şükela:  tümü | bugün
  • ismail kılıçarslan tarafından kaleme alınan 2 ekim 2016 tarihli hoş bir gazete yazısıdır. metnin tam hâli de şöyle:

    seni ben sonbahara

    'seni ben, sabah güneşini gördüğünde içini açıveren bir çeşit kır çiçeğine benzetiyorum. hani böyle mordan sarıya doğru adını bilmediğim renklerle bezeli. hani böyle inadına bir kayanın dibinde, bir keseğin yanında tutunmuş ve tutunmak için köklerinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan bir kır çiçeğine. sadece sabahları güneşin gelip, ışınlarını tatlı tatlı yeryüzüne taksim ederken güneşe ihtiyaç duyan bir kır çiçeğine. sabah güneşi olmak istiyorsam bundandır.'

    aşağı yukarı böyleydi arif'in eylül'e yazdığı evlilik teklifi metni. aslında arkadaşları ona 'oğlum şimdi sinemada özel film göstererek, uçakta pilot mikrofonundan anons yaparak, yamaç paraşütü esnasında falan evlilik teklif etmek moda. mektupla evlilik teklif etmek nedir lan? 1978 yılında mı yaşıyoruz?' demişlerdi demesine; ama arif öyle biri değildi.

    öyle biri değildi, çünkü 'hizaya girmek' deyiminin karşılığını bilmiyordu arif. akıp giden hayatın ona sunduğu çok çeşitli oyuncaklardan birini, herhangi birini bile seçtiğinde hizaya gireceğine, o kocaman çarkın bir dişlisi olacağına iman etmişti. bir de tabii, 'bu düğün daha önce yapıldı' dizesini biliyordu. arif, şiirden de anlıyordu. hiç birini göstermedi ama sanırım yazıyordu da gizli saklı.

    kalem biriktiriyordu arif. 'insana kalemi veren rabbe hamdolsun… kalem varsa kelam da vardır' derdi her seferinde. altın uçlu, koleksiyon değeri olan 300'ü aşkın kalemiyle, aklına düşünce tellerine dokundurduğu tanburuyla arif işte… bizim arif.

    'bizim arif' diyorum ya, boşuna değil. çok geceler 'neydi lan o şarkının adı?' diye zihnimizi yorduğumuz vakidir, 'hani şey söylüyordu, hatırlasana.'

    nakşilik şurada dururken, 'bu arif'in doğal tekkesi bence cerrahiler abi' yorumları yapılırken bizim arif, nereden bulduysa buldu, gidip gülşeni oldu. gezmedik tekke, uğranmadık dergâh bırakmayan ben, istanbul'da bir gülşeni tekkesinin varlığından haberdar bile değildim. varın ötesini siz hesap edin.

    insan arif'i azıcık tanıyınca kendi kendine derdi ki 'kalem biriktiren, tanbur çalan, şiirden anlayan, edebiyat bilen bu yakışıklı adam, şahane, süper, olağanüstü âşık da olur elbette.'

    ı-ıh. olmadı. nice güzelce kızlar arif'e haberler saldılar, aracılar gönderdiler ama bizim arif hiçbirine dönüp de gözünün ucuyla dahi bakmadı. ben konuyu açınca 'aşk dediğin nasip işi abi en nihayet' deyip elimi kolumu bağlardı.

    sonra fakülte bitti. ben o kızla evlendim. arif, sırtına lacileri çekmek istemediği için baba mesleğini devraldı. oldu mu sana 'pazarcı arif.' mevsimine göre ya karpuz ya lahana satıyor, 'lahana güzel mi' diyenlere 'vallahi bilmiyorum. ben lahana sevmem, güzelinden çirkininden de anlamam. ben sadece satıyorum' diye cevap verirdi.

    benim şark hizmetim nedeniyle birkaç yıl görüşemedik. tayinimi istanbul'a isteyince yeniden bir araya gelip ayrılığı telafi etmemiz sadece iki dakika sürdü. pazar tezgâhının yanındaki kasalardan birine çöküp şöyle dedim çünkü: 'arif, neydi lan o şarkının adı? hani şey söylüyordu hatırlasana.'

    günler ayları, aylar yılları kovaladı. zaman, her zamanki insafsızlığıyla akıp gitti. elinizden öpsün, iki oğlum, bir kızım oldu. eh, ele avuca gelir, laf konuştu mu anlar yaşa da geldi hepsi. terfi üstüne terfi aldım. daire başkanıydım artık.

    benim hayatımda bütün bunlar olurken arif, nedense hala bekardı. 'nedense' diyerek safa yatıyorum aslında. şarkıları bulamadığı gibi, doğru kızı da bir türlü bulamamıştı. en nihayet anası yaşı geçkin bir kız bulup baş göz edecekti arif'i. iş büyük bir hızla o kaçınılmaz sona ilerliyordu.

    pazara uğradığım bir gün 'abi ben âşık oldum' dediğinde hem sevindim hem şaşırdım doğrusu. kıza yazdığı evlilik teklifi metnini de, arkadaşlarının verdiği tepkiyi de, kızın nereden gelip nereye gittiğini de belirgin bir heyecanla ve bir çırpıda anlattı.

    'yaş' dedi, 'öyle böyle 35 oldu be münir abi. bu saatten sonra dizlerimin bağını çözecek bir kızın karşıma çıkacağına ihtimal vermezdim.'

    ertesi gün, eylül'le buluşmasından hemen sonra damladım tabii pazar yerine. çatlıyorum meraktan. baktım, yüzünde güller açıyor. 'hayırlı olsun arif' dedim tabii. gülümsedi. 'abi, kız kabul etti ama ben teklifimi geri çektim' dedi.

    üç saat uğraşıp, sonunda ağzından kerpetenle aldım lafı. meğer kız evlilik teklifini kabul ettikten sonra arif'e çok sevdiği bir yüzük modelini göstermiş cep telefonundan. 'yüzük dediğin' dedi, 'öyle uluorta, cep telefonundan gösterilerek konuşulacak bir şey mi abi? gidersin kapalıçarşı'ya. elbet nasibin olan yüzük gelir bulur seni.'

    'arif' dedim, 'arif be. senin yaşadığın dünyanın doğru olduğuna eminim; ama dünya artık öyle bir yer değil ki be reis. neyse, hayırlısı olsun. neydi o şarkının adı? hani şey söylüyordu, hatırlasana.'

    bu sefer cevabı buldu. 'albayrak kardeşler söylüyor abi: benim yaralarım tuzum tuzum der / bir derdim var bin dermana değişmem'

    ya dünya arif'e göre değildi, ya arif dünyaya göre. karar veremedim.