şükela:  tümü | bugün soru sor
  • bir moğollar şarkısı, aslen aşık veysel tarafından söylenmiştir. sözleri;

    aşkımın temeli sen bir alemsin
    sevgi muhabbetsin dilde kelamsın
    merhabasın dosttan gelen selamsın
    duyarak anarım sen varsın orda

    saklarım gözümde güzelliğini
    her neye bakarsam sen varsın orda
    kalbimde gizlerim muhabbetini
    koymam yabancıyı sen varsın orda

    çeşitli çiçekler yeşil yapraklar
    renkler içinde nakşını saklar
    karanlık geceler aydın şafaklar
    uyanır cümle alem sen varsın orda

    mevcuyette olan kudret kuvvet
    senden hasıl oldu sen verdin hayat
    yoktur senden başka ilanihayet(*)
    inanıp kanmışım sen varsın orda

    hu çeker iniler çalınan sazlar
    kükremiş dalgalar coşar denizler
    güneş doğar perdelenir yıldızlar
    saçar kıvılcımlar sen varsın orda

    veyseli söyleten sen oldun mutlak
    gezer daldan dala yorulur ahmak
    sen ağaç misali biz dalda yaprak
    meyva çekirdeğisin sen varsın orda

    (*) ilanihayet : bitene kadar manasındadır. uyarısı için matarama su ko'ya teşekkür ederim.

    edit2: kanradan nick'li arkadaş diyor ki, orijinalinde "saklarım gözümde" diye başlayan kıta birinci kıtadır.. hece dizilişine de bakıldığı zaman zaten a-b-a-b diye dizildiğinden arkadaşımın dediği doğrudur. fakat ben buraya sözleri "bir moğolar şarkısı" diyerek yazdığımdan sıralamayı düzeltemeyeceğim. kendisine ilgisinden dolayı teşekkür ederim, sevgiler..

    edit3: z diyor ki; "aşkımın temeli sen bir alevsin" değil, "aşkımın temeli sen bir alemsin" olucak.. doğrudur da.. ama edit2de de belirttiğim gibi, sözleri aşık veysel'e ait olan moğollar şarkısı diye yazdığım için sözleri, şarkıda duyduğum biçimiyle kalıcak.. ilgisi için kendisine teşekkür ederim, sevgiler...

    /*bu entry de sonradan en fazla düzenlediğim entry oldu, gün gelicek kendinden uzun düzeltme notu olucak.. olsun*/

    edit4: kirmizi kalem diyor ki, cahit berkay da edit3teki gibi söylüyor, ben yanlış anlamışım.. olabilir. teşekkür ediyoruz. şunu da eklemişti kendisi, taner öngür söylüyodu diye.. o konuda da emin değilim demin cahit berkay dedim ama kayıtta hangisi söylemiştir açıkçası şu an aklımda değil.. şarkı da elimde yok dinlesem daha kesin bişey yazsam.. ama taner öngür söylüyodu sanki..

    edit5: kanradanın uyarısıyla tekrar dinledim şarkıyı, sen bir alemsin diyor hakkaten.. vokal de taner bey'in hakakten.. bu yanlışlar da böyle düzeltilmiş olsun..
  • ".....ne yana baksan orada allah'ın yüzü vardır*."
    (bakara suresi/115)
  • sibel sezal ı tanıdığım şarkısı. çok güzel bir arkadaşlığın tohumlarından biri,hayatımızdaki sıkıntılı bir dönemimizde kesişen yollarımızda birbirimizin hayatına dahiliyetimize dair özel bir şarkıdır. pc yaygın değil o kadar, msn den yada mail ile şarkıyı yollayamıyoruz. radyodan sürekli istediğimiz, ancak arşivlerinde varsa dinleyebildiğimiz sözleri fikret kızılok'a müziği özkan samioğlu'na ait şarkı.
  • geçen gün ilk kez dinlediğim bir sibel sezal şarkısı. dinledikçe insanı efkarlandırıyor. hüzün parçaları kalbinize işliyor. keşke daha önce varlığından haberim olsaydı dediğim bir şarkı.
  • sibel sezal'ın en güzel parçalarından ama biraz da ilginç olduğunu düşündüğüm şarkısı.
    hareketli gibi ama slow hissi veren ya da tam tersi slow gibi olup hareketli gibi gelen; nakarat kısmına kadar hareketlenip nakarat kısmında inişe geçen garip bir yapısı var ki bu da şarkıyı güzelleştiren unsurlardan birisi.( sadece bana garip geliyor da olabilir tabi )
  • kızılok'un yazdığı sözleri şu şekilde:

