şükela:  tümü | bugün
  • 1906'da yıkılan concordia tiyatrosu'nun yerine yapılmıştır.
  • (bkz: saint antonio)
  • 3, 5 veya 7 hafta her salı veya persembe mum yakılırsa tutulan dilegin gerceklesecegi ida edilen mekan.
  • istanbul'un en buyuk latin katolik kilisesi.
  • istiklal caddesi üzerinde yürürken tesbit edilemeyecek kadar göze batan ve simetrik yapısı ile ilgi çeken haşmetli olgu. dayanamaz girersin.

    eski insanlar şöyle der; "istiklal'in eski havası kalmadı yozlaştı artık"...doğru bir yargıdır kanımca. zamanında kravatsız çıkılmaya utanılan mekanın bu günkü hali içler acısı denebilir. belkide eskiden bu kadar modern yapılar yoktu belkide bu kadar popüler değildi fakat kalitesi ile insanların nazikligi ve hoşgörüsü ile özlenesi tarih ve mekan olarak hafızalarımıza kazınmıştır.

    eskiden istiklale bir hava katan tramvay olgusu şu sıralarda hiç üzerinde durulmayan küçük bir ayrıntı mahiyetinde. eskiden etrafa, dükkanlara, insanlara baktıgınızda bir samimiyet, bir sıcaklık hissederken, şimdinin istiklalinde bırakın insanların suratına bakmayı, kafanızı kaldıramıyorsunuz. insanları hoşnutsuzlugu, huzursuzlugu "ne bakıyorsun kardeşim", "var ya senin ananı bacını"ya kadar gidiyor. yazık...artık bir zevk bir haz ortamı olduğunu sanmıyorum istiklalin. belkide suni duygular yaşatan bir mevki olarak kaldı geçmişten günümüze.

    işte bu düşünceler içerisinde başım önde yürürken dikkatimi çeken bir haşmetli bir onurlu yapı tesbit ettim diğer amerikan özenti tabelalara sahip dükkanlardan ayrı olarak. beraber yürüdüğümüz, dost olarak tanımlayabilecegim bireye bir teklif sundum. evet, daha önce hiç girmemiştim oraya. belkide bu, benim bile yozlaştıgımın bir göstergesi.

    uzaktan şöyle bi inceledim sent antuan kilisesini. duvarlarına, yapılış tarzına baktım. tabi doğal olarak bu hemen mensup olduğum dinin mabetleri ile kısa bir karşılaştırma yapmama neden oldu. "keskin, kararlı, ha$metli, büyüleyici" kelimeleri döküldü ağzımdan.

    içeriye girer girmez istiklal caddesi'ne ait olmadıgını anladım st antuan'ın. bir huzur bir sessizlik kaplıydı duvarları. her ne kadar istiklal bu sessizligi bozmak istercesine "dum tıs" sesleri çıkarsada. içeriye doğru süzülmek içeriyi incelemek artık en büyük arzu olarak birikmişti içimde. merak duygusu, bir dinin ana merkezlerinden birine girdiğimi fısıldıyordu sanki kulagıma. belki öyle değildi fakat buna inanmak istiyor, yapının büyüklüğü ile kendimden geçiyordum. tabiki, tanrıyı temsil eden bir yapı idi. ulaşılamaz ve göz kamaştırıcı olmalıydı.

    ilk adımlarımda bir ürperti ve utanma duygusu belirdi. tanrının evine böyle elimi kolumu sallaya sallaya, japon turistler gibi giremezdim. girmemeliydim. o andan gerek orada kendini allah'a bir kademe daha yakın hissetmek isteyen samimi bireyleri rahatsız etmemek için gerekse kendimi tanrıdan uzak hissetmemek "geçiyordum uğradım" ukalalıgı içerisinde olmamak için o dine mensupmuş gibi davranmaya çalıştım. meraklı turist edası ile "a aaa", "vay beee", "deeeeeh" nidaları atmamaya, kendimi dizginlemeye çalıştım. yavaş ve "daha önce gelmiştim zaten ben buraya" adımları atıyordum, yabancı olduğum tanrı evinde.

    yapının haşmeti, büyüklüğü ve işleniş şeklinden çok derin etki bırakan kısmı, içerisinde diz çöküp ağlama kertesine kadar gelmiş, allah kavramı ve ona karşı işlediğini düşündügü günahlardan arınma amaçlı bir samimilik ve temizlik duygusu içerisinde olan bireyler dikkatimi çekti. yer yer hıçkırıyorlar ve bunu gizlemeye çalışmıyorlardı. dakikalarca elleri başlarında dualar edip, aflar diliyorlardı büyük bir hazla. i$te o anda karşılaştırma, kıyaslama duygusu gene belirdi. tabi ölçüde cami idi. aklıma bir çok soru geldi. "bir müslüman olarak, neden camiler günün her saati, bu şekilde samimi insanlarca doldurulmuyor", "neden ibadet ederken kendimi bir samimi hava içerisinde hissetmiyorum", "neden bütün müslüman din adamları bana zorlayıcı yaptırımcı, 'asarıp keseriz' gibi geliyor"...

