şükela:  tümü | bugün
  • 'sana'nin degi$ik bir lehcedeki soylenisi (ornek: ben sene yenmi$im=ben sana yanm$isim)
  • 365 gün 6 saatlik birim
    çok çabuk geçerler
  • yıl'ın eşanlamlısı...
  • her ne kadar yıl ile aynı anlama gelse de, bazen de gelmiyor. örneğin; "seneye kuzey irlanda'da olacağım." cümlesini ele aldığımızda, "gelecek yıl" anlamında kullanıldığını görüyoruz. aynı durum "haftaya" kelimesi için de geçerli olmasına rağmen ay için değil. (iyi ki değilmiş).
  • talanın yüzde birine denk gelen samoa para birimidir.
  • istanbul'u kavuran sıcak bir temmuz sabahında, ofisinin cam duvarlarından yoldan geçen arabalara bakıp telefonla konuşan füme rengi elbise giymiş otuzlu yaşlarında güzel bir kadın, telefonu aniden karşısındakinin yüzüne kapatıp sıkkın bir nefes verdi. elinde olmadan yaptığı anlık hareketlerden sonra sıcaklıyor ve boğuluyor gibi hissediyordu. plazadaki pencerelerin açılmaması kendisini delirtiyor ve her seferinde odanın köşesindeki dev vazoyu cama fırlatmamak için kendini zor tutuyordu.

    "bu kaçıncı, senem?" diye sordu kendine. karşısındaki, iş yaptıkları önemli bir firmanın temsilcisi olsa bile bir anlık karartı, ona telefonu kapattırıyor ve ortalığı havaya uçurmak için cesaret veriyordu. pahalı ayakkabılarını çıkardı ve krem rengi halının üzerinde yalınayak dolaşıp, biraz önce kendisine sorduğu soruyu tekrarladı. yarıda bıraktığı telefon konuşmalarının ve sonradan durumu kurtarmak için uydurduğu renkli yalanların sayısını hatırlamıyordu. ayna karşısında kendisine yalan söylerken bile "acaba gerçek olabilir mi?" dediği zamanlarda yok değildi. içinde, bir şeyleri bozan karanlık bir hayalet vardı. ara sıra geliyor, telefonları kapatıyor, ortalığı birbirine kattıktan sonra geride yeşil gözlerinde şaşkın bulutların geçtiği bir kadın bırakıyordu.

    kadının adı senemdi. 10 senedir bir plazanın 15. katında çalışıyor ve kariyerini biraz fırtınalı da olsa devam ettiriyordu. ara sıra ezelden beri cam kutunun içinde hapsolduğunu sanıp, anahtar sorusunu yine soruyordu:

    "bu kaçıncı senem?"

    kendisini hayata ve normale geri döndürmek için bu soruyu soruyor, cevaplarken de iyileşiyordu. plazada kaçıncı senesini geçirdiğini ojesiz parmaklarıyla hesapladı. iyi bir şeylerin olacağını hissettiği seneler karavana geçmiş, dipsiz felaketler bekledikleri ise nispeten iyi sonlanmıştı. zamansız ölümlerin ruhunda açtığı boşlukların ise tarifi mümkün değildi.

    ömürü bir arada tutan senelerinin arkasında kalan yüzdesi, önünde uzandığı kısımdan daha fazlaydı artık. sol elinin içindeki hayat çizgisi, yaşadığı kadar yaşamayacağını, kum saatinin alttaki kısmının üsttekinden çok daha dolu olduğunu söylüyordu. karanlık hayaleti hemen karşısında dikildi ve isimsiz ormanlar gibi yeşil gözlerine baktı. gözlerinin yansımasından kendine bakıyormuş gibi hareketsiz, ölümcül ve zamansızdı. uykusuz geçen gecelerinin tetikte bekleyen kabusuydu.

    "bu seninle geçirdiğim kaçıncı senem?" diye haykırdı hayalete. neden kendisini bırakmıyordu, neden füme elbiseli binlerce insan varken bula bula kendisini buluyordu. bir lanetin mührünü mü kırmıştı seneler önce, anlatılması yasak olan bir masalı mı yaymaya çalışmıştı herkese?

    masasına doğru ürkek adımlarla koşup koltuğa oturdu, ikinci çekmeceden renkli haplarını çıkardı. onlar olmadan hayaletin gideceği yoktu, hayaletle birlikte kendisinin yaşlı halini de görmeye başlayacaktı biraz sonra. kurumuş bir ağaç kabuğundan farklı olmayan yaşlılığını. her zaman genç kalacağı sanrısı, yerini yaşlanma korkusuna bırakmıştı. elleri titrerken iki tane hap aldı ve gözlerini kapattı. gözlerini açtığı zaman her şeyin biteceğini biliyordu, bitmese tüm kutuyu olduğu gibi kafaya dikecekti. artık olmayan ruhların ısrarlarını çekmeyecekti. geriye doğru sayarken, bütün bunların bitmesini istedi.

