapıyorum…

    bu kez de içerden bizimkilerin gürültüleri geliyor, bir bağırıp çağırma… «susun!» diye ben de onlara bağırsam, darılacaklar bana… hepsi bana darılabilir, ama ben onlara darılamam. çünkü onlar haklıdırlar. kendilerine göre haklı değil, gerçekten haklıdırlar.

    kapı çalmıyor yine… sütçü gelmiş. hikâye… zil… sucu aşağıdan bağırıyor: «sucuuu..»
    içerdekilere sesleniyorum: «sucu gelmiş…»
    «var, istemez… yarın getirsin…»
    kapıdan aşağıdaki sucuya sesleniyorum:
    «varmış, yarın getir sucu…»

    hikâye… bugün yazmak zorundayım…

    içerden biri, enyakınım, yani en yakınım olması .gereken birisi, gelip bişey söylüyor. ama nasıl bişey?… yazılamaz, söylenemez ki… o konuşmadan sonra, bir dinlenme evine gidip bir ay yatmalıyım ki, ancak dinlenip kendime gelebileyim… ama ben bugün hikâye yazmak, o hikâyenin de parasını almak zorundayım…

    ben de bişey söylüyorum. benim kendisine söz söylediğim, darılıyor bana. haydiii… o darıldı mı, gidip içerde cansıkıntısıyla oturabilir, ağlayabilir, yada gidip gezebilir. oysa ben oturup yazmak zorundayım… ama başkasının kalbini kırmışken ben hikâye yazamam ki… bu bir başka iş…

    helaya gittim… belki de hiç gereksizdi helaya gitmem, ama gittim… banyo küvetinin dibinde bir küçücük örümcek. kına kırmızısı karınlı bir örümcek. o bildiğimiz duvarlara ağ ören türden değil, başka bir tür örümcek.bu küvette böcekler gördüğüm olur. hemen bir tas su dökerim, böcek suyun akıntısına kapılıp küvetin deliğinden sürüklenip gider…

    o gün küvete su dökmedim, örümcek, küvetin beyaz parlak duvarlarına tırmanıp kurtulmak için uğraşıyordu. birazcık tırmanıyor, ayaklan parlak fayansta tutunamadığı için, düşüyor. düştüğü yerden yine tırmanmaya başlıyor, yine düşüyor. yine tırmanıyor, yine düşüyor… iyi, düşsün. nasıl olsa örümcek burdan kurtulamayacak. onun içinde, su döküp delikten aşağı gitmesine razı olmuyorum. ezip öldürmüyorum da… çünkü ölüm bile örümceğe kurtuluş olacak. onu öldürüp, içine düştüğü ve bir daha hiç kurtulamayacağı beyaz zindanından kurtarmıyorum. bırakıyorum küçücük örümceği bembeyaz hapishanesi içinde…

    masama oturuyorum… hikâye konuları dosyalarını karıştırıp duruyorum…

    bunca yılın yazarıyım. nasıl olsa, o eski alışkanlığımla bir hikâye şişiriveririm. ama eski bir yazar olmak, hikâye şişirmek için hiç de elverişli değildir. yeni bir yazarın böyle kolaylığı vardır. eski yazarlar bunu yapamazlar, çünkü herkesin gözü üzerlerindedir. off… iyi bir hikâye yazmalıyım, yazmak zorundayım… bir yazar beynini yiyen ve ailesine de beynini yediren kişidir.

    — haydi yemeğe!…
    öğle yemeği yiyoruz, daha ortada hikâye yok…

    yemekten sonra oturuyorum masama. şunu yazsam… en çok sever görünenler, ilkönce bırakırlar bizi. «artık eskisi gibi yazamıyor,» derler de, bir de kendilerinin bile bilincine varmadıkları gizli intikam alırlar. örneğin, üsteleyerek benden hikâye isteyen derginin sahibi bile kötü bir hikâye yazarsam çok sevinecektir: «nerde o eski hikâyeleri… artık yazamıyor eskisi gibi,» diyecektir çevresindekilere. eski ölçüde yazsam bile yine beğenmemeye hazırdır, daha iyisini yazmak zorundayım…

    helaya gidiyorum. neden gidiyorum? hiç… gidiyorum işte…

    örümcek banyo küvetinde hâlâ… kurtulamamış beyaz zindanından. oh, kurtulmasın… tırmanıyor, düşüyor… yine tırmanıyor… nasıl olsa kurtulamayacak bu beyaz çukurdan, ne diye öldürüp de onu işkencesinden kurtarayım?…

    insanı türlü türlü tanımlamışlar, «insan, gülen hayvan» demişler. «düşünüyorum, öyleyse varım» demişler, «insan, düşünen hayvandır» demişler. «insan, konuşan hayvan-hay-van-ı natık» demişler, «insan, yaratıkların en olgunu ekmel-i mahlukat» demişler. çok şey demişler insanlar, insan için…

    bana göre insan, işkence eden hayvandır, insandan başka işkence eden yaratık yok çünkü… ama bu tanım da tam değil. doğrusu şöyle olmalı: «insan işkence eden ve işkence çeken hayvandır.»