    bu düşünceler içerisinde iken, bir hristiyan gibi o ünlü kilise sıralarına oturup, inceleme ve gözlemlerimize ayrıntılara inme haline kadar ilerlemişiz. o sırada dostumundan yukarıda bahssettiğim, benzer şeylerden bahsettiğinin farkına vardım. fakat o "buraya geldik ama hristiyanlıga karşı hiç bir özen duymuyorum" diyor, "kendimden aşırı eminim, hayret" şeklinde de vurguluyordu. belkide onun bu sözleri benim doğru kelimeyi bulmamı sağladı; "özenmek"...evet bu samimi insanları görünce oluştu bu özenti içimde. belkide "davulun sesi uzaktan hoş" geliyordu ama kendimi engelleyemiyordum. içimde bir burukluk vardı her nedense. islamiyetin özünde etik olduğunun farkındaydım ama bu etikligin ölçüsünü bir din adamından dinlerken neden onu samimiyetsiz ve zorlayıcı buluyorum? rahatlık içerisinde neden tanrıma daha yakın alamıyorum. söylenenlerin hep direktif ve zorlama üslumu içerisinde olduğunu düşünüyor, "beni tanrımla başbaşa bırakın" diye haykırmak istiyorum.

    artık açıga çıkmasını istemediğim turistligimin son demleri idi. bu tanrının evinden çıkmak üzere idik. dışarıda yarım yamalak farkettiğim simetri olgusu. içeride daha belirgin oldugunu son anda yakaladım. sanki herşey ortada asılı duran isaya dönüktü. onun sagı ve solundaki herşey birbiri ile aynı idi. bütün yapı ve duvarlar sanki ona bakıyordu. etkileyici idi.

    gözüme bir kaç yazı ilişti kilisenin "haber panosu" tipindeki köşesinde.o yazılarda islamiyete benzer, etik tabanlı öğütler veriyordu. tüm yazıları okumayı bitirdiğimde, etrafımda yadsınamaz bir kalabalıgın olduğunu hissettim. meraklı ve inançlı gözlerde onlarda takip ediyorlardı benim daha önce üzerinden geçtigim yazıları. onları yazılarla başbaşa bırakıp, kilisenin belkide 15 adam boyundaki kapısından dışarı, bahçeye süzüldüm.

    "bi şeyler eksik" diyor, o ilahi tınıların varlıgını o narin sesli rahibelerin seslerini duymak istiyordu ruhum, diğer tüm filmlerdeki kilise olgusunun tanıtılış şekli yüzünden. bu düşünüşümün son noktasını koyduğumda, belkide hiç var olmayan, yandaki dostun bile duymadığı, o esinti şeklindeki rahibelerin sesleri kulagıma kadar ulaştı. sanki söyledikleri şeyi ezbere biliyormuşcasına, onlara katılıp, mırıldanmaya başladım. ayaklarım yerden kesiliyor, yükseliyordum...

    sonra bahçenin de sonuna gelip, siyah ve dikene benzeren parmaklıklar arasından dışarı aktık, rahibelerin tınıları arasında.

    herşey eski haline dönmüş, yine yoz istiklale, yine mc donalds, burger king, "the marmara"ya katlanmak zorunda idik.

    fakat artık sent antuan kilisesi'nin ayrı bir yeri olucaktı ruhumda, o amerikan özentisi olup çıkmış caddenin içinde. ona ayrı bir gözle bakıp, ona ayrı bir duygu besleyecektim.
  • dünyada inşa edilen ilk betonarme kilise olduguna dair bir de efsane mevcuttur.
  • içeride mum yakıp dilek diledikten sonra oturduğum yerdeki bismillahirahmanirahim yazısını görmemle dumur olmama neden olmuş çok güzel, gidip gezilesi kilise..
  • 80 yaşını aşmış bir rahibi olan kilise. çok zor yürümesine rağmen her salı türkçe ayin yaptırıyor, garip aksanıyla türkçe konuşmaya çalışıyor, ayin sonrası yanına giderseniz sizi kutsuyor, sizin için dua ediyor. inanılmayacak derecede de kültürlü.
  • fransisken kilisesidir.
  • istanbul'a gittiğim zaman yolum beyoğlu'na düştüğünde, eğer açık ise mutlaka uğradığım huzur yeri. iki dakikalığına bile olsa içeri girip, biraz durup adeta duvarlarından temiz bir enerjinin üzerime aktığını hissettiğim, belki de zannettiğim ama olsun, ruh dinlendirici mekan.