    çok kısa süre sonra gözlerini açıp çevresine baktı. yüksek ağaçlar hızla yanından geçerken, bir arabanın arka koltuğundaydı. ailesiyle tatile çıktığını, 25 yaşında ve hala işsiz olduğunu farkedince yorgun gülümsedi. ellerinin içi bile terlemişti, sol ayasına bakıp hayat çizgisinin kısa olmasına bile üzülmedi. gördüğü kötü bir kabustu; hayattan daha gerçekçi, siyahtan bile daha karanlık. pencereyi açıp çam kokulu rüzgarlarla yüzünü yıkadı, son günlerde oldukça fazla görmeye başlamıştı bu tür rüyaları.

    aslında bunun rüya olduğu ve asıl hayatın plazada, yarı baygın şekilde koltuka devam ettiği düşüncesi birden parladı gözlerinin önünde. öyle kuvvetli bir parlaklıktı ki bu, senem'in gözbebekleri anında küçüldü, tırnaklarını koluna geçirdi. geri dönmek istemiyordu on sene sonrasına, ölü renkler diyarına. bu rüya olsa bile devam edecekti, uyanmayacaktı. sonsuza kadar bir arabanın arka koltuğunda ilerleyecek ve çam kokulu yollarda çizgilere bakacaktı. bir şeylerin değiştiğini hissetti, içinde bulunduğunu görüntüler yine kaymaya ve tuhaflaşmaya başlamıştı. gözlerini kapattığı an başka yerde açacağını ve orasının güzel bir yer olmayacağını hissetti. gözlerini sonuna kadar açtı, elini ısırdı ama göz kapaklarının tonlarca ağırlığına boyun eğemedi.

    karanlığın içinde ilerlediğinin farkındaydı, elleri titriyordu. kaç yaşında uyanacaktı acaba? kuru bir ağaç kabuğu gibi bir yatakta uyanıp ölümü bekleyeceğini düşününce, sonsuza kadar karanlıkta ilerlemek bile istedi. gözlerini açmayacak ve artık hiçbir şey duymayacaktı, karanlığa kurban edecekti kendisini. kalp atışlarını yeniden duymaya başlayınca, hayata bir şekilde dönüyor olduğunu anladı. yeni bir rüya mı yoksa gerçek hayatına mı dönecekti, bilemiyordu. alt dudağı titredi, neden bütün bunların onun başına geldiği hakkında fikri yoktu, kime isyan edeceğini de bilmiyordu. ne zaman "neden ben" diye çığlık atsa, rüyasından uyanıyor ve gerçeğin ne olduğunu merak ediyordu. karanlık hafiften dağılmaya başladı, renkleri seçebiliyordu.

    kendi odasında uyandı. göğsünde bir kitap vardı, ellerini yanaklarına götürüp uyurken ağlamış olduğunu fark etti. kaç yaşında olduğunu anlamak için ellerine baktı, ojesiz ve küçüktü. çalışma lambasının hafif sarı ışığında parıldayan yaprak testlere ve kitaplarına baktı. büyük sınava aylar kaldığına göre 17 yaşındaydı daha. zamansız ve mekansız kabusları hayatını zehir etse de, bir plazada daralmadığına, insanların yüzlerine telefon kapatmadığına ve haplara muhtaç olmadığına sevindi. 17, güzel bir hayatı planlamak için oldukça iyi bir yaştı. odasının içinde dolaştı, penceresini açıp yoldan geçen arabalara baktı.

    arabalar yavaşça yok olmaya başlarken, hapların etkisinin geçtiğini dehşetle fark etti, gerçeğine geri dönüyordu yine. tırnağını koluna batırıp sordu:

    "bu kaçıncı senem?"
  • 364 gün 6 saat. hesabı alabilir miyim?
  • ömrün para birimi gibi. bir kere bozdurunca harcanıp gidiyor anlamadan.
  • gece yarıları daha yavaş doluyor bu meret, ya da biz yazalım diye hazırlanmış oluyor playlistler.

    sene diyince anlamlı olmadı ama değil mi? seneler diyeyim de acısın biraz, acıtsın. seneler doluyordu bir şeylere bir türkümüzde. ahh o denli hasret kalmışız ki kendimize, duyamıyoruz. ne türküyü, ne sesimizi, ne sesleri. kulakların sağır oluyor seneler geçtikçe, gözler bulanık. belki de seneler geçtikçe anladığın için hayatın nereye gittiğini algılarını kapıyorsundur. şu an burada nerede o eski çilekler desem, itiraz edemezsiniz. kırılırım.
    kırıldık da geçen senelerde önümüzdekilerde de düşeriz bi yerlerden muhakkak.

    içini dolduruyoruz ama senelerin, seneye bu sıralar neler olacak diye düşündüysek geçen sene muhakkak yanılıyorduk. çünkü ben yarınım söz konusu olduğunda bile yanılıyorum.

    özlüyorum. geçen seneyi ondan öncekini, ondan bi öncekini. şüphesiz bu sene de özlenecek, sırası gelince.
    düşünce kalkmayı öğrendik, yorulunca dinlenmeyi, gözü kapalı koşarken duvara toslamaya da aşina olacağız elbet. umarım ki özlediğimiz son seneleri gülümsemeyle film şeridi yapabilelim son anımızda.

    seneler geçer, daha da geçecek. ben hep özleyeceğim, hep ya bir ileri ya da geri.
  • sana sözcüğünün akdeniz yöresinde yörük ağzı ve kırsalındaki söyleniş biçimi. kaba desen değil, kibar desen değil. örneğin: böyün bene yarın sene.

    (bkz: bugün bize yarın size)
    (bkz: bi yılın sene)