şükela:  tümü | bugün
  • atilla atalay in kisa bir hikayesi..

    "gözlerini gözlerime dikmis... kaçiriyorum, yine buluyor..."sen, sen bana dokunuyorsun" dedi. "yüregimde bir yerleri acitiyorsun , ama anlatilmaz güzellikte birsey."
    tanrim, bisey olsa... aygaz kamyonu falan geçse... aniden ceviz iriliginde dolu yagmaya baslasa... bu romantik ortamin içine etse... ne oldu bu kiza, neler söylüyor..."

    kitabi alip devaminin da okunmasi gereklidir. kisa ama uzun hikayelerden
  • atilla atalay'ın en güzel öykülerinden biridir...bir öykü bu kadar mı güzel olabilir dedirtir, meğer olabiliyomuş...
    ve herkesin hayatının bir döneminde kendini yaşama bağlayan ve boyalı camlardaki küçük deliklerin yarattığı hissi bırakan insanlar olmuştur.
  • baris manco'nun domates biber patlican adli sarkisini ve hatta klibini aklima getiren, benim icin cok degerli bir oykusudur atilla atalay'in. sevmeye korkanlarin, korkularina yenilenlerin kendilerini koruduklarini dusunerek aslinda yine kendi iclerinde derin yaralar actigini anlatir. sevgisinden emin olmayan her insanin okuyup, kendisini tartmasi gereken bir oykudur kanaatimce. cunku ne sevgi kolay bulunur ne seven.
    ne zaman bir aygaz kamyonu gecse sessizlikte, oykuyu bilen arkadaslarla gizli bir pakt imzalanmiscasina aygaz kamyonuna bakilip "soyle bakalim kac para istiyorsun? 10 bin 20bin?" diye seslenilir ve gulusulur.
  • seslerim,okudugum en iyi hikayesidir.yeni kitap yazsa da daha iyilerini okumamıza fırsat verse.
  • öpücük balığı kitabında yer alır.
  • gözlerini gözlerime dikmiş… kaçırıyorum, yine buluyor… “sen, sen bana dokunuyorsun” dedi… “yüreğimde bir yerleri acıtıyorsun, ama anlatılmaz güzellikte bir şey.”
    tanrım, bir şey olsa… aygaz kamyonu filan geçse … aniden ceviz iriliğinde dolu yağmaya başlasa… bu romantik ortamın içine etse… ne oldu bu kıza, neler söylüyor…
    “iyi ki varsın… iyi ki… neye benziyo biliyor musun? eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyayla boyanmıştı.. o boya tabakasındaki küçücük bir delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben… hele baharda, öyle güzel gözüküyordu ki… işte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi.
    ”işi şamataya boğmalıyım, yoksa fena olucak… bu havada hayatta dolu yağmaz… aygaz kamyonu filan geçiceği de yok… kız resmen yerli film replikleri atıyor… hayır, ben ters adamım, inanıveririm, dökülürüm, aşık olurum, betonlara çakılırım, asıl benim canım yanar…
    yerli film… evet… yerli film… ordan sıçmalı muhabbete…en ayhan ışık sesimi kullanarak, hınzır bir ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim… misilleme olarak yeşilçam öykülerinin değişmez repliğini attım…“bırak bu lafları, kaç para istiyosun onu söyle… onbin, yirmibin?..”esprime güldü.. güzel.. ardı arkasına zincirler, konuyu dağıtırım…
    gülmesi bitince, “bu da senin numaran” dedi… “zırhın delinsin istemiyorsun… hesapta hiçbir şeyi ciddiye almıyorsun… aslında, sana göre hayat o kadar ciddi ve acıklı ki… böyle bir numaraya gerek yok… koyver gitsin kendini.” gözlerime anne anne bakıyor… “güzel olduğunuz kadar küstahsınız da bayan” dedim, ayhan ışık sesimle…
    dedim, ama mümkün değil… saatlerce bana inanılmaz sevgi sözcükleri sıraladı…
    ben ise ona yerli filmlerin değişmez repliklerinden attım durdum… sırasıyla necdet tosun, sami hazinses, cilalı ibo, turist ömer, ediz hun… hatta bir ara ayağa kalkıp “ayy-gaaz” diye bile bağırdım…sözünü ettiği yağlıboyadaki küçük delikten zırhımı açmasına asla izin vermedim… yıkılmadım, yavşamadım, kendimi asla açmadım… erkeklik gururuma değmesindi yağlıboya…
    “korkacak bir şey yok” dedi… “ben sana ne yapabilirim ki?”“çok şey” dedim… “çok şey” derken kendi sesimi kullandığımı fark ettim. hemen kendimi toparlayıp ediz hun, ayhan ışık, figüran osman, erdal inönü sesleriyle ayrı ayrı üç kez “çok şey” demeye çalıştım… ama üçünde de kendi sesim çıktı…
    sonra… sonra, yine yerli filmlerdeki gibi takvim yaprakları uçuştu… ben onu hiç aramadım… bir gün aklıma fena düştü, aradım… aslında aramadım… telefon açtım.o, “alo… alo” dedi, ben sustum… aniden, “susarken bile ayhan ışık taklidi yapıyorsun” dedi… anlamıştı… aslında belki de tek sorun, gerçekten anlamasıydı…“ne fena diil mi?” diye sürdürdü… “insan hep çok sevilsin diye uğraşır… sevilince de ödü patlar…” sustum… “belki de sen haklısın, o zırh ne kadar kalın olursa, o kadar iyi… artık arama, olur mu?” dedi. “ve sakın üzülme… o öyle nalet bir zırh ki; sen bile içerden delemezsin.”yine sessizlik… derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi… “hesapta kendini koruyordun ama yine acı çekiyorsun… boşver… ne diyorlardı… gençsin, unutursun.”
    genç miydim, unutur muydum?.. telefonu kapadım… sokağın köşesinden, yırtınarak bir aygaz kamyonu geçip gitti…"
    atilla atalay
  • insanin kendini korumaya calisirken edindigi zirhlarin, aslinda kendi ic dunyasinin parmakliklari oldugunu cok yalin bir dille anlatan hikaye...

