şükela:  tümü | bugün
  • yıl 2001.
    stajyer unvanı altında filmlerden birinin setinde oraya buraya koşturuyorum.

    başrolde halil ergün. sahnesini oynamak üzereyken cep telefonunun üzerinde kaldığını farkediyor ve en yakınındakine* telefonu uzatıp "telefonum biraz sizde kalabilir mi?" diyor. elimdeki telefonu sıkı sıkı tutarken telefon çalmaya başlıyor: ekranda bakıyorum: "selim ileri arıyor". yaşasın. bizim evde* en aşina olduğum insanlardan biri.

    "halil bey'in telefonu?"
    "merhaba, ben kendisini aramıştım ama sanıyorum müsait değil.."
    "şu an çekimde, kısa süreliğine telefonunu bana bırakmıştı."
    "peki o zaman ben daha sonra tekrar arayayım."
    "selim bey, aradığınızı iletmemi ister misiniz?"
    "eğer zahmet olmazsa elbette isterim, ama daha sonra da deneyebilirim. siz zaten çok yoruluyor olmalısınız. kolaylıklar dilerim"

    yumuşacık ses tonu ve insana kendini önemli hissettiren (elbette hepimiz önemliyiz ama gün içinde kaç kişi bunu bize hissettirecek kadar bu duyguyu önemsiyor?) mutevazı kibarlığıyla, üzerinden 6 sene geçmiş olmasına rağmen hep bu an ve bana bu andan kalanla anımsadığım,

    gerçek, adam gibi adam.

    7 yıl sonra gelen deneyim ardından edi+: bu sefer ben kendisine bambaşka bir konu için telefon ettim. hala yüz yüze tanışıyor değiliz. yine aynı sevecen ses tonu, yine aynı kibarlık.. sevgi ve saygıyla.
  • nadir kitap'a verdiği söyleşide yanlış hatırlamalarıyla bendenizi üzen eski dost.

    1. "çağlayan yayınları vardı. 15 günde bir kitap çıkarırdı; küçük boy, 5 renkli kuşe kapaklı. bu kitaplar kitapçıda değil tütün bayilerinde satılırdı."

    hayır. gazete bayilerinde satılırdı. (onlar tütün ve sigara da satarlardı. ama bu kitapların dağıtımı gazete dağıtım şirketleri aracılığıyla idi) tütüncülerde kitap satılması meşrutiyet dönemindeydi.)

    .

    2. (sahaflar çarşısı) "bir tanesi hakkında ahmet güner sayar kitap da yazdı; raif yelkenci. onun dükkânını çok iyi bilenlerden biri de benim. raif bey'in hemen bitişiğinde elif kitabevi vardı, aslan kaynardağ."

    kimle karıştırdı acaba? hem de "en iyi bilenlerden" imiş. raif yelkenci hiçbir zaman sahaflar çarşısı'nda olmadı. onun dükkânı, çarşıdan kapalıçarşı tarafındaki alt taraftan çıkıp sola dönünce az ilerde idi...

    .

    3. "hayatımın bir döneminde hergün beyazıt'a iniyordum. teşvikiye'de oturuyorduk, beyazıt'a doğru yukarıdan aşağı yürüyor hem sahaflar çarşısı'na hem de ankara caddesi üzerindeki kitabevlerine uğruyordum."

    biraz garip bir iniş olmuş teşvikiye'den beyazıt'a... benim bildiğim teşvikiye'den beşiktaş ya da dolmabahçe'ye inilir, karaköy'den eminönü'ne ulaştıktan sonra sirkeci üzerinden (ki cağaloğlu'ndan [ankara caddesi] kitap da alıyormuş) beyazıt'a ağır ağır "çıkılır" olsa olsa.

    .

    4. "kürk mantolu madonna, herkes okuyor ama nasıl okuyorlar çok merak ediyorum. orada raik'le maria puder'in ayrılış sahnesi benim için türk edebiyatı'nın en büyük aşk ayrılığıdır. "

    o âşık zatın adı (evet, onun da adı "r" ile başlıyordu ama) raif idi.
    (bu hata bence söyleşiyi yapanın kulağının ve edebiyat bilgisinin zayıf olmasından)
  • 1949 istanbul dogumlu yazar
    diğer pek çok dönemi yazari gibi hukuk eğitimi gördü. dergi yazarlığı, senaryo yazarlıgı ve film yönetmenliği yaptıktan sonra kendini iç bayıcı romanlar yazmaya adadı
  • galiba buraya özür dilemeye geldim.

    selim ileriyi uzunca bir zaman hiç sevmedim. ama sevmediğim halde hiçbir yazısını da kaçırmadım.
    onun çevresini, arkadaşlarını, geçmişini, tanıdıklarını, bildiklerini, duyduklarını merak ediyor, her yazısını o hevesle açıyordum.
    bugün artık nerdeyse sadece onun kelimeleri olmuş diyebileceğim bir kaç kelimeyi ben de bazı cümlelerin arasına sıkıştırıyorum:
    handiyse, ilkyaz, ilkgençlik.

    azmi, okuma hevesi, basılmayan kitapları, ikili ilişkiler, hayal kırıklıkları. bunları kendisinden okudukça onu zaaflarıyla sevdim.