    her şey kopar gidermiş kendi zamanından
    akan bir su gibi avuçlarından
    bir varmış bir yokmuş, masal misali
    kendine bakarsın kendi arkandan

    beklemek boşuna, yarın dün değil
    yaşadıkların artık bugün değil
    ayrılık her şeyde, her bir yanında
    dönmek artık mümkün değil

    oysa
    sen varsın orada

    bir soluk bekleyiş kaplar içini
    unutur gidersin bazen kendini
    ılık bir gözyaşı, yağmur misali
    düştükçe anlar aklından geçeni

    beklemek boşuna, yarın dün değil
    yaşadıkların artık bugün değil
    ayrılık her şeyde, her bir yanında
    dönmek artık mümkün değil

    oysa
    sen varsın orada

    gitar: bülent ortaçgil
  • erdoğan emirin tozunu alip sundugu bir aşık veysel emanetidir.

    bir radyo kaydi sanirim. cok guzel soylemis.

    ilahi bir aska ithaf edilmis bir turku ancak sevdiklerinin orada bir yerde oldugunu bilip sevgisini eksiltmeyen, ozleyen, bekleyen herkese gelsin.

    http://www.youtube.com/watch?v=uxqroybgnym
  • sozleri asik veysel'e ait olan mogollarin soyledigi versiyonu kanimca sevgiliye soylenebilecek en guzel sarkidir.
    sen varsin orda
  • fikret kızılok'un etkisinin yoğun bir şekilde hissedildiği sibel sezal vokaliyle güzel olmuş bir şarkı.

    http://www.youtube.com/watch?v=clalvmkvp40
  • http://www.youtube.com/watch?v=y5ercprvuwg

    galiba 20 yaşındaydım, her gece odamı toparlayıp okula gitmeden önceki gece bu şarkıyı açar, sonra balkondan göğü izlerdim. o zamanlar bir çok anlam yüklüyordum bu şarkının bahisettiği şeye. bazen bu belirsiz zamirin yeri bir kadın oluyor, bazen bir iz, geçmişte kalbe batmış bir insanı yitirmek, beklemek, kaybetmek, yalnızlık, gülün dikeni ya da gülün kendisi.

    bazen de, hayallerimde yaşattığım kadınların, dostların, olayların ve hikayelerin tüm oyuncularını daha bizzat kendilerini tanımadan suretlerini (gölgelerini) zihnimde görünür kılan, zahiri (bkz: ez zahir) hale getiren el batın'ı düşleyerek göğü izler, dalar giderdim.

    şarkının sözlerinin erken yaştan gözlerin kaybetmiş ünlü şair aşık veysel'e ait olduğunu ise şimdi öğreniyorum. bundan da tek bir anlam çıkarıyorum, görmek isteyen ve ince görene her şey aşikar ve zahiri, götünü denize dönene ise her şey batınidir.

    ben mühendisim, yarın işe gideceğim, götünü denize dönmeyi matah sayan ve bunu gerçekçilik olarak tanımlayan insanların arasında görünmez, bir parça içine kapanık ve hatta bir silik iz olarak bulunacağım. ergenken bu şarkıya yüklediğim anlamı hakir görenlerin ya da hayalci bulanların ne kadar budala, beş para etmez ve kör olduklarını şimdi daha iyi anlıyorum, dahası, suçluluk duyuyorum. bir zamanlar hayalini kurduğum şey adına doğru bir yol kuramadığım için, insanları var etmek için yanlış kılıklara büründüğüm için, aslımı sakladığım, kendi içimde kurguladığım gerçek bene dair her şeyi sakladığım, kimi zaman "bu sıpa ne anlar" deyip, kimi zaman da kendimden utanıp içimde tuttuklarımı paylaşmadığım, ve dolayısıyla hazine olduğuna inandığım mirasa dair hiçbir şeyi açık etmediğim, etmemem gerektiği hissine kapıldığım için.