    "iyi ki varsin... iyi ki... neye benziyo biliyor musun? eskiden kaldigim yurtta camlar, icerisi disaridan gozukmesin diye beyaz yagliboyayla boyanmisti.. o boya tabakasindaki kucucuk bir delikten bakinca disariyi goruyordum ben.... hele baharda, oyle guzel gozukuyorduki... iste seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah seyin ortasinda kucucuk bahara bakan deligi bulmak gibi." der kiz. ama o kadar korkar ki erkek, zirhinin delinmesinden, erkeklik gururuna yagli boyanin degivermesinden... kizin her sevgi cumlesine turk filmlerinden repliklerle yanitlar verir, kimi zaman ayhan isik sesiyle, kimi zaman ediz hun...

    gulumsersiniz okurken, ama mutlaka icinizi sizlatir.
  • her okunduğunda insanın zırhını içeriden tırmalamasına neden olan şahane bir hikayedir. bulun mutlaka okuyun, çok kısa zamanınızı alacak... yanılmazsınız...
  • okuduğum en hisli öykülerden. hatta dünyanın en güzel öykülerinden biri. ufacık ama derinliği boyumu çokça aşan.
    o kadar çok okudum ki artık ezberledim. (ki ezber denen naneyi hiç beceremem, kafam başka çalışır benim.) bir sonraki sözcüğün ne olduğunu, alt satırda ne diyeceğini bilsem de her içlendiğimde açıp açıp okumaktan kendimi alıkoyamadığım. atilla atalay'ın birçok öyküsü böyle aslında, en azından benim için. ama bu biraz daha başka...

    çünkü bu, sesini saklayamayanların öyküsü. kahramanını bulan kadının öyküsü. onu korkutmamak, kaybetmemek için çırpınan kadının ama korkaklığından başka hiçbir şeyi olmayan ve işte bu yüzden sırtını dönüp giden adamın öyküsü. kırık bir öykü. okurken yoran, okuması kısa süren ama etkisi hiç geçmeyen... kocaman öykü!

    biraz da bizim öykümüz. onun haberi yok bundan. ben de çaktırmıyorum hiç ama hissiyatımız bir olduğundan saklayamayacağımın da farkındayım bittabi.
    ne zaman okusam beni dizlerine alıp yatırır. ben usul usul akıtırım gözyaşlarımı, pantolonu sırılsıklam olur. ama hıçkırmam, sakinim hep. o da ağladığımı fark etmemiş gibi devam eder. bitirir sonra. gözlerini gözlerime diker ama konuşmaz. sarılır sonra. burnumdaki sızı geçsin diye göğsüne kapatır. çok sever beni, çok. o zaman anlarım ki onun tek korkusu bana dair; beni üzmekten sakınır, kaybetmekten ödü kopar. bunu gördükçe daha çok sever, daha bir sokulurum ben de ona. böyle sonsuza... sonsuz diye bi şey yok ama, değil mi? olsun... o olsun da, gerisinin hiçbir önemi yok zaten.
  • atilla atalay diyince aklıma ilk gelen şey. o kadar çok okumuşum ki bu mini öyküyü bugün twitter denen yerde şöyle bi tıvite denk geldim:

    "acıyı minimize etmek için dalgacı olmayı huy edinmiş birinin kanamıyo kiii derken kanayan yerlerine hangi antidepresanı merhem diye sürücen"

    ilk aklıma gelen bu öykü oldu. tıvitin altına "ayyy-gaaaz" yazasım bile geldi. yatık sekiz, öpücük balığı gibi başucu eserleri yanında çok bilinmese de bence atilla atalay'ın en az kelimeyle en çok şey anlattığı en güzel öyküsü.