    "ancak zaaflarımızı seven bizi hakkıyla sever. meziyetlerimizi herkes zaten kabul eder." sahnenin dışındakiler, s.89
  • emrah serbes'e olan beğenisini çok güzel bir şekilde ifade eden yazar. linkler fani olabileceğinden mektubun tamamının burada durması iyi olacak;

    sevgili emrah serbes,

    birkaç gün önce, selma necatigil, ayşe sarısayın, ben, taksim gezi pastanesi’nde oturuyorduk. sizden söz açıldı; sevgili selma yeni romanınız deliduman’ı okuduğunu söyledi. beğenerek okuyormuş. ayşe de öykülerinizi okumuş, sevmiş.

    sadece dinliyordum. bilmem başka yazarlarda da oluyor mu, olmuş, olagelmiş mi; yaşlılığın eşiğinde yeni bir yazar adına pek tahammül kalmıyor. bilinçaltı mı, üstü mü, bilinçdışı mı, onu da bilmiyorum, ama yeni bir yazar, yeni yazarın yeni bir eseri hiç mi hiç hoşa gitmiyor. yani bende böyle oluyor. ayşe’ye ve selma’ya belli etmemeye çalışarak susuyordum.

    bir zaman geçti; daha önce sizi hiç okumadığım, deliduman’ın kapağını açmadığım halde, sizi apar topar fasafiso bir yazar yaparak, ama emrah serbes adını anmayarak; elli yıla yaklaşan yazarlık yaşamım boyunca, öyle birçok genç yazarın, yazar adayının görünüp parlayıp, sönüp gittiğini –bütün kötücüllüğümle- söylemekten kendimi alamadım.

    sonrasını, -çiğdem’in şişmanlığını gizleyen çağlar’ı yazdığınıza göre- siz elbette biliyorsunuz: pişmanlık, gizli bir utanç. altmış beş yaşımda hâlâ şişkin egomla pastanelerde akıl yürütmelerim... eve üzgün döndüm o akşam, gizli utanç sürdü.

    ertesi gün deliduman’ı kadıköy’de bir kitapçıdan aldırttım. daha ilk sayfada diliniz, anlatımınız, bu yeni zamandan seçtiğiniz ve kendinize özgü kıldığınız sözcükleriniz elbette etkiledi. ne var ki, bu kez de aklımda cumhuriyet kitap’ın kapağına çıkmanız, eray ak’ın sizin romanınız için yazdığı güzel yazı burgu gibiydi.

    ne çabuk, ne çabuk! diyordum kendi kendime, ne çabuk kapak, ne çabuk beğeniliş!..

    tabii, okumayı sürdürüyordum. o harikulâde, yarışmaya hazırlanış bölümünüze kaptırmış gitmiştim bile. merkez terzi orhan, markofoni’den alınan mavi gömlek, kipa alışveriş merkezi; hele sonradan, değişen değerlere bir keder gibi çakacağınız fatih kundura iç dünyamda belirdikçe beliriyordu.

    küçük kentle kasaba arası bir yerde hiç yaşamadım. bununla birlikte oraların dünyası hep çekici geldi. sizi okurken, uzun yıllar önce yazdığım bir senaryoyu, kırık bir aşk hikâyesi’ni hatırlıyordum, ömer kavur’la çalıştığım, tam da siz yaşta olduğum o günleri, ayvalık’taki çekimi, küçük yerlerin yürek yakıcı şiirini.

    o gece deliduman’dan elli altmış sayfa okudum. edebiyatımızın ve hayatımızın değişen çehresini alımlıyordum. hissediyordum ki, hem okulun bahçe duvarında, hem plajı gören kaldırımda ‘abuk subuk’ palmiyelerle güzelleştirilmek istenmiş kıyıdere’den bütün memlekete, her şeyin, geçmişin, eskilerden beri sürgit amerikanlaşmanın, en son teknik yeniliklerle eski ve bize özgü içlenişlerin tümüne açılacaktınız...