    örümceği işkencesi içinde bırakıp, kendi işkenceme dönüyorum. nerdeyse akşam olacak… ne zaman hikâyeyi yazacağım ben? beğendiğim, beğenir gibi olduğum hikâye konusu notlarını seçiyorum. onları ayırıp hikâye iskeletlerini kurmaya çalışıyorum. kapı çalınıyor yine… içerden gürültüler geliyor… birileri kavga ediyor…

    bir misafir geliyor, bir arkadaşım… hikâye… oturup çay içiyoruz… bir sürü laf, laf, laf… acaba yirmi lira borç verebilir miymişim. demek o benden de sıkıntıda. veriyorum… hikâye… elektrik tahsildarı gelmiş… «makbuzu bırakın, biz sonra parayı götürüp yatırırız.»

    zil… ses… hikâye… banyoda örümcek.
    — haydi yemeğe!

    banyodaki muslukta ellerimi yıkarken örümceğe bakıyorum, hâlâ tırmanıyor, hâlâ düşüp yuvarlanıyor, hâlâ tırmanıyor…

    akşam yemeği yiyoruz. yemekten sonra… ben de ne somurtkan, ne asık suratlı adamım yani… biraz gülsene, oynaşana çocuklarla… yine üç misafir geliyor. birara misafirleri bırakıp, banyoya gidiyorum, örümceğe bakıyorum, örümcek didiniyor. oooh, kurtulamayacak…

    misafirler gidiyor. bizim evdekiler yatıyor. şimdi bütün evlerdekiler yatmışlardır. banyo küvetinde örümcek, masada da ben… radyo yayını da bitti… oooh, sessizlik. şimdi iyi bir hikâye yazabilirim. hikâye iskeletleri kuruyorum biçok… kuruluşlarını beğenmiyorum hiçbirinin. bunlar daha çekirdek, gelişmemişler ki… başlıyorum yazmaya… olmuyor. onu bırakıp başka birine geçiyorum. bu gece yazarım hikâyeyi, yarın, cumartesi sabahı erkenden götürür, alırım parayı dergiden… yoksa pazar günü parasızız…

    uyku bastırıyor iyice. kalkıp odanın içinde dolaşıyorum. yeniden yazmaya başlıyorum. uykum açılsın diye banyoya gidip yüzümü soğuk suyla yıkıyorum, örümcek küvette… kurtulamıyor. masama geliyorum. bu hikâye hiç güldürücü değil ki… okurlar, benden, kendilerini güldürmemi istiyorlar. derginin sahibi de bunun için para veriyor hikâyelerime…

    başım, kâğıdın üstüne eğiliyor. bikaç kez başım vuruyor masaya… saate bakıyorum: üçbuçuk… bu uykulu kafayla yazamayacağım. en iyisi şimdi yatar uyurum, sabah erkenden kalkar, hemen yazarım hikâyeyi. aşağı yukarı bitti gibi bişey… hem de uykuda belki de daha gelişir hikâye… konuyu düşünerek yatarsam, uyurken kafamda gelişen hikâyeler olmuştur. sabaha da bişey kalmadı, iki üç saat var güneşin doğmasına…

    yatacaktım. daha önce banyoya girdim. örümceğe baktım, örümceğe baktım ve banyodan da çıkamadım. örümceğin küvetin duvarına tırmanıp tırmanıp düşüşünü önce umursamadan seyrediyordum. ama bu küçücük yaratığın canını dişine takmış o korkunç çabası gittikçe ilgimi, dikkatimi çekmeye başladı. uykum kaçtı, onu seyre başladım. oturdum küvetin kenarına…

    gövdesi iki boğumluydu, arkadaki boğum daha büyükçe, ön boğumu kına kırmızısı renginde, arka boğumu daha koyu, esmer kırmızısı. sekiz ayağı var, dördü sağ yanında, dördü sol yanında… o sekiz ayağını, sanki beyaz fayansa geçirmek istercesine çabayla atıyor, tırmanıyor, tırmanıyor, tırma… tır… ma… sonra düşüyor… küvetin dibinde birikmiş bir suyun içinde debeleniyor. kurtuluyor sudan. biraz sendelendikten sonra durup dinleniyor azıcık, güç topluyor, sonra yeniden başlıyor tırmanmaya… tırmanıyor, tırmanıyor, tırma… tır… düşüyor… sırtüstü düşüyor bu kez. sekiz ayağı havada çırpınıyor boyuna… ayağının birinin bir ucunu biyere takıp doğruluyor gövdesinin üstünde, öylece duruyor. artık kımıldayacak hali yok belli… yirmi saatten beri bu beyaz zindandan kurtulmak için didişmekten iyice yorulmuş, ölümünü bekliyor olmalı, kendini ölüme bırakmış… hayır hayır, yürüyor işte yine. başlıyor tırmanmaya… tırmanıyor, tırmanıyor… birden kayıp düşüyor…

    dikkat kesilmişim. sanki uzun, derin bir uykudan yeni kalkmış gibi dincim… odama gidip, «britannica» ansiklopedisi ciltlerini karıştırıp «örümcek» maddesini buluyorum. ansiklopedinin o cildini alıp banyoya geliyorum, örümcek tırmanıp tırmanıp düşüyor, düşüp düşüp tırmanıyor: ben de ansiklopediden örümcek’i okuyorum.

