şükela:  tümü | bugün
  • 1995 yılında 14 yaşındayken izlediğim, izlerken de zırıl zırıl ağladığım bir filmdir öncelikle. 1995 yılı 14 yaşındaki bir seyirciyi sulu zırtlak ağlatan filmler açısından çok verimliydi misal braveheart da o dönemde gösterime girmişti. uzun bir süre türk gençliğinin fahri scottish olası, freedooooom diye bağırası gelmişti. konuyu dağıtmayalım, daha sonra cem yayınevinden kül ve ateş adı altında çıkmış romanını alıp bir gecede bitirdiydim. işte bir freak olarak o dönem yaptıklarım, hayatımın özeti; cumartesi anne-babayla kadiköyde sinemaya gidilir, çıkışta bahçeli fehmi veya duruma göre sayla mantıcıya uğranır, modadaki kebapçı da olabilir bu, gençlik kitabevinden 5 milyon liraya 6-7 kitap alınır -evet türkiye'de bir aralar kitaplar ucuzdu- o kitaplardan biri bir gecede bitirilirdi, o zaman ne internet vardı ne sözlük.
    14 yaşında bu filmi izleyip de yaptığım diğer işler alan rickman'a aşık olmak ve ah marianne vah marianne demekti. bunun başlıca müsebbibinin alan rickman olmasından da şüphe ediyorum zira marianne'de pek de bir halt yokmuş meğer ama bunu o zamanlar bilmiyordum. o dönemde elinor pek ilgi çekici değildir, bir kere emma thompson emma thompson da olsa rol için fazla yaşlıdır. neyse ki o emma thompsondır. ayrıca o edward'a aşıktır ve edward'ı oynayan hugh grantgarip bir döneme girmek üzere olduğunun sinyallerini vermektedir. romandaki tipler thompsonın senaryosundakiler kadar renkli değildir zaten. mina urgan'ın marianneci olmasına sırf bu sebepten ötürü bile şaşmamak gerekir. romandaki en renkli karakter kesin mariannedir. jane austen charlotte bronte olmadığı için albay brandon'ı bir bay rochester kadar etkileyici yapamaz. oyda potansiyeli de vardır adamın. nitekim alan rickman gibi arıza bir adamın jane austen uyarlamasına girmesiyle filmin boyutu biraz değişmiştir. lise döneminde mina urgan'ın ingiliz edebiyatı tarihini okurken kafamda alan rickman'ın ipek sesiyle yer etmiş almış albay brandon karakterinin sıkıcı bir ihtiyar olarak betimlenmesi canımı sıkmıştı ki kitaba bakacak olursak çok da haksız olduğunu söyleyemeyeceğim.
    filmi geçenlerde tekrardan seyrettim. ilk izleyişimin üstünden iyi kötü 10 yıl geçmiş, bendeki freaklik düzeyi azalmış filan. doğrusu sense and sensibility'nin en güzel tarafı her yaşta farklı bir tat veren filmlerden olmasıymış. 14 yaşında marianne ühü ühü, aşkından hasta oldu ühü ühü, brandon ona ne güzel baktı, hasta hasta ühü ühü derdim. oysa tekrar izleyince bu sefer ah elinor vah elinor derken buldum kendimi. 25 yaşındayken aşk acısı yüzünden gidip yağmur altında dolaşarak zatürreye yakalanan hatunlar pek de ilgi çekmiyor demek ki. onun yerine aşık olduğu bir adamdan toplum kuralları ve sorumluluklar yüzünden vazgeçmek zorunda kalan bir kadının yaşa(yama)dığı dram daha acı koyuyor. emma thompson'ın hugh grant'e vedası ya da kate winslet'e çemkirdiği sahneyi izleyip de hüzünlenmemek zor. elinor roman boyunca sağduyulu, kendini kapıp koyvermeyen kardeş olarak resmedilir ve ilk bakışta sanki daha az acı çekiyormuş görüntüsü uyandırır. mantıklı olmasına mantıklıdır ama daha az acı çekmesi söz konusu değildir. marianne gibi bana acıyın, ben çok acı çekiyorum kaprisini yapmadığı için daha az yaralanmış gözükür. bu bilinçlilik onu fiziksel olarak hasta etmez ama içinin nasıl kaynadığını anlayan anlar. emma thompson'ın yaşlı olması ile elinor'ın "evde kalmış" damgası da yükselir ki eh o dönemde yaşlı ve yalnız olmak zor. (hoş hangi dönemde kolay ki?)
    bu kadar ahkam kestikten sonra filmin kadrosunun ingiliz sinemasından ne kadar çok oyuncu barındırdığını da yazayım tam olsun. yani daha doğrusu adı geçmeyenleri yazayım.
    mr dashwood: tom wilkinson
    mrs dashwood: gemma jones
    lucy steele: imogen stubbs
    charlotte palmer: imelda staunton
    ve en güzeli de
    mr palmer: hugh laurie housesinyalleri veriyor hafiften. bir smiley iyi mi giderdi ne?
  • bütün yüzeyselliğim ve basitliğimle bir solukta okuduğum kitaptır.
    "ferrarsların büyük oğluyla dashwoodların büyük kızı anlaşmışlar, edward annesini barton a elinor u istetmeye gönderecekmiş" ruh haliyle okunursa fazlasıyla akıcıdır. tabii bu durumda nerde kaldı elinor'un akılcı ve mantıklı halinden almamız gereken dersler, nerede kaldı 18. yüzyıl ingilteresinin sosyal hayatı hakkında düşünmek.
  • filmde, kızların annesi bana türk filmlerindeki kızına zengin koca arayan tipik anneleri çağrıştırdı. genel olarak, eski türk filmlerimizden birini izliyormuş hissi uyandırsa da eğlencelik olarak izlenebilir*.
  • jane austen’in ilk romanı. kanaatimce pride and prejudice kadar etkileyici bir roman değildir, bunun en önemli nedeni de - roman karakterlerine karşı gerzekçe hayranlık besleme suçlamalarını göze alarak söylüyorum ki- mr. darcy gibi karizmatik bir esas erkekten yoksun oluşudur bence. albay brandon ve edward ferrars belli açılardan iyi hoş olsalar da okuyanın aklını alacak çekicilikten uzaktırlar. bu durum, yazar tarafından iki kızkardeşten rol çalmamak adına özellike tercih edilmiş olabilir zira kitaptaki temel mevzu iki kızkardeşin hayata bakışlarındaki farklılıktır. pride and prejudice’da ise hikaye elizabeth bennet-fitzwilliam darcy ilişkisine odaklanır, bu iki karakterin arasındaki zıtlıklar ve bunun ateşlediği aşk vurgulanır. bu bakımdan pride and prejudice daha etkileyici bir aşk romanıdır. bununla birlikte sense and sensibility’nin de pabucunu dama atmamak lazımdır zira sense and sensibility diğerine göre 18.yy ingiliz toplumuna –ağırlıklı olarak elinor’un ağzından- daha sağlam ayarlar vermektedir bana kalırsa. kibirli, aptal, paragöz karakterler burada daha çok ön plana çıkarılıp eleştirilmekte, zengin eş bulma çabaları daha çok karikatürize edilmektedir.