    nitekim çiğdem birdenbire –“kızkardeşim dana gibi şişko!”- şişman haliyle, üstelik doksan sekizinci sayfada karşımıza çıkınca, yaşadığımız bu acıklı gülünçlü yurda, tıpkı çiğdem’e duyulmuş sevgiyle yaklaştığınızı apaçık ayırt ettim.

    bugün cumartesi. deliduman’ın on beşinci bölümündeyim. dayanamayıp bir şeyler yazmak istedim.
    sonra bıraktığım yerden okumaya devam edeceğim.

    deliduman önemli bir roman. şunu söylemek istiyorum: deliduman bugünün romanı, şimdinin. şimdinin öyküsünü, romanını yazmak, bence hayli zor; hiçbir şey, hiçbir olgu yerli yerine oturmamış, hiçbir şeyin ödeşmesi yapılmamış... siz bu çetinceviz sorunu yenmişsiniz ve deliduman’la bir dönüm noktası oluşturmuşsunuz. ‘genç’ bir romanın artık var olduğunu kanıtlıyorsunuz. dilerim yolunuz hep böyle açık olsun.

    not: bana imzalayıp gönderdiğiniz deliduman yeni geçti elime.
    teşekkür ederim. onu saklayacağım.

    on beşinci bölümden sonrasını bendeki kitaptan okudum; bugün pazar, az önce bitti deliduman. yaşadığımız şizoid ortam!.. bütün kıskançlığımla başarınızı tekrar kutlamak zorundayım...
  • yaşadığımız ve geçtiğimiz yüzyılın unutulmuşlarına vefa borcu varmışçasına durmaksızın yazan, edebiyat ve kültür tarihine tek başına ettiği hizmeti kaç akademisyenin ömrüne sığdıramayacağı, sonraki nesillerin minnetle hatırlayacağı bir insan. eserlerinin çoğunu okumamış olsam da, içlerinde okuduklarım ve hakkında bildiklerim onu sevmeme kâfi.

    [bitmeyen işler yüzünden/ biz böyle olsun istemezdik şüphesiz/ geniş zamanlar umuyorduk/ çünkü çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek]* olmasın diye, söyleyiverdik.
  • trt gap ta yayimlanan izler adli programin sunucusuna soyle bir ayar vermistir kendisi:

    sunucu: eski yaziyla yazilan eserler anlasilmadigi icin okunmuyor ve sevilmiyor be!! *

    selim ileri: bugun cok okundugu soylenen eserlerden de cok fazla bir sey anlasildigi ya da anlasilabilecegi hakkinda suphelerim var.

    tebrik/takdir edilesi kisi...
  • "annem, bir alınyazısı gibi, hayatımı hazırlamaya başlıyor. öğle uykularından önce okunan masallar. masallarla başlıyor yazarlık hevesim, ülküm. cihangir ilkokulu birinci sınıf. herkes okumayazmayı başarmış, kırmızı kurdeleler takılıyor. bana takılmıyor, bir türlü sökememişim okumayazmayı. sonra annem çalıştırıyor; sabrın ve merhametin yordamını o günlerde hissetmiştim.

    annemi dalgın, hatta hülyalı, romanlar okurken hatırlıyorum. ama önce romanların sonunu okuyor annem! annemin okuduğu reşat nuri’yi, halide edib’i, cronin’i ben de okuyorum. cronin’den yeşil yıllar ve karanfilli kadın. reşat nuri’den damga. başka romanlar var.

    annemin okuduğu romanlar upuzun sürüyor. mutfakta. ütü masasının başında. yemek pişiriyor, ütü yapıyor, söküklerimizi dikiyor, çoraplarımızı yamıyor. kadıköyü’ndeki evde sobayı yakıyor. cihangir’deki evde balkonu yıkıyor...

    değişen hayata, usul usul yaklaşan yaşlanışa tuhaf bir kabulleniş. genç kalmak arzusu duymuyordu. geçen zaman avcumun içinde. birlikte hepi topu otuz iki yıl annemle. benden giderek uzaklaşan otuz iki yılın dökümünde anılar olanca keskin, sevinçlerini, hüzünlerini yeniden duyumsamaya çalışıyorum. iç sesi benden hiç uzaklaşmadı. çoğu kez, içteki çağıltısını söylemekten hep uzak durmuş, yakınma nedir bilmemiş bir annem kalıyor geriye!

    elim yanmışçasına bırakıyorum şimdi yazmayı..."
  • hakkında güzel alıntılar barındıran bir taha akyol yazısı: http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/20326053.asp
  • bir yazısında yıldırım türker onun için pek güzel bir benzetme yapar: türk edebiyatının vefakar arkeologu