    örümcek, içine düştüğü beyaz zindanının kurtuluşsuz duvarlarına hiç yenilmiyor, yenilmeyi kendine, örümcekliği-ne, o sekiz ayağına hiç yediremiyor, yakıştıramıyor.

    banyoda ben, iki kişi oldum, iki tane «ben…» benlerden birisi, öbür ben’e, «sende hiç acıma yok mu, insanlık yok mu? öldür de kurtulsun şu zavallı örümcek…» diyor, öbür ben de, ötekine, «kendisi kurtulsun, kendi kendini kurtarsın…» diyor.

    kendi kendimle çatışmadayım, örümceği öldürüp kurtarmak istiyorum. ama onun ölüm kalım savaşma öyle bir derin saygı duyuyorum ki, onu öldürmeye acıyorum, elim varmıyor… yaşamak, bu sekiz ayaklı sizif’in hakkı…
    — haydi sizif, kurtar kendini!… haydi!… yen şu zindanın beyaz duvarlarını!…

    kurtarmak istiyorsan, öyleyse al örümceği, çıkar bu küvetten, bırak düz bir yere zavallıyı… özgürlüğüne kavuşsun… hayır, ben kurtaramam, çünkü tiksiniyorum, iğreniyorum ondan…

    ençok iğrendiğim yaratık olan örümceğe, şimdi bu can savaşı içinde büyük bir saygı duyuyorum. saygı duyduğum için kurtulmasını, iğrendiğim için de ölmesini istiyorum. ama artık işkence çekmesini istemiyorum: ya ölsün, ya kurtarsın kendini… bir kurtulsa, buradan bir kurtulsa, o zaman öldürürüm onu, ezerim, atarım delikten… ama kurtulamıyor ki öldüreyim.

    küvetin, bir dibi, dört de duvarı var. uç duvarı dik, bir duvarı oldukça yatık, eğik… üç dik duvardan çıkamayınca örümcek yatık duvara yöneldi. bu korkunç bişey, çok korkunç… nasıl oldu da, niçin yatık duvara yöneldi? bunda ne bilinç, ne de içgüdü var… içgüdüyü çok aşan bir davranış bu… yatık duvarı nasıl seçebildi örümcek? deneye deneye… yirmi saatten çok, zindanının üç dik duvarına tırmanmayı deneyip başaramayınca eğik duvara çıkmaya çabalıyor. tırmanıyor, tırmanıyor… hadi… yarıyı geçti… duvarda durup dinleniyor. yine tırmanıyor. düşecek gibi olunca, diklemesine değil de, yanlamasına tırmanmaya başlıyor. yaşa örümcek, yaşa; yaşamak senin hakkın örümcek… çık bu duvarı, aş bu duvarı, sonra seni öldüreceğim…

    düşüyor… bu kez çok yazık oldu. çünkü ta yukarıya dek tırmanmıştı, biriki adım sonra aşacaktı duvarı…
    dinlenip güç topluyor, yeniden saldırıyor duvara… tırmanıyor, tırmanıyor… hadi be örümcek, hadi be!… duruyor duvarda. dinlenip yeniden tırmanıyor. hadi, azıcık kaldı… hadi!

    çıkıyor örümcek, küvetin düzlüğüne ulaşıyor. orda birazcık durup, hızlı hızlı koşuyor biyerlere…
    — ezeceğim onu. iğrenirim, tiksinirim ondan da onun için öldüreceğim.

    hayır, hayır… öldüremiyorum. büyük bir saygım var işkence zindanından kendini kurtarabilen örümceğe… yaşa örümcek, yaşa sekiz ayaklı sizif, yaşamak senin hakkın…

    çıkıyorum banyodan. gün ağarmış, sabah olmuş. saat: altı… ikibuçuk saat örümceğin duvarla savaşını, sonra da nasıl utku kazandığını seyretmişim.

    günaydın yeni doğan gün… halkımı düşünüyorum, duvara tırmanan insanları…

    hiç uykum yok. oturuyorum masamın başına, sekiz ayaklı sizif’i yazıyorum. bitiyor yazım. ama saat onüç olmuştur. artık dergide kimse olmaz cumartesi günü, bu saatten sonra… ne yapalım, bu pazarı evcek parasız geçireceğiz.