    gittikçe ortalama, hatta uyumsuz (ve dolayısıyla başarısız) ve bunun doğal sonucu olarak daha yalnız bir hale geldim. bu beni öyle mahvetti ki, bunu tarif etmek için aklıma gelen tek şey, okulu bırakıp tekrar başlamadan önce gördüğüm okula uzak kalma kabusları, ya da insanlara, veyahut meğer lise bitmemiş de halen lise okuyorum. yani bir treni kaçırmışlık hissi, çemberin dışında kalmak, dışlanmak, toplum içinde işlevsiz hale gelmekle ilgili rüyalar. fakat şimdiki halime bakınca, aslında her şey sıfırlanmış, her şeye güvenimi yitirmişim, başkaları kariyerlerinde güzel noktalara gelmişken, ya da toplumda işlev sahibi bir şekilde hayatın balını kaymağını yerken, kimisi yuvasını kurup rölantide giderken ben bir hiç olarak, bağımsız ve tamamen yalnız bir insan evladı olarak hala aynı yerdeyim. artık kaybedecek bir şeyi olmayan bir bilinçle düşünüyorum, tüm bu güven yitimi, bir zamanlar ne kadar haklı olduğumu suratıma çarpıyor. nasıl hissediyorum biliyor musun, bir zamanlar bir dergahın en umut vadeden öğrencisiyken bilmediğim sulara girdiğim için cezalandırılıyorum sanki. sonsuz bir özgürlüğü, rüzgarı karşıma almak pahasına yaşamak yerine, rüzgara kendimi bırakıp sonsuz bir tutsaklığa düşmüşüm, bir parça aldatılmışım ya da kendimi aldatmışım ve aklımda dergahın üstadının görüntüsü, bıyık altından sırıtıyor.

    neye aç olduğumu düşünüyorum, tekrar tekrar aynı odunu alıp aynı şekilde kesmek, aynı şekilde taşımak, değersiz taşları elime alıp onlara minik bir aygıtla biçim vermek, küçük bir keskiyle birbirinin aynısı olan binlerce bilye yapmak. şekilsiz taşları mükemmel kürelere anlamsızca çevirmek. neye özlem duyuyorum, onu da anımsıyorum galiba. yürümeye ne kadar özlem duyduğumu, şehrin eski mahallelerinin sokaklarındaki mahalle havasını dışartan izleyip iç geçirmeyi, bilmediğim sokaklarda kendimi kaybedip sarhoş olmayı, mahşere dönmüş bir kalabalığın arasında, her şey ile hiçlik arasında gidip gelmeyi özlüyorum işte. birini aramak ama kimi aradığını bilmemek, samanlıkta bir iğne için debelenmek (belki iğnenin kendisini bulmak kadar keyifli bu, belki de daha keyifli), yolculuk yapmak, otobüste yolun akışını seyretmek, yürümek, ve pencereleri gör, kapıları sağır bilmediğim güzel binaların katlarında hayali mutlu genç aileleri kafamda yaşatmak, belki kendimi o katların içine koymak.

    ben aza tamah ederdim, yani çocukken, ne istediğimi o denli iyi bilirdim ki çokluğa ihtiyaç duymazdım. hatta istediğim şuydu, her ne az ise onu bölerek çoğaltmak, varolanı insanları doyuracak kadar çok, insanlara yetecek kadar az pay etmek. bahsettiğim ise yemek değil, saygı ve sevgidir, böyle bir çocuktum, efendi ve içine kapanık biriydim. bu hissi ve ritmi uzunca bir süre, 25 sene içimde taşıdım sonra hayat bana siktir çekti, ben hayata siktir çektim bitti gitti. fakat şimdi tekrar aynı görüntüleri, tatları hatırlamaya, anımsamaya çalışıyorum. iki insanın bir olduğu bir sevgi, ve çok insanın birlik olduğu bir halil ibrahim sofrası, üşüyen onlarca insanın bir ateşin ışığı etrafında toplanıp birbirlerini ısıtması. bunlar elbet kimilerine fazlasıyla arabesk ya da hayalperest gelebilir, kavga ve gürültünün, sevgisizliğin, düzensizliğin olduğu bir yerde 10 yaşında bir çocuk için ise gerçeği ezip geçen bir hakikattir. çünkü bu içten gelmiştir, rab de içten geleni duymuş ve "eğri ile doğrunun farkını isteyen" hazret gibi yüceltmiştir, el hafid, er rafi diptekini alıp tepeye çıkarmış, "dileğin o denli güzel ki onu alçaltma" dercesine yükseltmiştir.