    kitabın filme çekilmiş halini izlemedim, bu nedenle bu konuda yorum yapamam ama uzaktan baktığımda gördüğüm manzara şu: film için ang lee fazla çinli (ırkçılık olarak algılanmasın, non-britsih manasında) elinor için emma thompson fazla yaşlı, edward ferrars için de hugh grant fazla popüler sanki. hele de son yıllarda romantik komedi dendi mi kapısı çalınan ilk insan olduğunu düşündüğüm (yönetmenden de önce hatta) hugh’yü edward gibi içe kapanık, kız gördü mü yanaklarına al basan, eni konu badak bir rolde düşünemiyorum. gerçi böyle dönüşümlere şaşırmamak lazım. 80’lerde de herkes vatka takıyodu.

    edit: filmi izlemiş biri olarak ang lee'nin fazla çinli olması dışındaki yorumlarımı artık gönül rahatlığıyla teyit edebilirim. emma thompson ve hugh grant arasındaki kimya hiç tutmamış, edward elinor'un küçük erkek kardeşi gibi duruyor daha çok. albay brandon rolünde alan rickman gayet karizmatik, yönetmen koltuğunda ang lee gayet british. çinli minli ama adam kapmış 18. yüzyıl ingilteresinin ruhunu. aferin.
  • diğer jane austen romanlarında olduğu gibi içinde bolca ironi barındıran roman; sırf bu yüzden bile okunabilir - ki tarafımdan tam da bu yüzden okunmuştur.
  • 1996 yapımı ang lee'nin yönettiği filmde emma thompson elinor, kate winslet marianne, hugh grant edward ferrars ve alan rickman ise colonel brandon rolündedir.

    en son olarak 2008 tarihinde 3 bölümlük bir mini dizi olarak çekilmiştir. geçenlerde seyrettim. ingiliz yapımı. güzel bir uyarlama olmuş. sevenlerine tavsiye ederim.
  • 2008 yapımı dizi uyarlaması gayet başarılı olan eser. kitapta 18 yaşından küçük olan dashwood kardeşler film versiyonuna göre daha genç yansıtılmış, oyuncularda tatmin edici , tutarlı ve başarılı bir yapım olmuş. film de, kendi içinde gülümseten oyuncuların varlığıyla bile kendini sevdiren bir uyarlama zaten, yanında bir de daha detaya inilebilmiş karakterleri kendince oturmuş başarılı bir dizi versiyonu olması bence kitabı sevenler için çok güzel bir durum. izlenmesi tavisye edilecek dizidir bu açılardan.

    --- spoiler ---

    çok kişisel olarak da; film bana hep çok jane austen tarzı bitmiş gibi gelmişti, o da romantik sonları geçiştirmeyi sever bu açıdan ruha sağdıktı ama biraz daha tatmin edici bir son görmek - sadece evlilik teklifini kendi gözümüzle görmek gibi bir ayrıntı olsa da - romantik film seven bir insan için daha mutluluk verici bence. dizi deki edward ferrars ın aşkını -sonunda- ilan ettiği monolog gayet başarılı böyle bir aşkın sonuçlanmasını görmek seyirciyi mutlu ediyor.

    --- spoiler ---
  • 1940'larda türkçeye sağduyu ve duyarlık adıyla çevrilmiştir bu roman.
  • sense and sensibility and sea monsters adında yeni bir versiyonu çıkmıştır, akıllara zarar.

    http://www.arabolge.org/…nsibility-and-sea-monsters