    şimdi ise, sadece insanların çirkinliklerine uyum sağlamak, çiğliklerine katlanmak, dahası yalnızlığın ve sevgisizliğin yarattığı bir yoklukla, kendi çirkinliklerimi ve çiğliğimi görmekle mükellefmişcesine yaşıyorum. yarı nihilist, tüm ideallerini yitirmiş, ve para biriktirmek için takla atan, kendi yokluğundan ötürü yokluğu kuvvete çevirmek için bir iç disiplin ve düzen kurmaya çalışarak vaktini harcayan bir hiçim işte, hiç. ne bir kadının teni, ne bir yüreğin aidiyeti, ne hayatın ışıl ışıl neon lambalarının çekiciliği, ne güzel bir cumartesi gecesi, ne başbaşa sevişerek birbirine tutunan bir fotorafın mutluluğu, ne sesini özlediğim birinin açacağı telefonun uzakları yakın etmesi. hiç, hiçbir şey, öksüz bir çocuğun içine attıkları, beslenmemiş bir tohumun varoluş çırpınışları, çorak ve kurak bir iklime uyum sağlamak için dikenlerle yaşama tutunmanın yalnızlığı, anlamsız, yitik ve viran bir toprağın üzerinde yapayalnız kaktüs gibi yaşamak.

    halbuki kafamda canlandırdığım tüm suretlerin, hayallerin, hayali karakterlerin anlık bir sigara keyfinin etrafında danseden duman gibi gelip geçici olarak değil, kalıcı ve hakiki olarak tasavvur etmiştim. belki tasavvur edecek kadar zeki, ama onu var kılacak kadar muktedir olmadım, ya da yolculuğun sonuna varmaktan korktuğum için otobüs değiştirdim, varmak yerine geri dönüp tekrar otobüse binmek istedim. bilmiyorum, senelerdir dinlemediğim bir şarkıyı tekrar dinlediğimde, sözlerini bile doğru dürüst anlamadan şarkının ritminin bende uyandırdığı hislerin peşinden neden "tam olarak" gitmediğimi sorguluyor, ve içinde bulunduğum bu dipsiz kuyunun içinde can çekişiyor, suçluluk duyuyorum. ve tüm hislerim, mevcut yaşamımda varolan her şeye nefret duymamı, derinlikli bir aşağılama hissetmemi sağlıyor.

    bütün bunları sadece şimdi bu şarkıyı benim gibi dinleyen insanlar için yazdım, gördüklerinize tutunun, vakit erken ya da geç olsun farketmez, bu hayatın tantanası gönlünüze hitap eden hayalin asla önüne geçmemeli. çünkü kafanızda kurguladıklarınız yüreğinizden geliyorsa, kendi suretinizle muhatap oluyorsunuz, hiçbir insan kendine sırtını dönmemeli, kendini içeri atmamalı. her tohum karanlığa ihtiyaç duyar, rahme düşen can da karanlıkta beklemek ister ama karanlık baki değildir, insanın bir şeyler yapabilmesi için önce içindekini dışarı atması, görünür kılması gerekiyor. belki tohum da çiçek olmadığı için, rahme düşen yumurta da insan olmadığı için yamuk yumuk eksik halinden utanıyor da o karanlığa ihtiyaç duyuyor, belki hayalleri güzel insanların yaşadığı depresyon da bunun gibi bir şey. ama bir yerde yaşam, toprağı terketmektir, anayı terk etmektir, ne kadar beslen ya da ne kadar prematüre olursan ol.